Türkiye dünya sisteminin neresinde?

Ercan Yıldırım / Yazar
13.11.2020

ABD seçimlerinin sonucunda Biden'in nasıl bir ülke ve dünya sistemi tasavvuru içinde olduğu şimdilik muamma, yalnızca göstergeler üzerinden konuşulabilir. Fakat şurası bir gerçek ki Biden yönetimi Trumpizmi silemese bile onun ötesinde bir Amerika düşüncesinde.



Dünya sisteminin belirli bir düzen tesis edememesinin altında ABD’nin kendi konumunu tam manasıyla belirleyememe, küresel işleyişi tanımlayamama, metodolojisini kuramama, dost-düşman dikotomisini belirleyememesinde yatıyor. ABD klasik dünya sistemi mekanizmasında merkez ülkelerin içinde en ayıracalıklısı, sistemin imparatoru durumunda. Soğuk Savaş’ın nihayete ermesiyle tek kutuplu dünyada mutlak hakim konumunu askeri güç, fiili müdahaleler yöntemiyle uygulamak yerine küresel medeniyetin hegemonya mantığı içinde neoliberal siyasallık, küresel kültürün rıza imali, küreselleşmenin kapsayıcı tahakkümü ile gerçekleştirme yoluna gitti.

İmparatorluk misyonu

Özellikle 1990’lardaki siyasal alanda toplumların çok kültürlülüklerini öne çıkarıp neoliberal pastadan pay alma stratejisiyle belirlediği hegemonyayı, rızayı kısmen kurdu da. Tabii askeri müdahaleciliği ve fiili yönetimi askıya alıp neoliberal iktisadın Avrasyayı üs tutmasıyla yeni güç merkezleri uç verince bu sefer imparator misyonunu hatırlayarak 11 Eylül statükosuyla Bush’un ağzından yanımızdakiler-karşımızdakiler kavramları etrafında yeni bir dost-düşman dikotomisi kurdu. İslam ve Müslümanları görece düşmanlaştırdıktan sonra Rusya’nın Hint Okyanusu’na inmesini engellemek adına Afganistan’a, çok kutuplu dünyanın uç verdiği sahaları kontrol için Ortadoğu’ya askeri müdahalelerde bulundu.

2008 kırılması

Liberal demokrasinin hegemonya siyaseti bir anda fiili müdahaleci tutuma evrilse de ABD beklediği imparatorluğu tesis etmede yine sıkıntı çekti. Fakat 2000’ler zaten neoliberal siyasallığın zirveleriyken ulusçu, içe kapanmacı saikleri de besliyordu esasına bakılırsa. 2005’ten sonra Avrupa entegrasyonun bittiğini açıklamaya başladı teker teker, İngiltere, Fransa, Almanya 2011’e gelindiğinde hem ABD peykliğinden hem bünyesindeki yabancılardan arınmasına rağmen yeni bir ittifak, oluşum içine giremedi. Çin ve Rusya’nın 90’lardaki liberal hegemonya siyasetinden faydalanıp büyümesine Batı, merkez ülkeler cevap veremiyordu. Üstelik bu neoliberal siyasetin irileştirdiği devletler arasında artık bir zamanların “gelişmekte olan ülkeleri” statüsündeki Türkiye de vardı.

Batı Avrupa, ABD, Japonya’dan müteşekkil merkez ülkelerin karşısına Çin ve Rusya dikilirken artık dünya sisteminin tekinsizi Türkiye gibi ülkeler de bölgesel güç kavramlarını kullanmaya, özne rolüne soyunmaya başlıyordu. Üstelik 2008 krizi merkez ülkeleri, hususen ABD’yi adeta sarstı, devletin küresel şirketleri kurtarırken tüm yükü Amerikalılara yüklemesi, ciddi iflaslar devlet ile millet arasındaki bağı koparmaya başladı. ABD liberalizmi küresel şirketlerle krizdeki halkın arasında kalmıştı.

Arayış dönemi

Obama yönetimi 90’ların Clintoncı hegemonyasıyla Haçlı Savaşı söylemindeki Bush arasında senteze gitmeye çalıştı. Fakat Çin’in büyüyen ekonomisi, Rusya’nın Kırım, Ukrayna gibi müdahaleleri, bitmeyen Ortadoğu çatışmaları, Arap Baharı istikrarsızlığı çatışmaların sürekliliği ile sistemi yaşatıyor, içteki hararetin basınca dönüşüp ulus devletleri patlatmasına izin vermiyordu. 2008 krizinde halklarıyla başbaşa kalan ulus devletler ister istemez arayı bulmaya çalıştı fakat Şili’den Fransa’daki Sarı Yeleklilere, İran’dan Brexit’teki İngiltere’ye kadar hoşnutsuzluklar, sosyal devlet arayışları, neoliberal azmanlığa gem vurulması talepleri küresel sistemi çıkmaza soktu.

