Türkiye, bugün itibariyle "ekonomik tetikçiliğe" soyunan IMF borçlanması karşısında da tam bağımsızlıkçıdır; son derece stratejik alanlar olan savunma ve uzay çalışmalarında, sağlıkta, tarımda, enerjide de tam bağımsızlıkçıdır.
Dr. Hülya Bulut / Marmara Üniversitesi
Ethem Mahçupyan'ın bir kanalda "Ekonomik bağımsızlık talebinin anlamsızlığına ve toplumları yozlaşmış diktatörlüğe götürdüğüne, oysa karşılıklı bağımlılığın ne kadar güzel olabileceğine" dair ifadelerini duyunca, ben de bu konuya açıklık getirmem gerektiğini düşündüm. Çünkü bir görüşü ancak bu kadar destekleyebilirdim!
Hani sanki Türkiye'de birileri var da; "Yurtdışından mal ve hizmet gelmesin, ithalat sıfırlansın; Türkiye'den de dünyaya mal ve hizmet satılmasın, bütün malımız Türkiye'de kalsın, elin gavurunun kursağından geçmesin! İhracat da sıfırlansın!" diyor! O aynı basiretsiz ve vizyonsuzlar; "Kimseye pasaport vermeyelim, hatta pasaport almayı zorlaştıralım, e-devletten başvuruyu kapatalım; yabancı pasaportlu turistleri Kapıkule'den içeri sokmayalım! Kendi iç turistimizle mutlu mesut yaşayalım!" diyor! Hatta ve hatta özelleştirmeye girmek isteyen, üretim yapmak isteyen, şirket satın alma ve birleşmeleriyle (Merger&Acquisition) Türkiye'de büyümeye çalışan doğrudan yabancı yatırımcıya da (FDI) hayatı zorlaştırıyor, vanaları kapatıyor, yasaklar üretiyor, "bugün git yarın gel" diyor!
El insaf demek lazım
Yahu olur mu böyle bir şey! En hafifinden "el insaf" demek lazım!
Bugüne kadar Türkiye'de gelmiş geçmiş her iktidar uluslararası ticarete ve finansmana yönelik iş birlikleri kurmaya, dış ticareti arttırmaya, yabancı yatırımcıları çekmeye gayret etmiştir. Bu 1923-1938 Atatürk yıllarında da böyle olmuştur, sonraki Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan, Doğru Yol yıllarında da... DSP-ANAP-MHP koalisyonunun Ecevit'li yıllarında da, 19 yıllık Erdoğan iktidarı döneminde de... Durum hiç farklı olmamıştır ki. Ama atlanan veya kasıtlı bir şekilde atlanması istenen husus şudur: "Türkiye'nin kritik ve stratejik alanlarda, fazlaca jeostratejik meselelerde" dışa bağımlılığını bitirmek. Ülkemizin; kendi kendine yeten, hatta zor zamanlarda "kendi göbeğini kesebilen" konumda olma arzusu kabul etmeliyiz ki, Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan genç cumhuriyet döneminde Atatürk tarafından şekillenmiştir. Bu milli bakış ve husus neredeyse tam bir yüzyıl sonra Erdoğanlı yılların özellikle ikinci yarısında kendisini tekrar hissettirmiş ve ete kemiğe bürünmeye başlamıştır. Türkiye, bugün itibariyle "ekonomik tetikçiliğe" soyunan IMF borçlanması karşısında da tam bağımsızlıkçıdır; son derece stratejik alanlar olan savunma ve uzay çalışmalarında, sağlıkta, tarımda, enerjide de tam bağımsızlıkçıdır.
Sanayinin, üretimin, finans piyasalarının, KOBİ dünyasının, girişimcilik ve ticaretin az çok içinde olanlar bilirler ki, neredeyse A'dan Z'ye kadar hemen her sektörde yer alan tüm ürünler ve hizmetler gamında ülkeler birbirleriyle iş birliği yapar, yapıcı bir bağımlılık içinde çalışırlar. Nitekim, bunun en önemli işaretleri ithalat ve ihracattır, yani dış ticaret göstergeleridir. Erdoğan yönetimi, iktidara geldiği 2002 yılından itibaren (1) Türk sanayisi ve ekonomisi için yüksek hedefler belirlemiş (2) her fırsatta bu hedeflerin tutturulması için büyük gayret göstermiş (3) tüm bu alanlara ilişkin kamu destek ve teşvik paketlerini ardı ardına açıklamıştır. Bunlar göstermektedir ki, Erdoğan yönetimi dünya tedarik zinciri ve uluslararası finans piyasasının çalışma prensiplerine son derece hakimdir. Nitekim, 2020 ve 2021 yıllarında pandeminin yoğun bir şekilde yaşandığı dönemde dışarıdan içeriye ve içeriden dışarıya gerçekleşen mal, hizmet ve insan mobilitesinin önünü açmak için olağanüstü gayretlerin gösterildiği aşikardır. Bu gayretlerin bir yansıması 2001 yılında her şeye rağmen ülkemize gelen turist sayısının 30 milyon seviyesine yaklaşması, diğer yansıması ise bir önceki yıla göre yaklaşık 50 milyar dolarlık artışla ihracatta Cumhuriyet tarihinin açık ara rekorunun kırılmasıdır. 2021 ihracatı ilk kez 200 milyar doları aşarak, 225 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.
