Türk-Suudi ilişkilerini rasyonelize eden faktörler

Dr. Necmettin Acar / Mardin Artuklu Üniversitesi
25.06.2022

Suudi Veliaht Prensin çarşamba günkü Ankara ziyareti Türk-Suudi ilişkilerindeki buzları eriterek yeni bir dönemin başlangıcını teşkil etse de her iki ülke arasındaki ideolojik ve jeopolitik rekabeti tamamen ortadan kaldırabilecek bir etki ortaya çıkaramayacaktır.



Çarşamba günü Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın Ankara'ya düzenlediği ziyaret Türk-Suudi ilişkilerinde kesinlikle yeni bir dönemi başlatmış oldu. Her ne kadar her iki cenahtan da bu ziyareti "stratejik işbirliği" olarak tanımlayarak ziyarete büyük anlamlar yükleyenler olsa, iki ülke ilişkilerini bu şekilde tanımlama konusunda, en azından bu aşamada, biraz ihtiyatlı olmak gerektiği kanaatindeyim.

Böylesine önemli bir ziyaret sürecinde verilen mesajlara ve ziyaretin her iki ülkedeki yansımalarına yakından baktığımızda her iki ülke ilişkilerinin son yıllarda derin yaralar aldığı net bir şekilde anlaşılıyor. Bu yüzden iki ülke ilişkilerindeki gerginliğin tamamen ortadan kalkması ve ilişkilerin Arap Baharı öncesi seviyesine ulaşması elbette ki biraz zaman alacaktır.

İlişkideki köklü sorunlar

Türk-Suudi ilişkilerindeki gerilimin 2010 yılında başlayan Arap Baharı süreciyle başladığı, 2017 yılındaki Katar kriziyle tırmandığı ve 2018 yılındaki Kaşıkçı cinayetiyle zirve noktasına ulaştığı şeklinde çok sayıda analiz yazıldı. Bu analizlerin öngörüleri önemli ölçüde doğru olmakla birlikte her iki ülke arasındaki gerilimi tüm boyutlarıyla yansıtma noktasında eksik kalmaktadır.

Türkiye ve Suudi Arabistan arasında kökleri 18. yüzyıla kadar ulaşan tarihsel gerilimler bir yana, her iki ülke arasında köklü rekabet alanları bulunmaktadır. Bu rekabet alanlarının en önemlisi Türkiye ve Suudi Arabistan hem İslam dünyasında hem de Orta Doğu bölgesinde hem ideolojik alanda hem de jeopolitik alanda farklı kutuplarda durmasıdır. Tek başına her iki ülkenin siyasi rejimleri bile iki ülkenin ne kadar farklı değerleri temsil ettiğini göstermesi açısından dikkat çekicidir. İki ülke arasındaki köklü rekabet alanları üç başlıkta değerlendirilebilir;

İdeolojik rekabet

İlk olarak; Suudilerin resmi ideolojisi olan "Vehhabizm"in temsil ettiği değerler ile Türkiye'nin benimsemiş olduğu kendine özgü İslam yorumu arasındaki uzun yıllara dayanan rekabet, iki ülkeyi ideolojik alanda rakip yapmaktadır. Her iki ülkenin de kendi değerlerini İslam dünyası ve Orta Doğu bölgesine yaymak suretiyle kendisine etkili bir yumuşak güç inşa etme politikası ise bu rekabeti beslemektedir.

İkinci olarak; her iki ülkenin de Doğu Akdeniz, Basra Körfezi, Bereketli Hilal, Kafkaslar ve Balkanlar gibi mücavir coğrafyada etkili olma politikası her iki ülkeyi jeopolitik alanda rakip yapmaktadır. Özellikle bölgesel meselelerde Suudilerin İran ve Türkiye gibi Arap olmayan aktörleri dışlama girişimleri önemli bir gerilim kaynağı teşkil etmektedir.

Son olarak; her iki ülkenin Sünni İslam dünyasında, tarihsel kökleri olan bir liderlik iddiası ideoloji ve jeopolitik karışımı bir rekabete yol açmaktadır. Türkiye'nin Osmanlı mirası üzerinden, Suudilerin ise Mekke ve Medine gibi kutsal yerlerin idaresi üzerinden dillendirdikleri bu rekabet, hem küresel meselelerde hem de bölgesel meselelerde her iki ülkeyi zaman zaman karşı karşıya getirmektedir.

Sayılan köklü gerilim alanları, Arap Baharı süreciyle başlayan, Katar kriziyle tırmanan ve Kaşıkçı cinayetiyle zirve noktasına ulaşan Türk-Suudi geriliminin asıl nedenlerini teşkil etmektedir. Çünkü her üç olayda da her iki aktörün farklı ideolojik ve jeopolitik yönelimleri gerilimin tırmanmasına yol açmıştır. Örneğin Arap Baharı sürecinde Türkiye'nin desteklediği sokak hareketleri bölgede otokrasiye meşruiyet sağlayan en önemli ideolojik yönelim olan Vehhabizm'e yönelik alternatifleri güçlendirmiştir. Benzer şekilde Katar krizinde Türkiye'nin tavrı, Riyad tarafından Suudilerin Körfez bölgesindeki geleneksel jeopolitik nüfuzuna yönelik bir meydan okuma olarak algılanmıştır.