Entegrasyonu bitirdiklerini ilan ettikten sonra, İslam ve Müslümanları, göçmenleri, yabancıları düşmanlaştırıp, yeni tip ulusçulukla güçlü devlet taleplerini kısmen karşıladı sistemin merkezi.

Bu konjonktüre Türkiye Gezi ile eklemlenmiş, hendek operasyonları, 15 Temmuz ile neoliberal çok kültürlü siyasallıktan güçlü devlet mekanizmasına geçişi tamamlamıştı. Batı ile eş anlı hatta ondan daha önce 90’ların siyasallığını arkasında bırakan Türkiye’ye karşı Avrupa’da da güçlü lider ve devlet arayışları arttı, ABD bunu Trump ile karşıladı. Dünyadaki iktisadi yönelimler, krizler, bir türlü yerine oturmayan çatışmalar kendini içe kapanmalar, ulusçu çıkışlar, popülizm, düşmanlaştırmalarla karşılıyordu, Trump ABD’yi ne Clinton dönemi gibi küreselleşme ve gevşek İmparatorluk ne Bush ve Obama gibi fiili müdahalecilikle tanımladı; 1. Dünya Savaşı’na kadar dünyaya bakmayan, birliğini, iktisadi bütünlüğünü, güçlenmesini tamamlamayı hedefleyen içe kapanmacı siyaseti benimsedi. Büyük Amerika’yı Trump her yere elini uzatan, müdahale eden İmparatorluk tarzında değil, çok kutuplu dünyada çatışanları seyredip yer yer tehditle, vergi koyarak, yaptırım uygulayarak, ittifaklar kurarak geçiştirme, Çinle olduğu gibi ticaret savaşına girme, içeride ise ciddi bir sermaye temerküzü sağlayıp, zenginleşip devasa bir ülke olma stratejisiyle kurma hedefine gitti. Politikası kısmen tuttu da! Çin ekonomisini sarstığı gibi Japonya’dan G. Kore’ye, körfez ülkelerine kadar güvenliklerini sağlama karşılığında ciddi meblağlar topladı.

Bekleme odasındaki sistem

Şu anki dünya sistemi Biden ve korona sonrasını beklemeye odaklı fetret döneminde... Korona salgını Çin’in artan maliyetler ve ticaret savaşıyla yenilgisini, neoliberalizmin derin krizini, sistemin merkeziyle çevre ülkelerdeki halkların patlamasını, artan küresel eşitsizlikleri, refah devleti taleplerini örttü. ABD imparatorluğuna dayalı klasik dünya sistemi doktrini, Soğuk Savaş sonrasındaki Clinton, Bush, Obama modelleri çöktü, Trump yeni bir düzen kurabilecek adımları atmasına rağmen bunu gerçekleştiremedi... Yeni bir doktrin Biden yönetiminin, Rusya ve Çin’in Afrika, Hind Okyanusu, Kızıldeniz, Akdeniz’deki faaliyetlerine vereceği cevap ve korona salgınının bitmesine bağlı.

Cari konjonktürde sistemi belirleyen değil ama onun öncülü olabilecek göstergeler yeni döneme ışık tutacak mahiyette... Buna Biden yönetiminin takınacağı tavır da eklenmeli.

• Dünya sistemi klasik merkez - çevre modelini sürdürse bile çok kutuplu, oligopollü bir dönemin eşiğinde.

• Temel ihtiyaç malzemelerinin tedarikleri birinci önceliğe geçti. Buna tedarik zincirlerinin güvenliğini de eklemeli. Bu konuda ya küresel bir dayanışma ya da bölgesel ortaklıklar kurulacak.

• Çin’i sıkıntıya üretimden çok pazar arayışı sokmuştu, mesele diğer problemlerle bağlantılı şekilde yerli yerinde duruyor.

• Ulus devletlerle küresel şirketler arasında sulh yapılmadı. İç üretimlere, sosyal devlete eğilim artarken küresel şirketlerin menşeinin olduğu devletlere ciddi kazançlar sağlaması istenecek, bu da potansiyel bir çatışma demek.

