Türk solunda 27 Mayıs tartışmaları

Öner Buçukcu / Universidad Externado de Colombia
30.05.2020

Deniz Gezmiş'in savunmasındaki şu ifadeler ilginçtir: “Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye'ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız, ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar.”



Türkiye tarihini dönemlere ayırma eğiliminin en önemli uğraklarından birisi 1960 yılıdır. 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir grup alt rütbeli subayın gerçekleştirdiği askerî darbenin Türkiye’de siyasal alanı bir anayasa ile yeniden tanzim etmeyi denemesi bu durumun en önemli sebeplerinden birisi olarak zikredilebilir. 27 Mayıs’ın en önemli gerekçelerinden birisi 1959 sonrasında siyasal alanın tıkanmış olmasıdır. Ancak darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’nin kendilerinin vesayetinde bir siyasal rejim ihdas etmeye çalışması harekatın siyasal alanın önündeki tıkanıklığı açma niyeti taşımadığına, bunun darbeyi meşrulaştırmak için başvurulan argümanlardan birisi olduğuna yorulabilir. Ancak ilginçtir, 27 Mayıs belki de hiç istememesine rağmen siyasal alanın önündeki bu tıkanıklığın açılmasına ve Türkiye’de siyaset dışı kalmış toplumsal grupların hızla siyasal alana girmelerine sebep olmuştur. 27 Mayıs’ı destekleme ya da 27 Mayıs’ı eleştirme biçiminde ortaya çıkan tercihler bir siyasal dinamizm yaratmış, siyasetin kısa bir aradan sonra kitleselleşmesini de sağlamıştır.

Bu kitleselleşme sürecinin en önemli aktörlerinden birisi hiç kuşkusuz sosyalist hareketlerdir. İlk etapta bir sosyalist entelektüeller platformu gibi gözüken Yön dergisi etrafında kümelenen, Türkiye İşçi Partisi ile meşru siyasal zeminde boy gösteren sosyalist fikir akımları zaman içerisinde çeşitleneceklerdir. Başlangıçta 27 Mayıs’la doğrudan bir irtibat kurma çabası içerisinde olan, hatta 27 Mayıs’a yer ve yön tayin etmeyi deneyen sosyalist hareketler bu çeşitlenme sürecinde 27 Mayıs’la olan bağlarını da, iç ve dış gelişmelerin etkisiyle gözden geçirecekler; askerle kurulacak ilişkinin muhtevası sosyalist hareketler arasında bir ayrım çizgisi haline dönüşecektir. İroniktir, Türkiye’de sosyalist sol ordunun sistem içerisindeki rolünü sorgulama sürecine paralel biçimde marjinalleşecek, büyük ölçüde yasal siyasal zeminin de dışına çıkacaktır.

‘Bir devrim’in ideolojisini kurmak

Sosyalizm kavramının Türkiye’de tedavüle girdiği yılların uluslararası politikada Soğuk Savaş yılları olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır. Soğuk Savaş iki kutup arasında sadece bir askerî rekabet hali değil aynı zamanda ve belki de askerî rekabetten daha fazla bir ideolojik rekabet zeminidir. Türkiye’nin NATO müttefiki olarak bu savaşta Batı ittifakının yanında yer aldığı da düşünüldüğünde, bu ittifakın yarattığı sosyal düşünce vasatına sosyalizmin tanıtılması ve kabul ettirilmesi gerekliliği ortadadır. Dolayısıyla ilk dönemlerde sosyalizm yerine bilinçli olarak toplumculuk kavramı tercih edilmiş, sosyalizm toplumculukla özdeş biçimde anlaşılmış ve anlatılmıştır. Bu biçimde anlaşılan sosyalizmin iktisadî doktrini ise devletçiliktir. Yukarıda da ifade edildiği üzere bu dönemde sosyalist entelektüellerin bir platformu görünümünde olan Yön dergisi, devletçiliği sadece Doğu Bloku ülkelerinin değil, Doğu Bloku ülkelerinden daha fazla gelişmekte olan ülkelerin kaçınılmaz stratejisi olarak değerlendirmektedir. Diğer bir deyişle bu dönemde sosyalizm Doğu Blokunda cari olan resmi sosyalizm biçiminde anlaşılmamaktadır. Devletçilik aynı zamanda, Kemalist dönemin planlama tecrübelerine yapılan güçlü atıflarla sosyalizmle Kemalizm arasındaki bağı da tesis etmektedir.

