Türkiye AR-GE'de hangi noktada?

Prof. Dr. Aysun Bay Karabulut/ Malatya Turgut Özal Üniversitesi Rektörü
22.11.2020

Bilgi çağı, küresel ekonomiye ivme kazandıracak bir bilginin ve teknolojinin temel zeminini meydana getirdiği ve küresel rekabet ilişkilerinin yüksek bir belirleyiciliğe sahip olduğu bir çağdır. Bu bakımdan, geleceğin kurumları bilgi üreten kurumlar ve geleceğin meslekleri de bilgi üreten meslekler olacaktır.



Tarihin her döneminde insanlığın varoluş serüvenine yön verip gelecek üzerinde belirleyici olabilenler, “tarihin öznesi” olma rolünü üstlenip bunu başarıyla yerine getirebilenler olmuştur. Avcı toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişte bu süreci en hızlı ve sağlıklı bir şekilde tamamlayanlar ya da tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte inisiyatifi ele alabilenler gerek siyasî gerekse ekonomik anlamda dünyanın en büyük güçleri olmuştur. Sanayi toplumunun aşılarak yeni bir toplumsallığa, bilgi toplumuna geçilme sürecine karşılık gelen günümüzde de benzer bir sürecin işlediği görülmektedir. Bugün dünyanın birçok bölgesi henüz tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecini dahî gerçekleştirebilmiş değilse de, bilgi toplumu olma sürecinde öncü rolünde olanlar siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel anlamda da baskın rol üstlenmekte, geleceğe yön vermektedirler.

Bilgiden değer üretimi

Emek yoğunluklu sermayeden teknoloji yoğunluklu sermayeye geçişin yaşandığı çağımızda, sürekli öğrenen ve bilgiden değer üreten toplumlar öne çıkmaktadır. Hâlihazırda dünya siyasetine ve ekonomisine yön veren ABD’nin kişi başına en fazla patent düşen ülke olması tesadüf değildir. Ulusal GSYİH’nin (Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla) yüzde 3’ünün AR-GE tahsis edildiği Amerika’da, şirketler yılda 25 trilyon doların üzerinde katma değer üretmektedirler. Örneğin 35 bin çalışana sahip olan Amerikan şirketi Ford, 80 milyonun üzerinde nüfusu olan ülkemiz ile aşağı yukarı aynı katma değeri üretmektedir. Bu durumun eğitimle yakından ilgili olduğuna kuşku yoktur. Dünyanın en iyi elli üniversitesinin kırkı ve en iyi on üniversitesinin hepsi Amerika’dadır. 3 bin 500’e yakın üniversitenin bulunduğu Amerika, eğitim alanındaki küresel rekabette açık ara öndedir ve bu öncülüğün meyvelerini toplamaktadır. Nobel ödüllerinin yüzde 80’den daha yüksek bir kısmı her yıl Amerikalı bilim adamlarına gitmektedir.

21. yüzyıl, kuşkusuz nitelikli eğitimden beslenen bir AR-GE ve inovasyon çağı olup bu dönemde ekonominin gidişatını belirleyen şey çağdaş ve bilimsel temelli nitelikli bilgidir. AR-GE harcamaları ile ekonomik büyüme arasında paralel bir ilişki olduğu birçok bilimsel çalışma ile ortaya konulmuştur.

Küresel rekabet

“Küresel rekabet” ifadesinin ekonomide merkezî bir kavram haline geldiği günümüzde, söz konusu AR-GE ve inovasyon çalışmaları dış ticaretin, ekonomik verimlilik ve büyümenin en önemli unsurları haline gelmiştir. Yapılan araştırmalar, ihracat rakamlarını arttırmanın en etkili araçlarından biri olan AR-GE’ye yapılan harcamalarda yapılacak yüzde 1’lik bir artış ile yüksek teknoloji tabanlı ürün ihracatının yüzde 6.5, ekonomik büyümenin ise yüzde 0.43 oranında artış kaydedeceğini ortaya koymuştur. Dünyanın ikinci büyük dev gücü olan Çin’in ucuz işgücü, enerji, yetersiz çevre duyarlılığı ve devlet desteği ile yaptığı yıllık 600 milyar dolarlık ihracata karşılık Almanya’nın pahalı işgücü, enerji ve yüksek çevre maliyeti ile bu rakamın iki katı değer üretmesi, AR-GE ve inovasyon çalışmaları ile bilgi eksenli üretimin önemini gösteren önemli bir veri olarak değerlendirilebilir.

