Türk modernleşmesi ve cumhurbaşkanlığı seçimleri

0
26.07.2014

2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerini on iki yıllık demokratik konsolidasyon sürecinin en önemli dönemeci olarak adlandırabiliriz. Bu seçim, uzun yıllar boyunca demokratik sistem hiyerarşisinde en alt kademeye mahkûm edilen halkın ilk kez hiyerarşinin en üst noktasına, aslında olması gerektiği yere geri dönmesi anlamına gelmekte.



Avrupa’nın kendi tarihsel dinamikleri etrafında başlayan, daha sonra dünyanın birçok bölgesine yayılan modernleşme sürecinin farklı toplumlarda nasıl tezahür edeceği meselesi her zaman önemli bir sorun olagelmiştir. Batı-dışı ya da tarih-dışı kabul edilen Doğulu toplumların tarihsel ilerleme çizgisinin normal şartlarda gelişemeyeceği düşüncesi, bu toplumların modernleşme sürecinde orduya özel bir önem atfedilmesine neden olmuştur. Tarihin ve modernleşmenin hızlandırıcı aktörü kabul edilen ordunun gerçekleştireceği devrimlerin ya da reformların toplumları en iyi şekilde ıslah edeceği fikri, zamanla halktan bağımsız ve tepeden inmeci bir projeye dönüşmüştür. Bu yazıda, askeri bürokrasi ile halk arasındaki gerilim hattı üzerinde yürüyen Türk modernleşmesinin dinamikleri tarihsel bir perspektifle ele alınacak ve 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin modernleşme süreci içerisindeki kritik yeri tespit edilmeye çalışılacaktır.

Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyıldan itibaren saray ve bürokrasi eliyle başlatılan modernleşme süreci devletin nasıl kurtarılacağı sorunsalı üzerine yoğunlaştı. Liberal eğilimli Genç Osmanlılar, devletin kurtuluş reçetesini halkın sisteme katılımına yani meşruti bir yönetimin yürürlüğe girmesine bağlamışlardır. Bu dönemde, daha çok devletin yapısal dönüşümü üzerine yoğunlaşan tartışmalar, Jön Türklerin seküler-milliyetçi kanadının İttihat ve Terakki Cemiyeti  (İTC) içerisinde ağırlık kazanmasıyla farklı bir evreye girdi. İTC’nin merkeziyetçi reform politikaları ve çok milletli Osmanlı Devleti’ni modern ulus-devlete dönüştürme siyaseti, toplumu şekillendirmeyi hedefleyen bürokratik tahakküm mekanizmalarının kurulması ile sonuçlandı.

İTC’nin sivil ve askeri aydın bürokratlarının doğrudan ardılları olan Cumhuriyet elitleri döneminde, Türk modernleşmesi en radikal ve müdahaleci evresine girmiştir. Yeni kurulan devlet, ulus-inşa sürecine hız verirken toplumsal alan, bürokratik alan tarafından kuşatma altına alındı. Genç cumhuriyetin seküler-milliyetçi ethosunu halka karşı koruma görevi bürokratik mekanizmalara ve doğrudan orduya verildi.

Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı’nın ifadesiyle, askeri bürokrasinin kendisine biçtiği rol, ilerleyen yıllarda modernleşmenin en önemli parametrelerinden biri olan devlet kurumları arasında işlev ayrışmasının önüne geçmiştir. Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme sürecinde bürokrasinin -≠özellikle ordunun- kendisine atfettiği bu hegemonik konum, kurumsal bütünleşmeye neden olarak modern siyasetin gelişimini sekteye uğrattı ve halkın siyasete katılımını engelledi. Cumhuriyet tarihi boyunca asker ve sivil aydınların kendi aralarında cereyan eden bürokratik mücadelelerin şiddeti, halkın kamusal süreçlerin dışında tutulmasına ve halk ile mevcut siyasal düzen arasında çelişkiler ve çatışmalar yaşanmasına neden oldu. Kurumsal ayrışmanın sağlanması ve halkın siyaset sahnesine çıkarak modernleşmenin demokratik gelişim sürecinin direksiyonuna oturması, bürokrasinin en önemli aygıtı olan ordunun gerçekleştirdiği darbelerle uzun bir süre engellendi.

Halk iradesine iadeyi itibar

1950 yılında Demokrat Parti (DP) vasıtasıyla ilk kez devlet nezdinde talepleri karşılık gören halk, seçimler yoluyla iradesine yani demokrasiye sahip çıksa da, halkın modernleşme sürecine doğrudan dâhil olduğu bu ilk dönem 27 Mayıs darbesi ile akamete uğratılmıştır. Halkın siyasetten tasfiye edilme gayreti, Türkiye’de yeniden devlet odaklı modernleşme dönemini başlatmıştır. DP sonrası dönemde halkın taleplerini siyasete taşıma hedefi taşıyan partiler ise ordunun müdahalesi ile baskılanma tehdidiyle karşı karşıya kaldığından, zamanla sistemle uyumlu bir şekilde oynamaya zorlandı. Süleyman Demirel’in liderliğini yaptığı Adalet Partisi (AP) bu durumun en açık örneğidir. DP’nin mirasçısı olduğunu iddia eden AP, ordunun sürekli baskısı ve halkın demokrasi talepleri arasında denge politikası izlemeye gayret etti. Demirel’in bürokrasiden gelen baskılar karşısında sürekli geri adım atması ve demokratik talepleri dile getiren bazı partilileri tasfiye ederek ordu ile uzlaşı politikası izlemesi, halk ile bürokrasi arasındaki denge oyununun en açık örneğiydi. Ordunun 27 Mayıs sonrası süreçteki başat rolü kendisini en fazla cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hissettirdi ve Çankaya Köşkü’nün yolu Genelkurmay’dan geçmeye başladı. Sivil siyasetin ve halkın, devletin ve siyasetin en üst noktası olan cumhurbaşkanlığına müdahale imkânı neredeyse ortadan kaldırıldı.