Devrime giden yol

Bu çerçevede 27 Mayıs, o yıllarda Mülkiye’de hoca olan Prof. Dr. Sadun Aren’in Yön dergisinde yayınlanan bir makalesinde belirttiği gibi Türkiye’de sosyalist bir devrim gerçekleştirmemiş, sosyalist bir devrime giden yolu açmıştır. Benzer bir yaklaşım Hikmet Kıvılcımlı’da da mevcuttur. Aren’in fikirleri zaman içerisinde değişirken Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs’a dair fikirlerinde ise keskin bir dönüşüm olmamıştır. Özgün tarih tezi ile uyumlu şekilde askere Türkiye’nin toplumsal yapısında önemli bir yer veren, onun devrimci potansiyelinden hiçbir zaman şüphe duymayan Kıvılcımlı’ya göre 27 Mayıs bir sosyalist devrim değildir ama bir demokratik devrimdir ve bu bakımdan “27 Mayıs Mustafa Kemal’in güttüğü Birinci Kuvayımilliye, Birinci Kurtuluş Savaşı adlı “milli demokratik devrim”in açtığı yolda İkinci Kuvayımilliyecilik yahut İkinci Kurtuluş Savaşı, yahut “YENİ KURTULUŞ MÜCADELESİ” diyebileceğimiz “İkinci Milli Demokratik Devrim’in bir konağı olmuştur”.

TİP lideri Aybar bu süreçte Talat Aydemir’in iki askerî darbe girişimine de eleştirel yaklaşmasıyla önemli ölçüde farklılaşmış olmakla birlikte şu ifadeleri 27 Mayıs’a ilişkin Türkiye’de sosyalist solda dönem temayüllerini göstermesi bakımından önemlidir:

27 Mayıs 1960 Kurtuluş Savaşı Türkiyesinin büyük günlerinden biri: 15-19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim, 27 Mayıs. 27 Mayıs Kuvayi Milliye ruhuna dönüştür. Atatürkçülüğün yeniden doğuşudur. 27 Mayıs emekçi halkımızın tarih sahnesine bilinçle çıkma yolundaki çabasının ileri bir merhalesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tabana oturma hamlesidir.

27 Mayıs’ta tarihimizin bir dönemi ebediyen kapanmıştır. 27 Mayıs Türk sosyal demokrasisinin meşruluğa kavuştuğu gündür. (…) Anayasayı bir yana iterek yukarıdan aşağı bir yönetim sistemi kurmak ve hele yaşatmak ta artık kimsenin harcı değildir. Çünkü 27 Mayıs anayasasını uyanık ve demokrasiye bağlı silahlı kuvvetlerimiz, emekçi halk yığınları, Atatürkçü gençlik ve emekten yana aydınlarımız korumaktadır.

Aybar’ın ifadeleri bir taraftan 1960-65 arası dönemde sosyalizm ve Kemalizm arasındaki geçişkenliği göstermekte, diğer taraftan parlamenter demokratik metodlara vurgusuyla farklılaşmaktadır. Bununla birlikte 27 Mayıs’a ilişkin vurguları olumludur. Aybar’ın 27 Mayıs’a ilişkin kanaatleri dönemin genel temayüllerini de göstermektedir. Bu noktada diğer sosyalist entelektüellerle Aybar’ı farklılaştıran bir noktanın altı çizilmelidir. Sosyalist entelektüellerin büyük bir kısmı 27 Mayıs’a bir kılıf giydirmeye, 27 Mayıs’ı (belki daha doğru bir ifadeyle askerin gücünü) arkalarına alarak söylediklerinin etkisini arttırmaya ve anladıkları şekliyle sosyalizme bir dokunulmazlık zırhı sağlamaya çalışırken Aybar 27 Mayıs’ı TİP’in de içerisinde bulunduğu siyasal zemini mümkün kılan bir ön açıcı hareket olarak değerlendirmekte, askerin kışlasına dönmesi gerektiğini düşünmektedir. 1965 sonrasında Aybar’ın askerin sistem içerisindeki rolüne ilişkin değişen kanaatlerinin temelinde yatan hususlardan birisi de budur.

