Türk hükümdarlarının sarayları Türkçe şiirin merkezi miydi?

31.03.2026

Ortaçağ sürecinde şiir bizim bugün anladığımızın ötesinde bir etkiye sahipti. Özellikle devlet yöneticileri şiiri bir diplomatik unsur olarak da kullanıyor ve bunu başarmanın da kullanana üstünlük sağladığı düşünülüyordu.


Türk hükümdarlarının sarayları Türkçe şiirin merkezi miydi?

Prof. Dr. Mustafa İsen/ Yazar

Kültür ve Turizm Bakanlığındaki görevim sırasında Londra'da başarıyla icra edilen The Turks (Türkler) adlı bir sergi gerçekleştirilmişti. Bu serginin hazırlıkları için görüşmeler yapmaya gelen üst düzey İngiliz yöneticisine Devlet Konukevinde bir akşam yemeği verdik. Bu gibi toplantılara gelinmeden önce yöneticiler karşılıklı olarak birbirlerinin biyografilerini okurlar ve muhatabının ilgilerini öğrenirler. İngiliz yönetici de benim akademisyen kökenli oluşuma vurgu yaparak sultan şairlerle ilgili bir çalışmanız olduğunu okudum, bunu tam anlayamadım, izah eder misiniz diye bir soru yöneltti, konuşmaya başlarken. Ben de ona Osmanlı hanedanının güzel sanatlara ilgisini, özellikle de şiire yönelik eserlerini anlattım. Anlayamadı... Aynı soruyu bir daha sordu. Benim tekrarlanan cevabım üzerine "Ne yani siz şimdi bana Kanuni Sultan Süleyman'ın kendi döneminde işi sadece şairlik olan kişilerle yarışacak düzeyde şiirler yazdığını ve bunların bir kitap olabilecek çapta olduğunu mu söylüyorsunuz?" dedi. Ben de evet, durum tam da böyle, diye cevap verdim. Ona bir de Kanuni Sultan Süleyman'ın klasik şiirin en hacimli divanının sahibi olduğunu söylesem, şaşkınlığı daha da artacaktı. Sonrasında toplantı boyunca uzun süre sadece bu konu konuşuldu ve bunu niye dünya bilmiyor diye, hayıflandı.

Sanat ve saltanat

Sanat ve saltanat, tarih boyunca en çok birlikte kullanılan iki kelimedir. Saltanat mensupları sanatçıları, kendi yapıp ettiklerini hem çağdaşlarına hem de çağlar ötesine anlatıp tanıtacak, adlarını ölümsüzleştirecek isimler olarak görürken, bulunduğu konum gereği hem çağına söyleyecek sözü olan hem de bunu, tıpkı saltanat mensubu gibi, gelecek nesillere de iletebilme gayreti içindeki sanatçı, saltanat sayesinde sanatını icra edebileceği bir ortam bulabilmek umuduyla devlet yöneticilerine yaklaşmış, böylece sanat ve hamilik (sanat koruyuculuğu) ilişkisi ortaya çıkmıştır. Bu ilişkinin hem Doğu hem de Batı dünyasında birbirine benzeyen yapılanmaları bilinmektedir. Özellikle bugünkü manada bir telif sisteminin olmadığı dönemlerde bütün dünyada devlet yöneticilerinin en önemli görevlerinden biri sanatı ve sanatçıyı koruyup gözetmekti. Bu iş, özellikle ortaçağ boyunca kendi dönemine yön veren bir uygarlık olması dolayısıyla İslam dünyasında daha kurallara bağlanmış bir biçimde seyrediyordu. Fakat saltanat mensuplarının aynı zamanda sanatçı olma özelliği çoğunlukla Türk tarihinde görülen ilginç bir örnektir. Doğu ve Batı edebiyatlarında başta şiir olmak üzere güzel sanatların çeşitli şubeleri olan resim ve müzikle meşgul olmuş sultan, çar ve krallara rastlanmaktadır. Ama bunun neredeyse bütün hanedan mensuplarına yayılmış dünyadaki örnekleri, başta Osmanlı hanedanı olmak üzere Türk hanedanlarıdır.