Ağırlıkla son 10-12 yıldır enerji alanında aslında çoğumuzu şaşırtacak bir tutarda ve çeşitlilikte yatırımlar yapılmıştır. Petrol ve doğalgaz ithalatı (bağımlılığı) bir kenara bırakıldığında, Türkiye'nin dış ticaret fazlası vardır. Yani, ihracatımızın, ithalatı karşılama oranı yüzde 101,5'tir. Tabii artan sanayi ve yoğun kış şartları enerji talebini yükselten unsurlar arasındadır. Türkiye bu doğal kaynaklara halen belli düzeyde bağımlı olduğundan sürdürülebilir seviyede dış ticaret açığı vermektedir. Bu kritik bağımlılığı azaltmak veya ortadan kaldırmak için son dönemde enerji alanında yapılmış olan bazı yatırımları hatırlamak faydalı olacaktır. Özellikle güneş enerjisi santralleri (GES), rüzgar enerjisi santralleri (RES), hidro elektrik santralleri (HES) ve 2023 yılında ilk ünitesinin üretime başlaması beklenen nükleer enerji santrali (NES) 2023 yılı ve sonrasında Türkiye'nin toplam elektrik ihtiyacının yüzde 65-70'ini karşılayacak seviyeye gelecektir. NES'ler ve HES'ler için gösterilmiş olan bütün politik dirençlere rağmen, Erdoğan iktidarının kararlı bir şekilde Türkiye'nin enerji alanındaki bağımsızlığına yatırım yaptığı vurgulanmalıdır. Yürütülmekte olan bütün yenilenebilir enerji yatırımlarının tamamlanması durumunda, Türkiye'nin fosil yakıtlara bağımlılığı iyice azalacak ve bitme noktasına gelecektir. Kaldı ki, Karadeniz'de bulunmuş olan gazın piyasalara akıtılması, Doğu Akdeniz'deki mücadelelerin yürütülmesi 2030'lara yaklaştıkça Türkiye'yi belki de enerji ihraç eden bir ülke konumuna getirecektir.

Köklü politikalara ihtiyaç
Türkiye'nin bin yıldır anayurt olarak belirlediği bu coğrafyada mevcudiyetini korumak için sağlam ve köklü politikalara ihtiyacı vardır. Doğal olarak Türkiye, ne tek kara komşusu Almanya olan Danimarka'dır; ne de komşuları Fransa, Lüksemburg ve Hollanda olan Belçika'dır. Üç kıtanın buluştuğu ve çevresinde tarihsel düşmanlıklar besleyen komşuları Suriye, Ermenistan ve Yunanistan ile çevrelenen bir coğrafyanın ismidir Anadolu. Bugüne kadar bu coğrafyada bildiğimiz kadim medeniyetlere ek olarak, her arkeolojik kazıda çok daha derin tarihi birikim ortaya çıkmaktadır. Anadolu belki de, Göbeklitepe ve civarında yapılan diğer yeni kazı çalışmalarıyla tarihin sıfır noktasını barındırmaktadır. Bu uygarlık ve tarihsel birikimi ortaya çıkartmak, korumak, dünyaya anlatmak ve tüm bu birikimin üzerine yeni taşlar koyarak geleceğe taşımak çağımızın en önemli ve stratejik işlerinden biridir.
Esas soru, böylesine mümbit topraklarda nasıl oluyor da sağırlar diyaloğuna dönüşecek boyutta bir kutuplaşma yerleşebiliyor? İster ekonomik, sosyal ve kültürel; ister politik ve diğer alanlarda ne kadar farklı düşünceler olursa olsun, kabul edilmesi zor hatalar (i) "doğruya doğru- yanlışa yanlış" diyememek, (ii) rekabetçi uluslararası ilişkilerin baş gösterdiği bir arenada Batı'dan daha Batıcı bir konum alabilmek, (iii) "yeter ki rakibim devrilsin, ülke batarsa batsın!" acımasızlığına gelmiş olmaktır. Bu konumun, Anadolu irfanından, ferasetinden, vicdanından ve inancından beslendiğini söylemek mümkün değildir.
Batı tek vücut olabiliyor
Oysa ne ilginçtir ki; demokrasi, insan hakları ve özgürlükleriyle tüm dünyaya akıl ve yön vermeye çalışan Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya ve ABD gibi diğer gelişmiş ülkelerde uluslararası bir meselede sorun çıktığında, bu ülkelerdeki neredeyse bütün muhalefet partileri, akademi ve toplumun kahir ekseriyeti bir anda iktidarın çevresinde tek ses, tek vücut olarak birleşebilmektedir. Yine, ilginç bir şekilde gözden kaçmaktadır ki; Batı toplumunu oluşturan bu ülkelerde erdeme ve değerlere ilişkin kavramlar, sadece onların sınırlarıyla ve vatandaşlarıyla kısıtlıdır. Kendi menfaatleri gereği, iş gelip de sınır ötesine taştığında, işte o vakit tüm bu süslü kavram ve olgular savaştan kaçan masum insanların botlarını şişleyecek kadar yüce bir medeniyete! dönüşmektedir.
