Terör kimin neferi?

Abdullah Erboğa / SETA Stratejik Araştırmalar
24.12.2016

Rus Büyükelçisi’nin suikastı sonrası ABD’nin Rusya’dan FET֒nün terör örgütü olduğuna dair hukuki belge isteyip istemeyeceği belirsiz. Ancak ABD halihazırda bu terör örgütünün elebaşına ev sahipliği yapmaya devam etmektedir. Şu ana kadar bu tutumunda herhangi bir kırılma emaresi de ortada gözükmemektedir.



Türkiye Soğuk Savaş döneminin ortalarından itibaren terörle mücadele eden bir ülkedir. Beşiktaş ve Kayseri’de gerçekleştirilen terör eylemlerinden sonra nasıl bir cevap üreteceği merak konusuydu.Bunun üzerine Rus büyükelçisine yönelik suikast gerçekleştirilmesi şok etkisi yaptı.Fırat Kalkanı harekatıyla terörle mücadeleyi sınır ötesine taşıyan Türkiye için, FETÖ tehdidinin de ihmale gelmeyeceği bir kez daha kanıtlanmış oldu. Birbiri ardına gelen bu terör eylemleri ve suikast hiç şüphesiz Türkiye’nin son dönemde maruz aldığı en ciddi güvenlik problemi olarak kaydedilebilir. Terör örgütlerinin şehir merkezlerine yönelik eylemleri ivme kazanırken 2015 yazından bugüne sadece İstanbul ve Ankara’da büyük ölçekli toplam dokuz terör saldırısının gerçekleştiğini hatırda tutmakta fayda var.

Uzun yıllar boyunca sadece etnik temelli terör tehdidi ile yüzleşen Türkiye son yıllarda mezhebi ve dini  terör örgütleriyle de mücadele etmek durumunda kaldı ve bu mücadelesini halihazırda sürdürüyor. Mevcut durum itibariyle Ortadoğu’da aynı dönem içerisinde birden çok terör örgütüyle eş zamanlı olarak hem ülke içerisinde hem de sınır dışında mücadele eden Türkiye haricinde bir başka ülke olmadığını ifade edebiliriz. Türkiye aynı anda FETÖ, DEAŞ ve PKK terör örgütleri ve bunların uzantılarıyla ile sıcak çatışma dahil her alanda savaş vermektedir. Ancak bu tehditleri bertaraf edebilmek için kapsamlı bir terörle mücadele stratejisine sahip olmak şart. Anlaşılan o ki, siyasal sistem açısından köklü bir dönüşüm arifesinde olan Türkiye’nin terörle mücadelesi hem iç hem de güvenlik ve dış politikasında belirleyici olacaktır.

Terör neyin eseri?

Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu’da ortaya çıkan otorite boşluğundan en fazla faydalanan terör örgütleri oldu. Bölgenin içinden geçtiği süreç bu tür yapılanmaların kendilerine hayal edemeyecekleri alanlar bulmalarını sağlamıştır. Terör örgütleri bu konjonktürü fırsata çevirerek kazanımlarını artırmaya çalıştı ve bu kazançlar fazlalaştıkça iştahları daha da kabardı. Şiddeti artırdıkları oranda etkinlik kazanma ve bu etkinliği alan kontrolü şeklinde yayma potansiyeline ulaştılar. Elbette ki bu tür fırsatları değerlendirmeleri bölgesel ve küresel düzlemde teröre karşı ortak hareket etmemenin doğal sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dahası terör tanımı üzerinde uzlaşmayı dahi başaramayan devletlerin terörle mücadelede ortak hareket etmeyi ne kadar becerebileceklerini siz düşünün.