• Neoliberal iktisadi düzen devam ederken artan eşitsizlik karşısında ulus devletlerin halkları kontrol etmesi için belirgin bir konforu devreye alacak.

• Göç, çevre sorunları, gıda-ilaç-temiz su tedariki, mülteci meseleleri, enerji rekabetleri, fakirliğin artışı, sosyal politikalar ve işlemeyen küresel kurumlar hususunda netleşmeler yaşanacak.

• Yeni ulusçuluklar, yeni mensubiyetler, sentezler ortaya çıkacak. Sermaye ulus devlet eliyle güçlenecek.

• Sermayenin güvenliğini İmparator sağlıyordu şimdi ulus devletler bu vazifeyi aldı.

Biden ABD’si...

Ritmi düşmeyen güdümlü bir savaş dinamiği muhtemelen Biden yönetimiyle başlayacak. Bunun da temel dinamiğini küreselleşmede sınır tanımayan ekonomiye karşı siyasi içe kapanmalardan oluşan yeni melezlikler, korumacı küresellik oluşturacak. Yeni doktrin özge bir usul takip etmekten ziyade melezliklerle, liberal siyaset, hegemonya, fiili müdahalecilikle ittifakların sentezlerinden kurulacak.

ABD seçimlerinin sonucunda Biden’in nasıl bir ülke ve dünya sistemi tasavvuru içinde olduğu şimdilik muamma, yalnızca göstergeler üzerinden konuşulabilir. Fakat şurası bir gerçek ki Biden yönetimi Trumpizmi silemese bile onun ötesinde bir Amerika düşüncesinde. Trumpizmin aslında ABD’nin ruhu ve usulü olduğunu unutmadan tahakküm ve hegemonya karışımı yeni bir yöntemin hayata geçeceğini belirtmek gerek. Reel manada Kuzey Kore, İran, Suudlarla ilgili net yaklaşımları olsa da Joe Biden dünya sistemini biraz da 2. Dünya Savaşı konjonktürüyle eşitleyerek yönlendirecek görünüyor.

Biden ABD’nin klasik İmparatorluk misyonunun devamından yana... Dünya düzeninin kendi kendine işleyemeyeceğini illa bir mürebbiyenin, yol göstericinin, mühendisin elinin değmesi gerektiğini düşünüyor. İklim anlaşmasından çevreye, kimliklerden ırkçılık karşıtlığına kadar Trump politikalarının tersini savunuyor. Fakat ticaret savaşlarını, içe kapanmayı, istihdam artışını kısmen de olsa sürdüreceği kesin.

Biden’ın doktriner manada ABD’nin demokrasi marifetiyle dünya sistemini düzenleme usulünü aynen devam ettireceği, insan hakları, sivil toplum, özgürlükler, çoğulculuk gibi kavramlar etrafında popülizmlerin aksine gerekirse sert müdahalelerde bulunarak demokrasi taraftarı ya da karşıtı dikotomisini kuracağı kesin.

Bu anlamda Biden demokratik diktatörlüğün restoratörüdür. Elbette bu tutumu çoklu fay hatlarına sahip Türkiye’yi yer yer sıkıştırmaya yol açabilir. Suriye’de özerk Kürt yönetimi girişimi, İsrail merkezli Ortadoğu, Akdeniz’de, Kafkaslar ve Balkanlardaki yönelimlerde Türkiye’yi safdışı etme girişimleri mümkün.

Dünya sisteminde Türkiye Türkiye’nin dünya sistemi içinde nasıl bir yeri var?

Türkiye cari kapitalist dünya sistemine 18. yüzyılda, Karlofça ve Pasarofça anlaşmalarıyla dahil oldu, evvelce Osmanlı kapitalizm dışı bir dünya kurmuştu. 1700’lerin başından itibaren İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya’dan oluşan dünya sisteminin siyasi ayağı Osmanlı’yı artık çözülecek, parçalanacak bir çevre ülkesi olarak gördü, bu bakış açısı aynı zamanda bizim sisteme dahil olmamız manasına geliyordu.

Dünya sistemi her ne kadar İtalya Site Devletleri ve Hollandalıların başını çektiği aşamalardan geçse de İngiliz önderliğindeki sisteme biz aktör, özne, oyun kurucu olarak giremedik, tam tersi sistem bizi “başka”sı konumuna yerleştirerek varlığını muhkemleştirdi. Kapitalist ilişki biçimlerini imparatorluğa intibak ettiremeyip bilim, teknik yarışını kaybettikten sonra, kapitalizm sanayileşmenin ardından finans kapitale 20. asırda geçince artık mukadder hale gelen imparatorlukların dağıtılması aşamasını acı tecrübelerle geçtik.