Uluslararası bağımlılığı bir erdem olarak sunanlar, keşke son on bir yıldır 5 milyona yaklaşan Suriyeli sığınmacılara kucağını açan, ekmeğini bölüşen, çocuklarına okul, ihtiyaç sahiplerine sağlık hizmetleri sunan Türkiye'ye "Nobel Barış Ödülü" verilmesi noktasında da bu iş birliğini hatırlıyor olsalardı. Uluslararası sözleşmeleri (örneğin Cenevre Sözleşmeleri) ve diğer angajmanlarını yerine getiren ve hem vicdanen hem aklen doğru bildiğini yapan Türkiye, son 11 yılda yaklaşık 60 milyar dolarlık bir kaynağını bu sığınmacıların yaşam hakkını korumak için harcamıştır. Zamanı geriye çevirmek mümkün olsaydı, Türkiye gelişmiş(!) ülkeler gibi alî çıkarları uğruna sınırlarını kapatır mıydı? İç savaşta çoğu çoluk, çocuk ve kadın olmak üzere yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine sırtını dönebilir miydi? Sığınmacılar için vakfettiği kaynakları, "keşke ekonominin çarklarında değerlendirseydim de, birkaç yıldır içinde bulunduğum ekonomik türbülanstan çıksaydım" diyebilir miydi? Hayır demez, diyemez... Birileri Nobel verse de, vermese de Türk halkı "ensar-muhacir" ruhunu yaşayacak ve yaşatacaktır...
Bugün itibarıyla ülkemiz, en zengin veya en müreffeh ülke olmayabilir. Ancak Türkiye; sığınmacılara uyguladığı açık kapı politikasıyla, çok farklı coğrafyalarda yaptığı uluslararası yardımlarla, büyükelçilikleri, TİKA, Kızılay, AFAD, Yunus Emre ve THY gibi önemli kurum ve kuruluşları mobilize etmesiyle dünyadaki 200'ü aşkın ülke içerisinde uluslararası bağımlılığını en temiz ve en net şekilde icra eden birkaç ülkeden biridir. Unutmayalım ki Türkiye; 1938 sonrası yaşanan küresel buhran, II. Dünya Savaşı ve yaklaşık 40 yıl süren Soğuk Savaş dönemlerinde kendi sınırları içinde veya sınırları dışında, bölgesinde veya dünyada söz söyleyebilecek ve oyun kurabilecek bir güce ve yapılanmaya sahip değildi. Bilakis edilgendi, reaksiyonerdi. Bu sebeple, gerek iki kutuplu dünyadan 1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla tek kutuplu dünyaya geçildiği, gerekse bu sürecin 2001'de ikiz kulelere yapılan terör saldırısına kadar geçen zaman diliminde oluşan fırsat koridorundan arzu ettiği şekilde istifade edememiştir. Çünkü, ülkemizin ekonomik modeli, üretim kapasitesi, altyapısı, yabancı sermaye seviyesi ve siyasi istikrarı bu fırsattan yararlanabilecek düzeyde ve hazırlıkta değildi.
Gerçekçi ve akılcı siyaset
Sonuç olarak; çok kutupluluğa geçişin ve yeni bir dünya düzeninin arandığı son 20 yılda Türkiye'nin hemen her alanda bir yol kavşağına geldiği anlaşılmaktadır. Türkiye, kendisiyle iş birliğine hazır hemen her ülke ile ekonomik, siyasi, kültürel ve hatta askeri iş birliğini konuşmaya ve değerlendirmeye hazır bir ülkedir. Erdoğan iktidarının özellikle ilk yarısında deneyimlenen hem komşu hem de bölgedeki diğer ülkelerle kurduğu bağlar, gösterdiği niyet ve imzaladığı ticaret anlaşmalarının 2011 sonrası Arap Baharı ile tersine döndüğü, belki de emperyal güçlerce döndürüldüğü bilinmektedir. Bu noktadan hareketle; dünyanın emperyal güçlerinin Türkiye'ye kendi kararlarını almasına ve uygulamasına imkan vermek istemeyeceği anlaşılmaktadır. Son 10-12 yılda görüldüğü üzere, temelde en stratejik ve kritik alanlarda dışa bağımlılığı bitirmek, buna rağmen diğer birçok alanda güçlü iş birliğine devam etmek, sanki yokmuş gibi lanse edilmeye çalışılsa da "karşılıklı bağımlılık esasını" geniş çerçevede muhafaza etmek bugünün gerçekçi ve rasyonel siyasetidir.
dr.hulyablt@gmail.com