Üstelik Türk hakanlarının diğer güzel sanatlar yanında, özellikle şiire gösterdikleri ilgi çok eski tarihlere dayanır. Türk yazı dilinin tarihi bilinen en eski örnekleri II. Köktürk Kağanlığı döneminde VIII. yüzyılın ilk yarısında dikilen Orhon Yazıtlarıdır. Bu ilk örnekler hanedan eliyle gerçekleştirilmiştir. Bu anlamda Türkçe ilk örneklerinden başlanarak XX. yüzyıla kadar büyük oranda hanedanlar eliyle temsil edilmiş dense, şaşılmamalıdır. Türkçenin sonraki dönemlerinde XIV. yüzyılda Sivas merkez olmak üzere kendi adıyla anılacak bir devlet kuran Kadı Burhaneddin (1345-1398), Celayirliler'de Sultan Ahmet (ö.1410), Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah (ö. 1467), Timurlularda Hüseyin Baykara(1438-1506), Safevi Sultan Şah İsmail (1487-1524), Hindistan coğrafyasında Babür Şah (1483-1530), Osmanlı'da Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman hükümdar şairler olarak Türkçenin en güzel ürünlerini verdiler. Doğu'da Horasan'dan Hindistan'a uzayan coğrafyada Timurlu yöneticilerin; Batı'da ise XIV. yüzyıldan XVII. Yüzyıla kadar bugünkü İran, Irak, Azerbaycan ve Türkmenistan coğrafyasında Türkmen sultanların elinde Türk şiir dili gelişimini sürdürdü. Anadolu ve Rumeli'de Osmanlı sultanları, Karadeniz'in kuzeyinde Kırım Hanları, Mısır'da Memlüklü hanedanı Türkçe şiire hayat vermeye devam ettiler. Sultanlar, sadece sanatkârları himaye etmekle yetinmeyip eserleriyle de sanat hayatına yön verdiler.

Türkmen sultanlar öncü

Bu konuda öncülük Türkmen sultanlarına aittir. Sivas ve çevresinde bir beylik kuran Kadı Burhaneddin (1344-1399), iyi bir bilim adamı olması yanında Türkçe'nin en özgün divanlarından birinin de sahibidir. Bu coğrafyanın bir başka sultanı Celayir Ahmed (1359-1410), şairliği yanında hattatlığı ve musiki bilgisi ile de dikkat çekmiş bir isimdir. Bunların yanında Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah (1405-1467), Hakikî mahlasıyla şiirler yazmış ve bunları küçük bir divanda toplamıştır. Ama bu coğrafyanın en tanınmış şairi kuşkusuz Hatayî mahlasıyla şiirler kaleme alan Şah İsmail'dir. (1487-1524). Onun yazdıkları ideolojik şiirin nasıl bir lirizmle ifade edileceğinin başarılı örnekleri olarak dikkat çeker. DivanıTürkçe'nin konuşulduğu bütün coğrafyalarda çok yaygındır.

Türkmen coğrafyası sonrasında Türkçe klasik şiirin ilk başarılı örneklerinin verildiği Orta Asya bölgesi de bu yörede büyük oranda şair sultanlar eliyle temsil edilir. Bunların ilk örneklerinden biri Herat'ta büyük bir medeniyet oluşturan Timur'un torunlarından Hüseyin Baykara (1438-1506) eliyle verilir. Hüseynî mahlasıyla şiirler söyleyen Baykara, bu şiirlerini bir divanda toplamıştır. Baykara şairliği yanında özellikle kurduğu şiir, edebiyat ve bilim meclisleriyle dillere destan olmuş ve sonrasında seviyeli bu tür meclisler için Baykara Meclisi tabiri kullanılır olmuştur. O bu konumuyla örnek devlet adamı ve sanatçı ilişkisi nasıl sağlanır sorusunun da ideal örneğidir. Bu bölgede Mesut Mirza (ö. 1507) ve Şiban Han (1451-1510) da önemli şairlerdir. Şiban Han büyük bir divanın sahibidir. Ubeydî mahlasıyla şiirler yazan Ubeydullah Han (1488-1539), Gazi mahlaslı Kamran Mirza (1509-1557), Ebulgazi Bahadır Han (1603-1663), Nişanî mahlaslı Subhan Kulu Han (1625-1702), Emirî mahlaslı Ömer Han, (1787-1822) ve eşi Nâdire (1792-1842) bu coğrafyanın yönetici şairleridir.

