Türkiye Doğu Akdeniz’de kapanı kırdı, oyunu bozdu

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney/ Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi İİSBF Fak. Dekanı/ CEMES (Akdeniz Güvenliği Merkezi) Başkanı
27.12.2019

Türkiye, Suriye’de olduğu gibi sert gücünü bölgenin farklı alanlarında göstermeden masada başarılı olamayacağını biliyor. Suriye’de sahada etkili olunca masanın kurulduğunu gözlemlemiş Ankara şimdi Akdeniz’de de varım derken diyalog kapısını açık bırakarak oyun bozucu hamlesini yapıyor. Telaş aptallığa dönüşür, Türkiye’nin açık bıraktığı diyalog kapısından uzak durulursa Ankara’nın caydırıcı gücü hazır; hodri meydan!



Gemi Su Alırken Hayal Gören Kaptan: GKRY

 

Doğu Akdeniz’de Türkiyesiz bir düzen kurulmasının mümkün olduğunu düşünen ve bu konuda zaman zaman cesaretlendirilen GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi), bölgede hidrokarbon kaynaklarının keşfinin bu yönde bir oldu-bittiyi beraberinde getireceği hayalini bir süredir kurmaktaydı. Sürecin adım adım nasıl işlediğini kısaca hatırlarsak; ilk önce İsrail Doğu Akdeniz’de gaz rezervleri bulduğunu açıkladı; sonra GKRY Afrodit sahasında doğal gaz kaynakları keşfetti. Bu keşiflerin bir “gaza hücum” dönemi başlatacağını düşünen Rum Yönetimi, KKTC’nin Kıbrıs Adasının etrafındaki doğal kaynaklar üzerindeki eşit haklarını gasp ederek 2003, 2007 ve 2010 tarihlerinde tek taraflı sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etti. GKRY, ayrıca, sözde MEB alanını parsellere ayırarak, tek taraflı olarak uluslararası enerji firmalarıyla bu parsellerde sondaj yapılması için yine tek taraflı anlaşmalar imzaladı. Fiili olarak KKTC ve Türkiye’nin değil haklarının, varlıklarının bile hesaba katılmadığı bu anlaşmalar elbette hem Lefkoşa’nın hem de Ankara’nın tepkisi ile karşılaştı. Özellikle, 2004-2011 seneleri arasında Ankara, GKRY’nin bu hukuk dışı faaliyetlerine diplomasi aracılığıyla çözüm bulmak için tüm yolları denedi.

 

AB eliyle gasp: Sevilla haritası

 

Ancak, GKRY gerek 2011 senesine kadar, gerekse bu tarihten sonra giderek dozu artan uzlaşmaz bir tavır sergilemeye ve Kıbrıs’ın hidrokarbon kaynaklarını KKTC ve Kıbrıs Türk Toplumunu dışlayarak tek başına sahiplenmeye devam etti. Bu arada Akdeniz’deki oyunun rengi de değişmişti. Akdeniz, bir yandan başarısızlığa uğrayan Arap Baharı hareketlerinin kanlı sonlarının kızıllığına bürünüyordu. Diğer yandan, kuzeyden güneye inen Rus kruvazörleri Batılı rakiplerine Akdeniz’in sularının ne kadar soğuk olabileceğini gösteriyordu. Artık, Rum kesimi için hiçbir zaman ekonomik olmamış olan gaza hücum oyunu, büyük güçler için de ekonomik bir oyun olmaktan çıkıyordu. KKTC ve Türkiye’nin Akdeniz’den dışlanması, arka planda Rusya ve İran’a karşı sallanan sopalardı. ABD/AB destekli Yunanistan, GKRY, Israil ve Mısır’dan oluşan Ankara karşıtı cephenin yüksek, tehditkâr seslerle duyurulması Kıbrıs çevresi ve ötesinde yaşananların sadece bir hidrokarbon meselesi olmanın ötesine geçtiğini gösteriyor, bölgede siyasi bir kamplaşma olduğunu kanıtlıyordu. Oysa Türkiye Doğu Akdeniz meselesinde mantığını ve hedeflerini (egemenliğine halel getirmemek ve KKTC ve TC’nin ekonomik hakları dahil hukuki haklarından hiçbir taviz vermemek) hiçbir zaman, Akdeniz oyununun değişen renklerine rağmen, yitirmedi.