Hangi noktadayız?

İçlerinde Türkiye’nin de yer aldığı, genel olarak sanayileşmiş ve gelişmekte olan 36 ülkenin üye olduğu OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı) ülkelerinin AR-GE harcamaları (ortalama yüzde 2.37) ile karşılaştırıldığında henüz istenen seviyeden uzak olduğu görülen Türk AR-GE’sinin (yüzde 1.06) her şeye rağmen ümit verici bir seyir takip ettiğini belirtmek gerekir. GSYİH’sinin yüzde 5’e yakınını AR-GE’ye ayıran İsrail ya da yüzde 4.5, yüzde 3.37, yüzde 3.33 gibi oranlara sahip olan Güney Kore, İsviçre, İsveç ya da Japonya gibi ülkelerle kıyas edildiğinde bu oran fazlasıyla düşük gibi görünmekle birlikte, ülkemizde 2000’li yılların başından itibaren AR-GE çalışmaları istikrarlı bir artış kaydetmiştir. Harcama kalemlerine henüz yeterince yansımasa da 1991-2018 yılları arasında Türkiye’de AR-GE personeli sayısı üç kat artmıştır

Devletin üniversitelerde uygulamaya koyduğu patent teşvikleri ile yeni bir dinamizm alanının belirdiği Türk ekonomisi, sayıları 200’ü geçen üniversitelerin her geçen gün daha da artan AR-GE ve ÜR-GE çalışmaları ile yeni ihracat kalemleri kazanmıştır ve kazanmaya da devam etmektedir. Bu olumlu durumun, önümüzdeki günlerde, kuşkusuz üniversitelerimizin de kökleşmesine paralel bir biçimde daha güçlü bir “bilgi ve teknoloji üretim mekanizması” yaratacağından kuşku duymak için hiçbir neden bulunmamaktadır. Nitekim Türk üniversiteleri bu alanda her geçen gün daha fazla ürün ortaya koymakta ve üretim gerçekleştirmektedirler. Özellikle bulundukları bölgelerin ekonomik kaynaklarını işleme noktasında yürüttükleri AR-GE ve ÜR-GE çalışmaları, üniversitelerin ülke ekonomisindeki pozitif etkisini sürekli bir biçimde arttırmaktadır.

Küresel entegrasyon

Türkiye’nin AR-GE ve bilimsel bilgi üretim potansiyeli, köklü tecrübeleri olan başka ülkelerin çalışmaları ile kıyaslanmak suretiyle değil, kendi tarihî ve sosyokültürel şartları ve öz dinamizmi içerisinde değerlendirilmelidir. On yıllar boyunca siyasî, ekonomik ve kültürel sorunlarla mücadele eden ve çok yönlü bir istikrarsızlık anaforunda zor dönemler geçiren Türkiye, son çeyrek asırda hem kendi potansiyelinin daha çok farkına varmış, hem de söz konusu potansiyeli değerlendirme noktasında sürekli yükselen bir eğri yakalamayı başarmıştır. Üniversiteler üzerinden daha önce hiç olmadığı kadar güçlü, işlevsel ve işbirliğine dayalı bir küresel entegrasyon başarısı da gösteren Türkiye, olağanüstü genç nüfusu ile bu alanda muazzam bir enerjiye sahiptir. Dolayısıyla, AR-GE çalışmalarının dikkate değer bir bölümünün yürütülmekte olduğu üniversitelerimizde yapılan çalışmaların daha fazla teşvik edilmesi gerektiği açıktır. Türkiye’nin geleceği AR-GE çalışmalarında, bir başka ifadeyle de bu çalışmalarının en bilimsel bir zeminde yürütülmekte olduğu üniversitelerdedir. “Türkiye’nin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynakları çok zengindir. Bunlar doğru bir biçimde işlenip uluslararası pazara sunulabildiği takdirde, gelecek Türkiye’nin olacaktır.” Adeta bir “darb-ı mesel” haline gelmiş olan bu tür cümleleri sık sık duyarız. Kuşkusuz birçok kişinin klişe olduğunu düşündüğü bu cümleler yanlış değildir. Türkiye, benzersiz coğrafyası ve sosyokültürel birikimi dolayısıyla çok önemli kaynaklara sahiptir ve son yıllarda özellikle de bölgesel kalkınma odaklı çalışmalar yürüten üniversitelerimiz tarafından sözü edilen bu kaynakların AR-GE ve ÜR-GE çalışmaları ile daha efektif bir zemine nasıl taşınabileceklerine ilişkin önemli adımlar atılmıştır. Bu noktadaki çalışmaların henüz çok yeni olduğu doğru olmakla birlikte, bunlar çok yönlü ve çok katmanlı olarak ve en önemlisi de son derece planlı, programlı ve bilinçli bir şekilde başlatılmış olup kısa vadede beklenen sonuçları ortaya koyacakları açıktır.