Çağatayca'nın Hindistan coğrafyasındaki macerasında da çok önemli sultan şairler rol alır. Bunların başında hiç kuşkusuz efsanevi sultan, hatırat yazarı, hattat ve musikişinas Babür (1483-1530) gelir. Oğulları Humâyun (1508-1556) ve Kamran Mirza'nın (1509-1557), Bayram Han'ın (1504-1561) da bu geleneğin temsilcisi olan sultan şairler olduklarını belirtelim.

Eski dünyanın önemli bölgelerinden biri olan Mısır'da da Türk edebiyatı sultan şairlerle temsil edilmiştir. Mısır'da Yavuz Sultan Selim'le mücadele eden Kansu Gavri (1440-1516), Türkçe divan sahibi sultan şairlerden biridir. Yine buralı Kayıtbay (1468-1495) ve Sultan Muhammed (1470-1498) de Türkçe şiirler yazmış sultanlardır.

Karadeniz'in kuzeyindeki önemli Türkçe merkezlerinden biri olan Kırım Hanlığı çok sayıda han şair yetiştirdi. Bunlardan Gazi Giray Han (1607) hem ilk ve en önemli divan şairlerinden biridir hem de şairliği yanında güçlü bir nesir yazarı, hattat ve musikişinastır. Gazi Giray'ın şiirleri de bir divançede bir araya getirildi. Onun dışında Bahadır Giray (1641), Mehmed Giray (1674), Selim Giray (1704), Şahin Giray (1712), II. Mengli Giray (1682-1739), Halim Giray (1772-1824) ve Şahbaz Giray (ö.1836) da Kırım'ın hanedan mensubu şairleridir.

Türk sultanlarının saraylarında onlar eliyle geliştirilen klasik şiir asıl yoğunluğunu Edirne'den başlayarak özellikle İstanbul'daki saraylarda gösterir. Osmanlı'da kaynaklarca desteklenen ilk sultan şair II. Murat'tır. Osmanlı Devleti içinde kültürel anlamda bir vizyona sahip olan ve yapıp ettiklerini bir anlamda bir kültür politikası çerçevesinde sürdüren ilk padişah olan II. Murat, kaynaklarda belgelenebilir ilk şiir örnekleri de veren isimdir. Ama Osmanlı siyasi ve toplumsal yapısında pek çok şey gibi kültürel bakış açılarının da bir sistem üzerine inşa edildiği evre Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) dönemi olmuştur. Onun döneminde Türkçe, dünya dilleriyle yazışma yapabilecek yetkinliğe ulaşmış, başkent İstanbul, Doğu ve Batı'dan pek çok sanatçının gelip yaşadığı bir cazibe merkezine dönüşmüştür. Bu hami konumunun yanında Fatih Sultan Mehmet, önemli bir şairdir. Osmanlılarda adının dışında bir mahlas seçen ve şiirlerini bir araya getirip bir divan tertip eden ilk padişah odur. Oğlu II. Bayezit (1447-1512), âlim ve sanatkâr bir sultandır. Adnîmahlasıyla şiirler yazan ve bir divan tertip eden II. Bayezit, Türkçenin Çağatay lehçesini ve Uygur harflerini de bilirdi. Adnî Divanı, aynı zamanda Osmanlı padişahları tarafından tertip edilen ilk mürettep divandır.

Fatih Sultan Mehmet'in küçük oğlu Cem Sultan da (1459-1495) hanedanın önemli şair üyelerinden biridir. Hanedan mensupları içinde şiirlerinde şahsi duygularını ifade etmede en başarılı sayılan isim, Cem Sultan'dır. Bayezit'in diğer oğlu olan Şehzade Korkut (1470-1512), da Harimî mahlasıyla şiirler söyleyen bir şehzadedir.

XVI. yüzyılın büyük hükümdarı Yavuz Sultan Selim de Selimî mahlasıyla Farsça ve Türkçe şiirler yazan bir şairdir. Kanuni Sultan Süleyman dönemi, pek çok alanda olduğu gibi edebiyatta da bir altın çağdır. O, Muhibbî mahlasıyla Klasik edebiyatın en hacimli divanını ortaya koymuş olup günümüzde elimizde bulunan bu divanda 4.100 civarında gazel vardır. Şairliği meslek olarak seçen profesyonel şiir ustalarının divanlarının neredeyse bir kaç katı büyüklüğünde bir eser ortaya koymak, sultanın şiire ilgisinin hangi boyutta olduğunu açıkça göstermektedir. Onun ayrıca bir de Farsça şiirlerinden meydana gelen bir divanı daha vardır. Muhibbî'nin matla beyti dilden dile dolaşan şu ünlü gazeli, onun dünya saltanatı karşısındaki lakayt tavrını ve tasavvufa meylini de yansıtmaktadır:

Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri ancak cihân gavgâsıdır

Olmaya baht ü sa'âdet dünyede vahdet gibi

Ko bu ıyş u işreti çün kim fenâdır âkibet

Yâr-ı bâkî ister isen olmaya tâ'at gibi

Ola kumlar sagışınca ömrüne hadd ü aded

Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâ'at gibi

Ger huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol

Olmaya vahdet cihânda kûşe-i uzlet gibi

Kanuni'nin şehzadeleri olan Mustafa, Bayezit, Selim ve Cihangir de şiirler yazmışlardır. Bunlardan bilhassa Şahî mahlasıyla şiirler yazan Şehzade Bayezit (1527-1562) ile Kanuni arasında cereyan eden manzum mektuplaşmalar gerek Osmanlı tarihi gerekse Divan şiiri açısından türünün orijinal örnekleridir.

Kanuni dönemi sonrası II. Selim, (1524-1574) ve III. Murat (1542-1595) isimlerini mahlas olarak kullanarak şiirler yazdı. Muradî, sultan şairler içinde Kanuni'den sonra en hacimli divanı meydana getiren şairdir. Adlî mahlasını kullanan III. Mehmet (1566-1603), Bahtî mahlasıyla şiirler söyleyen I. Ahmet (1590-1617) Fârisî mahlasını kullanan II. Osman (1604-1622), IV. Murat da (1612-1640), IV. Mehmet (1642-1693), II. Ahmet (1643-1695), II. Mustafa (1664-1703), III. Ahmet (1673-1736), I. Mahmud (1696-1754), III. Mustafa (1717-1774), III. Selim (1761-1808), II. Mahmud (1784-1839) ve son padişahlardan biri olan Mehmet Reşat (1844-1918) da şiir yazmış sultanlardır. Ayrıca II. Mahmud'un kızı olan Adile Sultan, divan sahibi saray mensubu şair hanımlardan biridir.

Kılıcın olduğu kadar kalemin de sultanları

Ortaçağ sürecinde şiir bizim bugün anladığımızın ötesinde bir etkiye sahipti. Özellikle devlet yöneticileri şiiri bir diplomatik unsur olarak da kullanıyor ve bunu başarmanın da kullanana üstünlük sağladığı düşünülüyordu.

Biz geçmiş dönemdeki padişahlarımızı daha çok savaşlar yapan, dünyaya nizamat veren, ülkeler fetheden ulu sultanlar olarak tanıyoruz. Ama onlar kılıcın olduğu kadar kalemin de sultanları, ülke fatihleri olma yanında sahip oldukları güzel sanat birikimiyle gönüllerin de padişahlarıydı. Üstelik onlar, sadece edebiyat değil güzel sanatların diğer alanları olan mimari, güzel yazı demek olan hat ve musikinin, ama özellikle de şiirin eşsiz sultanlarıdır.

Padişahlıkları yanında klasik şiirin de dikkate değer ustaları olan sultan şairlerin meydana getirdiği bu zengin birikimin hâlâ kamuoyunca yeterli düzeyde bilinmediği kanaatindeyiz. Klasik kültürün öbür alanları gibi bu konuda da artık elimizde epeyce çalışma olmakla birlikte, bilinenlerin hâlâ tatmin edici olmadığını belirtmeye bilmem gerek var mı? Soru şöyle de sorulabilir, örneğin Napolyon'un bugün elde Fransız şairlerinin önde gelenleriyle boy ölçüşebilecek düzeyde bir şiir kitabı bulunsaydı, acaba günümüzde bunun Fransızcada ya da başka dillerde kaç ayrı baskısını görmek mümkün olabilirdi? Böyle bir kitabın ilmî baskısı, popüler baskıları, çocuklar için ayrı örnekleri, resimlendirilmiş neşirleri gibi akla gelebilecek her türden yayını yapılır mıydı, yapılmaz mıydı? Yazıya başlarken anlattığımız hikayedeki "Dünya bunu niye bilmiyor?" sorusuna, henüz Türkiye de bilmiyor dememek için çaba göstermek gerekiyor. Umarız yakın zamanda bunları görürüz.