Konjonktür elbette mühimdir ancak istikrarsızlıkta bu tür ortamlarda çarpan etkisi oluşturur. ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrası istikrarın sağlanamaması ülkenin terör örgütlerine açık hale gelmesini sağladı. Maliki yönetiminde gösterilen başarısızlık ise DEAŞ gibi bir örgütün etkinlik alanını genişletmesini kolaylaştırdı. Elbette ABD’nin Irak’a müdahalesi ne kadar yanlış ve problemliyse çekilmesi de bir o kadar sorunlu idi. Çekilirken geride bıraktığı miras sadece Irak’ın değil bütün bir Ortadoğu coğrafyasının kucağına DEAŞ gibi bir terör örgütünü bırakması oldu. Bu raddeden itibaren çatışma alanının genişlemesi ve ortak çözüm konusunda gerekli irade ortaya konmaması sebebiyle bölgesel düzlemde geleneksel ittifaklar bozulmaya ve yeni gerilim alanları oluşmaya başladı. DEAŞ bu gerilimleri de kendi lehine çevirdi ve korku empoze ederek gücünü tahkim etmeye çalıştı.

Dış kaynak ve destek terör örgütlerinin ayakta kalmalarında kritik bir rol oynar. Bununla birlikte ihmal ve vurdumduymazlık terörizmin genişlemesine katkı sağlayan bir başka etkendir. Coğrafi olarak başka alanlara hapsolmuş bir terör sarmalının sadece bu halka içerisinde kalmayacağını en yakından tecrübe eden hiç şüphesiz Kıta Avrupa’sıdır. Ortadoğu’daki terör dalgasından uzak duramayacağı Avrupa başkentlerinde gerçekleştirilen terör saldırılarıyla ortaya çıktı. Buna rağmen Avrupalı ülkeler terörle mücadelede gereken desteği vermemekle birlikte terör gruplarının hareket kabiliyetlerini artıracak derecede en hafif tabirle ihmal davranmaya devam etmektedirler. Sadece FETÖ ve PKK konusunda Avrupalı ülkelerle yaşadığımız problemler bunun en somut göstergesidir. FETÖ mensuplarının birçoğu Avrupa ülkelerinde rahatça dolaşmakta ve propagandalarına buralardan devam etmektedir. Keza yıllardır özellikle PKK, terör örgütünün finansmanı başta olmak üzere birçok ihtiyacını Avrupa üzerinden karşıladığını tüm taraflar bilmektedir. Dolayısıyla terörün kendisine dokunmadığı sürece görmezden gelen bir tutum söz konusudur. 

Sofistike bir planlama

Yukarıda bahsedilen terör örgütlerinin her birinin beslendiği kaynaklar ya açıktan ya da dolaylı olarak küresel ve bölgesel aktörlerden destek almaktadır. Bu desteğin su yüzüne çıktığı durumlarda Hollywood performanslarını aratmayan şaşkınlık ifadeleri ve süslü ambalajlarla donatılmış stratejik müttefiklik vurgularıyla karşılaşabiliyorsunuz. Bununla birlikte terör saldırılarının zamanlama, ölçek ve hedef konusunda oldukça sofistike bir planlamayla hareket ettiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla siyasi hedeflerin gözetildiği ve gerçekleştirdiği saldırının muhatabını belli sınırlar içerisine hapsetme amacı taşıyan eylemler olarak mesajları açıktır. Bu mesajları sınırlandırmak ve doğru cevap üretebilmek aynı zamanda ileriye dönük perspektifinizi de berraklaştıracaktır.

Burada ABD ve birçok Batılı devletin terör örgütlerini himaye ettiğini ve Türkiye’yi terörle mücadelesinde yalnız bıraktığını belirtmemiz elzemdir. Rus büyükelçinin suikastı sonrası ABD’nin Rusya’dan FETÖ’nün terör örgütü olduğuna dair hukuki belge isteyip istemeyeceği belirsiz ancak halihazırda bu terör örgütünün elebaşına ev sahipliği yapmaya devam etmektedir. Şu ana kadar bu tutumunda herhangi bir kırılma emaresi de ortada gözükmemektedir. Kaldı ki 15 Temmuz darbesine gösterilen reaksiyonun oluşturduğu güven bunalımı Türkiye’de ciddi tepki oluşturdu. Bu tepki PYD’ye verilen desteğin artmasıyla da zirve yaptı. Son dönemde PYD’ye Batı tarafından sağlanan askeri yardımların oranında büyük artışlar gözlendi. Özellikle son iki yıl içerisinde gözlemlenen bu artışın Türkiye’ye olası etkileri görmezden gelinmeye devam edilmektedir.