Askeri bürokrasinin sivil siyaset üzerinde devam eden hegemonyası, Türkiye’de demokrasinin tam tersi bir siyasal sistemin ortaya çıkmasına neden oldu. Avrupa’da demokratik hiyerarşinin en üstünde halk, halkın altında meclis, meclisin altında hükümet, hükümetin altında ordu bulunurken; Türkiye’de sistemin en üstünde ordu, ordunun altında hükümet, hükümetin altında meclis, meclisin altında ise halk konumlanmak zorunda bırakıldı. Her ne kadar seçimler yoluyla halk iradesinin somutlanma şansı devam etse de, ordu üzerinden sağlanan kurumsal bütünleşme ve toplumsal taleplerin devlet karşısında sürekli baskılanması, demokratik modernleşme sürecinin sürekli olarak ötelenmesine neden oldu. Bürokratik mekanizmaların ve ordunun süre giden müdahaleci tarihsel refleksleri, toplumsal bunalımların kronikleşmesine neden olurken halk ile devlet arasındaki uçurum giderek açıldı. 28 Şubat süreci ve Refah Partisi’nin kapatılması ordunun devam eden gücünü daha da artırarak askeri vesayet sistemini konsolide etti ve ülkede derin bir kriz döneminin yaşanmasına neden oldu.

Seküler ethosun miadı

Kasım 2002 tarihinden itibaren, AK Parti’nin ve Türk modernleşmesinin geleceği cumhuriyetin seküler-milliyetçi ethosunun en güçlü taşıyıcısı olan ordunun tutumuna bağlıydı. Milli Görüş geleneğinden gelen AK Parti ile ordu arasındaki ilişkiler, Türk modernleşmesinin iki yüz yıllık tarihine süreklilik ya da değişim ekseninde bir yön verecekti. Bu dönemde bürokrasi ile halk arasında yaşanan gerilim, 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında ordunun ve bürokrasinin müdahaleci tavırlarına devam etmesi nedeniyle zirveye çıktı. Muhtıra ile karşı karşıya kalan Başbakan Erdoğan, Demirel tarafından daha önce uygulanan yatıştırma ve denge politikasına başvurmadı. Yapılan referandum sonucunda cumhurbaşkanını halkın seçmesi kabul edildi ve halk sürece müdahale ederek iradesine sahip çıktı. Özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan sonraki süreç, Türkiye’de kurumların işlevsel ayrılığının sağlanmasına ve bürokratik alana karşı toplumsal alanı genişleten demokratik siyasetin derinleşmesine büyük katkı sağladı. Böylece demokratik modernleşme süreci yeniden ivme kazandı.

Geride bıraktığımız on iki yıl sonucunda ordu, halkın büyük desteğini alarak tek başına iktidara gelen AK Parti ile girdiği mücadeleyi kaybetti ve -en azından şimdilik- kışlasına geri dönmeyi kabul etmiş görünmekte. Bu dönemde, Türk modernleşmesinin tarihsel süreç içerisindeki en derin kırılmalarını yaşadığını ve bürokrasi-halk geriliminde inisiyatifin tarihte ilk kez bu denli halka geçtiğini deneyimliyoruz. Modernleşme sürecinin rayına oturmasıyla birlikte Türkiye, daha önce mağdur edilen geniş halk kitlelerinin sorunlarıyla yüzleşme fırsatı buldu, daha da önemlisi bunları çözme yolunda büyük mesafeler kat etti. Toplumsal taleplerin kamusal alan içerisinde sürekli genişlemesi ve askeri vesayetin sona ermesiyle birlikte Türk modernleşmesinin kontrolü tam anlamıyla halkın eline geçti.

Bu bağlamda, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerini on iki yıllık demokratik konsolidasyon sürecinin en önemli dönemeci olarak adlandırabiliriz. Bu seçim, uzun yıllar boyunca demokratik sistem hiyerarşisinde en alt kademeye mahkûm edilen halkın ilk kez hiyerarşinin en üst noktasına, aslında olması gerektiği yere, geri dönmesi anlamına gelmekte. Türkiye halkı, daha önce ordunun kontrolünde olan cumhurbaşkanlığına yani siyasetin en üst makamına tarihte ilk kez doğrudan müdahale edecek. Bunun yanı sıra aday olan üç ismin bürokratik gelenekten gelmemesi ve bu durumun içselleştirilmiş olması önemli bir kazanım olarak ele alınmalı. Seçimin galibi kim olursa olsun, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri Türk modernleşmesinin en önemli kırılma anı olarak tarihteki yerini alacak. Bu tarihten sonra üzerinde durulması gereken mesele, yıllardır ihmal ettiğimiz, modernleşmemizin nereye doğru gittiği sorunsalı üzerine ciddi anlamda düşünmek ve yerel kültürümüze dayanarak alternatif modeller üretmek olmalıdır.

nurisalik@gmail.com