Nasıl Osmanlı dünya sistemine çözülecek bir yapı gözüyle bakılarak yerleştirildiyse Türkiye de bölgesel işlevi yüksek, imparatorluk varisi, tekinsiz bir ulus devlet olarak yerini aldı.

Biz Türklerin ila’yı Kelimetullah ve Nizam-ı Alem misyonu ontolojimize içkin olduğundan sistem hiçbir zaman bizi “kendi halimize” bırakmadı. Serbest kaldığında aslına dönen, bastırıldığında kontrolde tutulan Türkiye dünya sistemi içinde önce çevre sonra yarı çevre fonksiyonuyla yerini bilerek, yer buldu.

Başka İslam ülkeleri İslami olanı yaşamada, İslami hukukunu uygulamada serbestken Türkiye geçmişe ait tüm nitelikleri devre dışı bıraktı. İttihad-ı İslam, komünizm, Turancılık gibi enternasyonal eğilimler, hilafet, İslami kültür, laiklik, İslami kurumlar tamamen devredışı bırakıldığı gibi iktisadi manada da günyüzü göremeyecek bir anlayışla kuruldu. Her ne kadar dünya sistemi burjuvanın inşasına, tam kapitalizm için yol verse bile kerim devlet geleneği kooperatifçilik, dayanışmacılık gibi eğilimlerle karma bir devletçiliğin ötesine geçmedi, geçmek istemedi.

Tek parti sonrası...

Tek Parti sonrasındaki süreçte de Türkiye hep ithal ikame ve yarı liberal bir iktisadın ötesine geçmekten kaçındı. Ne iktisadi bir pazar kurabildik ne varolan dünya sistemine tam manasıyla dalabildik, kapitalizm içinde büyümenin yollarını aramaktan da kaçındık. Osmanlı merkeziyetçiliği radikal modernleşmeyle birleştiğinde sert müdahalecilikle kendini gösterdi. Çünkü Türkiye dünya sistemini rahatsız etmeyecek, kendiliğini belirginleştirmeyecek, Hilafet kurumunda mündemiç İslam ülkelerine öncülüğünü sergileyemeyecek biçimde dizayn edildi, bu fonksiyonunu Cumhuriyet boyunca devamlı gösterdi. Zaman zaman restorasyonlar gerçekleştirildi zaman zaman sentezlere gidildi ama eli kolu bağlı durmaya odaklı siyasal alan hep muhafaza edildi.

2. Dünya Savaşı ile 27 Mayıs konjonktüründe yeni İmparator ABD’ye uyum sağlaması adına operasyonlara maruz kalan, 12 Mart ve 12 Eylül’de neoliberalizme geçişin sağlandığı Türkiye denetimli serbestlik içinde sistemin komünist blokla arasındaki tamponu, gelişmemiş çevre ülkelerin bazı zamanlardaki denetçisi gibi roller aldı. Her türlü baskıya rağmen Kıbrıs Harekatı, Suriye, Libya ve Akdeniz’deki adımlar dünya sistemine Türkiye’nin koşulsuz bağlanmadığının, ontolojik meselelerde iradesini gösterebileceğinin remziydi. Zaten bu nedenle dünya sistemi Türkiye’yi sürekli denetimde tutmaya çalışır, bunu kimi zaman Tek Parti ve darbe dönemlerindeki gibi baskıyla kimi zaman liberal politikalarla, çoğunlukla da siyasal alanı kontrolle sağlar.

2000’lerdeki büyüme...

ABD’nin 90’lı yıllarda uyguladığı rızaya dayalı hegemonya ve neoliberal siyasallıktan Rusya, Çin gibi 2000’lerde Türkiye de faydalandı. Sıcak para ekonomisi ülkede çevrenin kamuya katılmasına, düşük gelir grubunun orta seviyeye geçmesine, tüketim alışkanlıklarının artmasına, konfor düzeyinin yükselmesine neden oldu. Bir bakıma sistemin rıza imalatı gerçekleşmişti. Fakat bu yoğun para akışı ve artı değer, üretime değil tüketime, lükse aktarıldı. Bu da ülkenin cüssesinin büyümesine karşın yapısal cesameti artırmadı, dahası kredilendirme 2008’de Batı’yı vurduğu gibi sonraki yıllarda kaygan bir zemin oluşturdu.