Türkiye, FETÖ, PKK/PYD ve DEAŞ ile mücadelenin içerideki aşamalarında önemli ilerlemeler kaydetti. Ancak şu anda bu terör örgütlerinin pasifize edilebilmesi için sınır ötesi askeri ve diplomatik çözüm gerekmektedir. Bu bağlamda bir taraftan DEAŞ ile Suriye’nin kuzeyinde El-Bab bölgesinde şiddetlenen çatışma ve süpürme operasyonu devam ederken diğer taraftan PYD’nin Membiç bölgesinden çekilmesi için ABD’ye diplomatik baskı sürmektedir. Keza FETÖ’ye yönelik aynı şekilde dış desteğin kesilmesi için yoğun çaba sarf edilmektedir. Dolayısıyla tek bir gündemden ziyade oldukça karmaşık ve iç içe geçmiş dengeleri dikkate alarak hareket etmek durumunda kalan Türkiye’nin güvenlik politikalarının şekillenmesinde ittifak tercihleri doğrudan etkili olmaktadır. Bu minvalde Türkiye’nin küresel ve bölgesel ittifak tercihinin iç politikada gerçekleştirmeye çalıştığı dönüşümle de yakından irtibatlı olduğu  açıktır.

Terörün ivme kazanması Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmelerin bir tezahürü ve Türkiye’ye yönelik DEAŞ ve PKK terörünün sınır komşularımızdaki varlığı en önemli güvenlik tehdidi olarak karşımızda durmaktadır. Fırat Kalkanı ile sahada olmaya başlayan ve askeri kabiliyetlerini sergileyen Türkiye’nin alandaki başarılarla elini güçlendirmesi çok önemlidir. Ancak burada caydırıcılığını kanıtlaması durumunda terör örgütlerine karşı mesafe alabilir. Dolayısıyla sahadaki şartları zorlaması ve ortaya koyduğu hedeflerden geri adım atmaması son derece mühimdir. Bununla birlikte özellikle Suriye bağlamında PYD’yi çökertmenin ya ABD ile yapılacak pazarlıktan ya da ABD’ye rağmen Fırat’ın doğusunda güç kullanımında bulunmaktan geçtiği gerçeğini kabul etmemiz gerekmektedir. Kısa vadede PYD meselesinin hem Suriye’nin bütünlüğü hem de Türkiye’ye yönelik oluşturduğu tehdit bağlamında DEAŞ’ten daha fazla gündeme gelmesi muhtemeldir. Burada Türkiye’nin de üzerine düşen vazifeleri çok kısa bir süre içerisinde halletmesi gerekmektedir. Bürokraside yapısal dönüşümün sağlanması ve özellikle güvenlik bürokrasisinin güçlü ve dinamik bir tarzda şekillendirilmesi hızlandırılmalıdır. Rus büyükelçisi Karlov suikastını gerçekleştiren şahsın FETÖ mensubiyeti meselenin ciddiyetini ve alarm durumunu ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin son günlerde çok sık terör saldırılarına maruz kalmasına rağmen devlet ve millet olarak kararlılığını ve direncini koruması en büyük zenginliğidir. Hem içerideki yeni güvenlik bürokrasisi dizaynı hem de sistem dönüşümü ile birlikte yakın coğrafyada atılacak stratejik adımlar terörün alanını daraltacaktır. Aslında Türkiye’nin neden bu terör örgütlerinin hedefinde olduğu çok aşikar: Türkiye hesapları bozuyor ve hesaplar alt üst oldukça saldırılar artıyor.