 

Türkiye ve KKTC’nin Akdeniz’de mücadele etmesi gereken çok katmanlı sorunlar olduğu, ama bu sorunlar arasında deniz yetki alanları mücadelesinin en ciddi egemenlik sorunu olduğunun tespiti, daha, İsrail-Mısır-Yunanistan ve GKRY East-Med kardeşliğini ilan ederken, yapılmıştı. Bilindiği gibi, AB ülkelerinden İspanya’da bir üniversiteye 2003 yılında hazırlatılan ve sonra kamuoyuna servis edilen Sevilla haritası aslında Türkiye’nin elinin ayağının Akdeniz ve Kıbrıs’tan çekilmesi hayaline dayalı East-Med projesinin fikirsel alt yapısını oluşturuyordu. Bu haritaya göre, Türkiye’nin, Akdeniz’deki en uzun kıyı şeridine sahip olmasına rağmen son derece sınırlı bir deniz yetki alanı ile yetinmesi bekleniyordu. Üstelik bu sınırlamayı konuyla ilgili hiçbir yetkisi bulunmayan AB yapıyor, Türkiye Antalya Körfezi’ne sıkıştırılarak hem KKTC’nin haklarını koruma misyonundan hem Ege denizindeki derinliğinden koparılmaya çalışılıyordu.

 

Tabii söylemek gerekiyor AB ve ABD’nin desteğini arkasına almış GKRY’nin Türkiye ve KKTC’yi Akdeniz’de izole etme çabası sondaj faaliyetleri ile de sınırlı kalmamıştı. Bir müddet sonra, GKRY; Suriye, Lübnan ve Türkiye’yi dışlayan Doğu Akdeniz Forumu’nun kurulmasında ön ayak oldu. GKRY, Israil ve Mısır’dan geçerek İtalya’ya ulaşması umulan boru hattı- East Med’in çok pahalı bir proje olmasına rağmen AB tarafından desteklenmesi el birliğiyle sağlandı. Şimdi de Güney Lefkoşa, Adanın güneyinin silahlanması için girişimde bulunuyor. İlk girişimlerden biri Fransa’ya Kıbrıs’ın güneyinde Mari askeri üssünün tahsis edilmesi tartışmalarıyla gün yüzüne çıkan Adanın güneyinin AB aracılığıyla silahlanması fikriydi. Bu suretle Kıbrıs meselesinin AB nezdinde Rum siyasi argümanlarıyla birlikte kabul görmesi de amaçlanıyordu. Keza, Rum Yönetiminin bir süredir Israil’den insansız hava aracı temin ettiği de bilinmekte. KKTC Cumhuriyet Meclis Başkan Vekili Zorlu Töre Kıbrıs Kanal 5 televizyonuna bu konuyla ilgili açıklamalarda bulundu. Töre, Rum yönetiminin uzun bir süredir silahlanmaya büyük yatırım yaptığını ve Fransa, İsrail, Mısır gibi üçüncü ülkelerle askeri tatbikatlar yapmaya hız verdiğini duyurdu.

 

ABD eliyle silahlanma: Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İşbirliği Yasası

 

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, hatırlanacaktır, Doğu Akdeniz’i Washington için stratejik bir cephe olarak ilan etmişti; akabinde Rum tarafı stratejik cephenin en önüne atlamak için uzun yıllardır çok sıkı-fıkı ilişki içerisinde oldukları Rusya ile arayı biraz soğuttu ya da en azından soğutuyormuş gibi yaptı. Böylece Washington’un Güney Kıbrıs’a yönelik silah ambargosunu kaldırmasına muvaffak oldular. 2019 Aralık ayı içerisinde ABD Başkanı Trump, Senatoda Türkiye ve Rusya’ya yönelik yaptırım içeren ‘‘Ulusal Savunma Yetki Yasası’nı imzaladı. Ayrıca, ABD Başkanı, bu yasaya eklenen ‘‘Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İşbirliği Yasası’nı da imzalamayı ihmal etmedi. Bu yasa ile Türkiye’nin Kıbrıs adasında 40 bin askerinin bulunduğu belirtilerek ABD’nin Rum yönetimine 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunun sonlandırılması çağrısı yapılıyor. Bu kararla ABD, GKRY’nin silahlanma eğiliminin farkında olduğunu da gösteriyor. Sonuçta Rumların Rusya ve başka ülkelerden silah tedarikini önlemek, GKRY’ni silahlandırıp, Ankara’ya “bakın sizi cezalandırıyorum” demek kadar önemli. Tabii, bu yasa ile aslında, Kıbrıs sorunu ve Doğu Akdeniz’deki diğer sorunların barışçıl yollarla çözülme ihtimali büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu. Bu da aslında GKRY’nin bindiği geminin daha çok su alması demek ama ne gam, sonuçta batan ABD gemisi değil, GKRY ise hala hayaller peşinde. Trump ve ABD yönetimi de bu hayalleri beslemekten geri durmamış, bahsettiğimiz yasaya, GKRY, Yunanistan, Israil üçlüsüyle işbirliği yoluyla ABD’nin Doğu Akdeniz’deki ilişkilerinin geliştirilmesi umudu eklenmiş. Hatta İsrail, Yunanistan, GKRY arasında Doğu Akdeniz’deki işbirliğini kolaylaştırmak için bir ABD-Doğu Akdeniz Enerji Merkezi kurulması öngörülmüş.