Yollar çatallanıyor

1965 yılında gerçekleştirilen seçimler sosyalist solda 27 Mayıs’a ilişkin değerlendirmelerin değişmeye başlamasında önemli etkenlerden birisidir. 27 Mayıs’a dönük kanaatler 1965 seçimleri sonrasında kabaca iki eksende toplanmıştır. Birinci eksen 27 Mayıs’ı ilerici fakat yetersiz bir hareket olarak değerlendirirken ikinci eksen 27 Mayıs’ı bir burjuva devrimi olarak değerlendirip eleştirmeye başlamıştır. Birinci eksende 27 Mayıs savunusu devam etmekle birlikte onun eksiklerini tamamlamak için stratejiler önerme ve hedeflerini savunma eğilimi söz konusudur. İkinci eksende ise İdris Küçükömer, M. Ali Aybar, Bülent Ecevit’in öncülük ettiği entelektüeller meseleyi sınıfsal olarak çözümlemeyi denemiş ve 27 Mayıs’a ve Ordunun sistem içerisindeki rolüne ilişkin eleştirel bir pozisyon geliştirmişlerdir. Tam bu noktada 27 Mayıs’a ve 27 Mayıs dolayımıyla Kemalizme yönelik sosyalist solda eleştirilerin başlamasında çok önemli bir etken olarak CHP’nin Ortanın Solu açılımının üzerinde durmak yerinde olacaktır. Özellikle Aybar ve Küçükömer’de Kemalizme ve askerin rolüne ilişkin sorgulama büyük ölçüde CHP’nin, TİP’in etkilediği kentli eğitimli sınıflara dönük bir strateji izlemeye başlamasının ardından gelişmiş gözükmektedir. Tepki ilk önce 27 Mayıs’a değil CHP’ye yönelecektir. 1964 yılında TİP’e yakın Sosyal Adalet dergisinde yayınlanan bir makalede halkın 27 Mayıs’a yönelik eleştirel tavrının esasen 27 Mayıs’a değil, 27 Mayıs’ın CHP’nin kontrolüne girmesine olduğu iddia edilecektir. Bununla birlikte CHP cepheden hedef alınmamış, Aybar 1965 seçimleri öncesinde Abdi İpekçi’ye verdiği mülakatta CHP ile TİP’in belli konularda ortak hareket etmesi gerektiğini dile getirmiştir.

Darbe yönelimleri

TİP içerisinde 27 Mayıs’a ve askerin sistem içerisindeki rolüne ilişkin en erken eleştirilerden birisi Fethi Naci tarafından yöneltilmiştir. Talat Aydemir’in darbe girişiminin uyandırdığı aydınlardan birisi olan Fethi Naci’nin bu yöneliminde o yıllarda Az Gelişmiş Ülkeler üzerine yaptığı çalışmaların ve hazırladığı metinlerin etkisi oldukça büyüktür. Fethi Naci az gelişmiş ülkelerde birer “üniformalı orta sınıf diktatörlüğü” halini alan darbe yönetimlerinin demokrasi ile alakasız, halktan korkan yönetimler olduğunu ileri sürecektir. Fethi Naci’ye göre Nasır’ın ideologlarının ortaya attıkları “önce sosyal adalet sonra siyasi demokrasi” sloganının ne kadar temelsiz olduğunu deneyimler göstermiştir. Bu noktada Fethi Naci’nin çözüm yolu aktif bir halk hareketi ve parlamenter demokrasi içerisinde halk kitlelerinin şuurlandırılmasıdır. Yazarın ordunun devrimci bir rolü olmadığına dair kanaatleri süreç içerisinde Yön dergisiyle yollarını ayırmasında da etkili olacaktır.

27 Mayıs tartışması, 27 Mayıs’ın ve MBK’nın sınıfsallığı dolayısıyla, anti-feodal bir öz yüklenmesiyle ve planlı ekonomi üzerine ortaya çıkan edebiyat sebebiyle doğrudan milliyetçiliğe bağlanmaktadır. 27 Mayıs bir demokratik devrim midir? Yoksa küçük burjuvazinin kendine göre ve kendine doğru, omurgasız bir reform hareketi midir? 27 Mayıs’ın bir demokratik devrim olarak kabul edilmesi MDD tezlerini boşluğa düşürdüğü için; küçük burjuva şımarıklığı olduğu ve toplumsal-siyasal yapılara hiç dokunmadığı (dolayısıyla bir milli demokratik devrim ihtiyacının hâlâ var olduğu) yaklaşımı sosyalist devrim tezini boşa çıkardığı için ve fakat 27 Mayıs karşı durulamayacak bir diskur gücünü de ihtiva ettiği için özü değil pratikleri genelde tartışma konusu edilmiştir. Bağımsızlığı kıskançlıkla savunan, devletçi, plancı, ilerlemeci 27 Mayıs eleştirel yaklaşımlarda bile belirgindir. Dolayısıyla 27 Mayıs bu hareketler için genel anlamda millidir. Bu durumu en net biçimde gençlik hareketlerinde gözlemlemek mümkündür. Amorf bir sosyalizmin temsilcisi olan gençlik hareketlerinin en etkili isimlerinden Deniz Gezmiş’in savunmasındaki şu ifadeler ilginçtir: “Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye’ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız, ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar.”