2016 yılından beri YÖK tarafından takip edilen ihtisaslaşma politikaları çerçevesinde tarım, hayvancılık, çevre, sağlık, jeotermal, deri, tekstil, seramik, spor, ormancılık, turizm, tıbbî-aromatik bitkiler, lojistik, uzay ve havacılık, makine ve imalat teknolojileri, gıda ya da endüstriyel kenevir gibi alanlarda pilot üniversiteler belirlenmiş ve buralarda sözü edilen alanlara ilişkin özel çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Özellikle AR-GE ve ÜR-GE çalışmaları ile öne çıkmaları beklenen söz konusu pilot üniversitelerin kısa süre içerisinde çok önemli çıktılar üreteceğinden kuşku duyulmamalıdır. Bu üniversiteler hem mevcut yerel ve bölgesel kaynakların daha verimli bir biçimde işlenmesini temin edecek, hem de yeni üretim alanlarının gelişmesini sağlayacaklardır.

Nitelikli bilgi üretimi

Üniversitelerin yapıları gereği AR-GE ve ÜR-GE çalışmalarına odaklanan kurumlar olması, buralarda kısa süre içerisinde yerel, bölgesel ya da ulusal sorunların çözümüne katkı sağlayacak veya ekonomik değer haline getirilebilecek bilimsel verilerin ve nitelikli bilginin üretilmesini sağlamaktadır. Kendi kurumumuzdan bir örnek vermek suretiyle meseleyi biraz somutlaştıracak olursak, mesela henüz iki yaşında olan Malatya Turgut Özal Üniversitesi bünyesinde 7 farklı Covid-19 araştırması yürütülmektedir ve bunların bir kısmın önemli sonuçlar da elde edilmiştir. Bunun yanında üniversitemiz tıp fakültesi henüz yeni açılmasına rağmen tüp bebek merkezi ve aşı laboratuvarı ile yakın gelecekte önemli başarılar kazanmaya adaydır. Aynı şekilde pandemi döneminde üniversitemizin muhtelif birimlerinde üretilen tahriş etkisi asgariye düşürülmüş dezenfektan hem üniversitemizde ve şehrimizdeki çeşitli kurumlarda kullanılmış, hem de birçok şehrimizdeki çeşitli kişi, kurum ve kuruluşlara gönderilerek ulusal bir kazanca dönüştürülmüştür. Yine üniversitemiz bünyesinde bölgesel kalkınmaya katkı sağlayacak olan arı ve arı ürünleri, atçılık ve at sporları, en önemlisi de kayısı ve kayısı ürünleri ile ilgili araştırma merkezleri faaliyet göstermektedir. Yapılan AR-GE ve ÜR-GE çalışmaları çerçevesinde geliştirilen ve hem tıbbî hem de sıhhî açıdan önemli sonuçlar veren ürünlerimiz ilgili mecralarda ulaşılabilir durumdadır.

Toparlamak gerekirse bilgi çağı, küresel ekonomiye ivme kazandıracak bir bilginin ve teknolojinin temel zeminini meydana getirdiği ve küresel rekabet ilişkilerinin yüksek bir belirleyiciliğe sahip olduğu bir çağdır. Bu bakımdan, geleceğin kurumları bilgi üreten kurumlar ve geleceğin meslekleri de bilgi üreten meslekler olacaktır. Dolayısıyla en ufak bir şüpheye bile gerek yok: Türkiye’nin geleceği üniversiteleri tarafından kurulacaktır. Bu noktada bize düşen görev hem mevcut üniversitelerimizi güçlendirip daha nitelikli hale getirerek AR-GE ve inovasyon çalışmalarına teşvik etmek hem de ülkemizin üniversiteleşme ve üniversitelileşme süreçlerine hız kesmeden devam etmektir.

aysunbay@hotmail.com