 

Ancak, bu yasa GKRY’ye silah teminini bazı şartların yerine getirilmesine bağlamış. Örneğin, (i) bu bağlamda, satılan silahların son alıcısının Rum yönetimi olması birinci şart olarak belirtilmiş, (ii) ikinci şart olarak da Rus askeri gemilerinin Rum limanlarını kullanmasının önlenmesi ve bu konuda ABD kongresine tescil zorunluluğu getirilmiş. There is no free lunch (bedava ekmek yok) mu desek.

 

Düne kadar, GKRY; her gün boğuştuğu ekonomik sorunlara bir yenisini eklese de (büyük ekonomik kriz atlatılsa da ne Altın Pasaport meselesi ne de kara para aklama ve iktisadi yozlaşma sorunu çözüldü), Rusya ve ABD/AB arasında pinpon topu gibi gelip gitse de, eline verilmiş yeni cici oyuncaklarıyla, yani silahlar ve enerji şirketlerinin sondaj gemileriyle hayal kurmaya devam ediyordu. Bugün de sanrı düzeyine gelmiş hayallerden kurtulamadığı söylenebilir. Ne AB’nin “vatandaşlık satma” uyarısı, ne Suriye’ye yanaşan Rus gemileri, ne Kıbrıs’ın üzerinden kazayla uçan füzeler, İHA’lar, ne İtalyan enerji şirketlerinin East-Med’i ekonomik olarak uygun bulmadıklarını söylemeleri, hiçbir şey Güney Lefkoşa’yı uyandıramadı. GKRY ve diğerlerini hayallerden uyandırmak yine Ankara’ya düştü.

 

Türkiye oyunu bozuyor

 

Aslında Türkiye daha 2003’de, Sevilla haritası kamuoyuna sızdırıldığı anda, GKRY’nin kurgulamaya çalıştığı oyuna karşı çıkmış ve Türkiye’nin kıta sahanlığının Akdeniz’deki batı sınırlarını BM’ye bildirmişti. Tabii Sevilla haritasının paramparça edilmesi yönündeki en stratejik hamle, Türkiye’nin 2011 senesinde KKTC ile gerçekleştirmiş olduğu ilk deniz yetki sınırlandırma ve kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşması oldu.

 

Bu anlaşma neticesinde, Fatih ve Yavuz’un Akdeniz’e inmesi mümkün oldu yani KKTC’nin TPAO’ya ruhsat vererek kendi belirlediği parsellerde Türkiye’nin derin sondaj gemileriyle sondaj ve araştırma yapması aşamasına gelindi. Böylece, Türkiye Fatih gemisiyle Kıbrıs’ın batısında ve Yavuz gemisi ile Kıbrıs’ın doğusunda KKTC’nin kıta sahanlığında ilk sondaj faaliyetini gerçekleştirdi. Türkiye’nin derin sondaj gemileri tabii ki arama ve sondaj faaliyetlerini Türkiye Cumhuriyeti Deniz Kuvvetleri’nin koruması altında gerçekleştirdiler. Donanmamız, bir yandan Türkiye’nin Kıbrıs adası etrafındaki sularda Yavuz ve Fatih’in sondaj faaliyetlerine koruma sağlarken diğer taraftan Ankara ile KKTC’nin kıta sahanlığındaki alanlara tasallut edecek yabancı firmaların caydırılması görevini de üstlendi.