1965 sonrası dönemde Orduya yönelik eleştirel tavrın gelişmesinde ve yaygınlaşmasında 1967 yılında yayınlanmaya başlayan Ant dergisinin rolüne de vurgu yapılmalıdır. Dergi yayınlandıktan kısa bir süre sonra OYAK dolayısıyla Orduyu kapitalistleşmekle suçlayacaktır. Dahası Başbakan Demirel de sık sık halktan aldığı iktidarı yüksek komutanlarla paylaşmakla, onları iktidarına ortak etmekle eleştirilecektir. Örneğin derginin 11. sayısında MGK “hükümet üstünde bir iktidar” olarak takdim edilmektedir.

Strateji tartışmalarının sertleşmesi ve derinleşmesi ile birlikte “emperyalizmin çıkarlarının savunucusu olarak askeri darbeler” yaklaşımının daha da belirginleştiği söylenebilir. TİP’teki muhalefetin sözcüsü durumundaki Emek’te M. Kutlay’ın yayınladığı makale bu durumu göstermesi bakımından güzel bir örnektir. M. Kutlay Kolombiyalı devlet adamı Eduardo Santos’tan bir alıntıyla başlıyor yazısına: “Her ülke kendi ordusu tarafından işgal edilmiştir.” Kutlay’a göre Orduların düşünüldüğü gibi devrimci bir potansiyeli yoktur, ya doğrudan emperyalizme hizmet etmek için ülkedeki gerici faşist egemenlerle iş birliği yaparak iktidara el koymayı tercih ederler ya da ülkede halkın iktidara gelmesini önlemek için uyutmak amacıyla iktidara el koyarlar. Kutlay’a göre Afrika ülkelerinde iktidara el koyan subaylar kitleleri uyutmak üzere bir yol benimsemektedirler. Yazara göre son 10 yıl içerisinde az gelişmiş ülkelerde gözlemlenen 35 kadar darbenin ortak özelliği halkların bağımsızlık ve sosyalizm gibi temel özlemlerini saptırmak olmuştur. Bu ordular bağımsızlık ve sosyalizm kavramları tüm Afrikada alıcı bulduğu için bu kavramları kullanarak iktidara el koymaktadır ancak bu ordular bilerek ya da bilmeyerek emperyalizme yardım eder hale gelmektedirler.

Tarihsel vurgu

MDD çizgisinde ise askerin ilerici vasfına yapılan tarihsel vurgu dönem sonuna kadar devam edecektir. 12 Mart’ın hemen arefesinde 15-16 Haziran 1970 İşçi eylemlerinde işçilerin taşıdıkları dövizlerde yer alan bazı sloganlar şu şekildedir: “Bağımsız Türkiye!”, “Kahrolsun Amerika”, “İşçi-Ordu Elele Milli Cephede”, “Ya İstiklal Ya Ölüm”. Aydınlık Sosyalist Dergi, bu eylemler esnasında en etkili sloganın İşçi-Ordu Elele Milli Cephede sloganı olduğunu ifade ederek Türk Ordusunun tarihi köklerine sadık kalarak bu sloganı doğruladığını iddia etmektedir. Teorik tartışmalarda izlenen çizginin pratikte ne kadar muğlak olduğunun en güzel örneklerinden birisi 12 Mart Muhtırası olacaktır. Bir taraftan askerin sistem içerisindeki rolüne ve Kemalizme dönük eleştirel bir çizgi hızla gelişirken diğer taraftan bu eleştirel çizgi de dahil olmak üzere sosyalist solun bir gözü askerin içindeki “devrimci” güçlere kaymayı sürdürmüştür. Bu durumun sebeplerinden birisi ve belki de en önemlisi Türkiye’de sosyalizmin bu yıllarda büyük ölçüde Üçüncü Enternasyonal çizgisinde gelişmesidir.

@onerbucukcu