Üç önemli motivasyon

Her iki ülke arasında köklü ideolojik ve jeopolitik rekabet alanları varlığını korusa da değişen küresel ve bölgesel koşullar iki ülke arasındaki işbirliği imkânlarını zorluyor. Temelde iki ülke arasındaki işbirliğini rasyonel hale getirme konusunda Suudileri motive eden üç husustan bahsedebiliriz; küresel enerji politikalarının yaşadığı köklü değişim, yüksek seyreden küresel enflasyonun yol açtığı bölgesel istikrarsızlıklar ve bölgesel güvenlik meselelerinde bölgesel aktörlerin artan yükümlülükleri.

Bugün petrol fiyatlarının yüksek seyrediyor olması kısa vadede ekonomik kazançlarını artırmış olsa bile Suudiler bu durumdan stratejik nedenlerle rahatsızlık duymaktadırlar. Suudilerin yüksek petrol fiyatlarından duyduğu rahatsızlığı beş başlık altında sıralayabiliriz; İlk olarak; fiyatların bu seviyesi uzun vadede alternatif enerji alanlarına (solar, nükleer, rüzgar vs.) yatırımı artıracaktır. İkinci olarak; bugün bazı siyasi mülahazalar sebebiyle İran, Irak ve Venezuela gibi enerji piyasalarından dışlanmış aktörlerin yeniden piyasa için üretime başlamasına yol açacaktır. Üçüncü olarak; yüksek petrol fiyatlarının tetiklediği emtia fiyatlarındaki artış petrol dışındaki tüm ürünleri ithal etmek zorunda olan ve net ithalatçı konumundaki Suudilerin ithalat faturasını kabartacaktır. Dördüncü olarak; Türkiye'nin Rus gazına alternatif arayan Avrupa ile İran-Katar gibi ülkeler arasındaki jeopolitik konumu enerji güvenliği kaynaklı İran-Batı, Katar-Batı yakınlaşmasına zemin teşkil edebilecektir. Bu durumda oluşabilecek Türkiye-İran-Katar ekseni bölgesel meselelerde Suudilerin elini zayıflatacaktır. Son olarak; yükselen küresel enflasyonun yol açtığı hayat pahalılığı başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde Riyad'a karşı öfkeyi artıracaktır. Çünkü Batılı ülkeler yüksek petrol fiyatlarından önemli ölçüde Suudileri sorumlu tutmaktadırlar.

Siyasi istikrar tehdidi

İkinci olarak; enerji-emtia-gıda üçlüsünün fiyatındaki tehlikeli artışın Arap Baharı sürecinde sokak hareketlerine sahne olan Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin siyasi istikrarı üzerinde yol açtığı tehdit Riyad'ı endişelendirmektedir. Çünkü Sudiler tüm bölge genelinde statükocu bir politika takip etmekte ve her türlü politik değişim talebini tehdit olarak yorumlamaktadır. Arap Baharı sürecinin 2008 yılında bugünküne benzer enerji-emtia-gıda üçlüsünün fiyatındaki artışın peşinden geldiğini ve enerji-emtia-gıda üçlüsünün fiyatındaki bugünkü artışın 2008 yılındaki küresel kriz dönemindekinin de üstünde olduğunu hatırlatmış olalım.

Son olarak ABD'nin Orta Doğu için II. Dünya Savaşından beri sağlamayı taahhüt ettiği fiili güvenlik garantilerini azaltma girişimleri bölge güvenliğinin sağlanmasında bölgesel aktörlerin yükünü artırmaktadır. ABD dışında hiçbir küresel aktörün bölge güvenliğini sağlama motivasyon ve kapasitesine sahip olmamasına ilaveten İsrail ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin ABD ile olan ilişkilerinin İsrail-Çin, Suudi-Çin ilişkilerine bir tavan teşkil etmesi bölgesel güvenlik meselelerinde bölgesel aktörlerin yükümlülüklerini artırmaktadır. Varoluşsal düşmanı İran karşısındaki güç asimetrisi kendi aleyhine olan Suudiler son dönemde İran'ı dengelemek için içinde Türkiye, Mısır ve İsrail'in de içinde yer aldığı yeni bir güvenlik yapılanmasına liderlik yapmak istiyorlar.

Suudi Veliaht Prensin Çarşamba günkü Ankara ziyareti Türk-Suudi ilişkilerindeki buzları eriterek yeni bir dönemin başlangıcını teşkil etse de her iki ülke arasındaki ideolojik ve jeopolitik rekabeti tamamen ortadan kaldırabilecek bir etki ortaya çıkaramayacaktır. Köklü rekabet alanlarının varlığına rağmen, önümüzdeki dönemde Türk-Suudi ilişiklerinin seyri bölgesel ve küresel meselelerdeki gelişmelerin seyrine paralel olarak gelişecektir.

[email protected]