 

Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Mutabakatının da çok önemli bir adım olduğunu bir kere daha belirtelim. Zira, bu mutabakat sonrasında Türkiye Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY arasına adeta bir kama sokmuş ve dolayısıyla iki taraf arasındaki irtibatı denizden kesilmiştir. Böylece, East-Med projesinin gerçekleşme olasılığı azıcık varsa da bu mutabakat ile böyle bir olasılık tamamen ortadan kalktı. Türkiye’nin ABD/AB kaynaklı propagandalarda belirtildiği gibi, yalnız ve izole edilmiş olmadığı görüldü. Libya ile imzalanan MEB anlaşması sonrasında Akdeniz’de GKRY hariç tüm kıyıdaş güçlerle benzer ilişkilere açık olduğunu Türkiye’nin ilan etmesi bu açıdan önemlidir. Bu bağlamda, Akdeniz’de büyük güçlerce rehin alınan bölge ülkelerinin kar-zarar hesabını yeniden gözden geçirmeleri ve Türkiye’nin araladığı fırsat penceresini değerlendirmeleri gerekiyor. Umalım ki, Akdeniz kıyıdaş bölge güçleri hidrokarbon meselesi ve deniz yetki alanlarının sınırlandırması mevzularında herkesin kazançlı olacağı kazan-kazan siyasetine öncelik verirler.

 

Donanma ve uzaktan erişim kabiliyetleri

 

Bugün Akdeniz’de, Suriye’nin batısında Rus askeri varlığı görünürlük kazandıktan sonra pek çok farklı ülkenin donanmasının buralara demir attığı ve askeri tatbikat yaptığı bilinmekte. Sonuçta, Akdeniz havzası kıyıdaş tüm ülkelerin kendi imkanları neticesinde alan kapatma yarışına girdiği bir alan olup çıktı. Bu bakımdan, Türkiye de kendi alan kapatma kabiliyetlerini geliştirmek için, çok yerinde ve zamanlaması açısından son derece kritik kararları alarak, askeri modernizasyon çerçevesinde donanmasının modernizasyonuna ve İHA-SİHA gibi çeşitli uzaktan erişim kapasitelerinin geliştirilmesine öncelik verdi. Bu bağlamda Türkiye’den ardı ardına stratejik hamleler geldi: Bir yandan KKTC’de Geçitkale havaalanı bir İHA-SİHA merkezine dönüştürüldü. Geçtiğimiz haftalarda Ankara bölgeye ilk İHA’larını göndererek Akdeniz’deki karşıt cepheye KKTC’den buradayım ve Kıbrıs Türklerinin arkasındayım dedi. Diğer yandan Türk Donanması’na yeni katılan Piri Reis denizaltımız, Türkiye’nin Akdeniz’deki A2/AD kabiliyetlerini (alan kapatma kabiliyetlerini) artırmaya devam edeceğini gösterdi. İleride, S-400’lerin Türkiye’nin güneyinde kurulması durumunda Akdeniz üzerindeki alan kapatma kabiliyetimiz maksimum derecede artacak. Alarm zilleri çalıyor! Ey tatlı hayallerle avutulanlar, uyanın!

 

Türkiye karşıtı cephede telaş

 

Türkiye ve KKTC karşıtı East-Med cephesinin Ankara’nın son hamlelerinden sonra sarsıldığı, uykudan uyanır gibi olduğu muhakkak. GKRY’nin, İsrail, Fransa, İtalya gibi ülkeler tabi bölgede savaş istemiyoruz açıklamalarından sonra büyük hayal kırıklığı yaşadığı da muhakkak. Bu nedenle Güney Lefkoşa’nın savrulmasını önlemek, bozuk moralini düzeltmek, en önemlisi de bölgede Ankara lehine değişen güç dengesini birazcık dengelemek için ABD Senatosu devreye girerek ardı ardına Türkiye karşıtı kararlar aldı. Bu ninni, GKRY’nin gerilmiş sinirlerini yatıştırır mı bilinmez. Çünkü Türkiye ve KKTC’nin Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını daraltmayı hedefleyen Batı’nın bölgede oluşturduğu Ankara karşıtı cephe hem zayıf ülkelerden oluşmakta hem de bu kuşakta yer alan ülkelerin çıkarlarının zaman zaman birbiriyle çakıştığı bilinmekte. Bu nedenle, bu ittifak kuşaklarının uzun soluklu olması beklenmiyor. Yani GKRY, yapayalnız kalabilir, “her koyun kendi bacağından asılır” atasözünü hatırlayabilir.

Ayrıca, Türkiye, Suriye’de olduğu gibi sert gücünü bölgenin farklı alanlarında göstermeden masada başarılı olamayacağını biliyor. Suriye’de sahada etkili olunca masanın kurulduğunu gözlemlemiş Ankara şimdi Akdeniz’de de varım derken diyalog kapısını açık bırakarak oyun bozucu hamlesini yapıyor. Telaş aptallığa dönüşür, Türkiye’nin açık bıraktığı diyalog kapısından uzak durulursa Ankara’nın caydırıcı gücü hazır; hodri meydan!

gnursin@hotmail.com