11 Eylül rejiminin dalgalı iktisadi ve siyasi yapısı Türkiye’de de bariz olaylarla gözlendi. Hem iç dinamikler hem sistemin entegrasyon çabaları 27 Nisan bildirisinden Cumhuriyet mitinglerine, Gezi ve 15 Temmuz’a kadar istikrarı sarstı. Fakat dünya konjonktürünün bugün içinde bulunduğu siyasi yapıya Türkiye kendi fay hatlarındaki kırılganlık nedeniyle erkenden girdi; Çipras, Macron, Paşinyan gibi amorf ve liberallerin bile faşiste dönüştüğü atmosferde Türkiye ontolojik güvenlik sahasını kontrol etmeyi başardı.

Türkiye ne yapmalı?

Şimdi dünya sistemi neoliberalizmin aksaması, ABD kararsızlığı, Çin hegemonyası ve koronavirüs yıkımı nedeniyle fetret döneminde... Bu aşamada dünya sisteminin “tekinsiz”i, sisteme karşı koyabilme potansiyeli en güçlü milleti, enternasyonal hitabı en yüksek ülkesi Türkiye, yeni bir aşamada... Biden ile birlikte yeni bir huruç içine girecek ABD, Çin karşısında yeni bir blok kurmayı tercih edecektir. Türkiye ister istemez bir tercihte bulunacak fakat bize özgü yöntemlerle her iki blokla iş yapabilme yeteneği geliştirebilmeliyiz. Buna Biden’ın NATO’yu yeniden güçlendirme isteğini de ekleyebiliriz. Türkiye dünya sistemi içinde her zaman ötekidir... 400 yıl boyunca kapitalizmin ortaya çıkmasını engelleyen biz Türkler, nizam kurma ideası nedeniyle sürekli denetim altında tutuluyoruz. Kendine yetebilme kabiliyeti, sonderweg yani paktlar arasında sıkışmadan kendine özgü olanı inşa etme mümkünlüğü akılcı yol izlemeyi gerektiriyor. Güvenlik-refah dengesi içinde kendine ait küresel ve unicorn şirketler kurarak, tedarik zincirinde, kırıldığında küresel kriz yaratabilme etkisine sahip, İslam ülkelerine öncülük edebilen, devlet mekanizmasındaki yetkinliği artırıp bölgesel nizamı işletebilen bir ülke haline gelebilir.

Çok kutuplu, oligopolleşen dünya sisteminde şu an ciddi bir yarık var; iktisadi gelişmeye, siyasi güç oluşturmaya, stratejik adımlar atmaya elverişli bu konjonktürde burnundan kıl aldırmadan, operasyon yemeden, bağsız bir içiçelikle yapısal büyüme sağlanabilir. Daha önemlisi alternatif bir paradigmayla büyüme sağlanamıyorsa Çin gibi sistemin açıkları, imkanları değerlendirilerek evvela iktisadi güç tesisine gidilebilir. Türkiye hiçbir zaman kapitalist dünya sistemine tam entegre olmak istemedi, kaçındı, reel konjonktür hali hazırda bariz bir alan da açtı. Bu aşamada şunlar yapılabilir:

1-İktisadi gelişmişliği üretim ekonomisine sevk ederek, sanayi yatırımlarına dönüştürme, teknoloji geliştirme sağlanmalı.

2-Millet bağı kuvvetlendirilmeli, iktisadi kazanç kredilendirme yerine gelirle insanlara aktarılarak refah yükseltilip orta sınıf güçlendirilmeli.

3-İmparatorluk hinterlandında dil-din-etnik bağlılığımızın bulunduğu her yapıyla ittifaklar güçlendirilip gerektiğinde iktisadi, siyasi yardımlar, destekler sağlanmalı.

Dünya sistemi anlaşılan ABD’nin klasik imparatorluk misyonunu kurana, tek kutupluluğa geçene kadar çatışmaların sürekliliğiyle hayatiyet bulacak. Bu da Türkiye gibi imparatorluk zihni, çevresi, tecrübesi bulunan yarı çevre ülkeler için bir fırsat... bunu değerlendirerek tarihi misyonumuzu yerine getirebiliriz.

Modernleşmeden emperyalizmle savaşa kadar İslam ülkelerine öncülük eden Türkiye iktisadi büyümeyle bugün İslam ülkelerinin Batı’ya biatlarının önüne geçebilir, imparatorluk hinterlandında vazgeçilmez müttefik rolünü elde edebilir, bize özgü yolun taşlarını tek tek döşeyebilir.

ercnyldrm1@gmail.com