Türkiye kutuplaşmıyor, yönünü arıyor

Yekta Şirin/ Maltepe Üniversitesi
14.07.2019

Bugün bize anormal gelen şey, siyasal/toplumsal tartışma/kutuplaşma ortamı olmamalıdır. Anormallik, İngiliz, Alman ya da Fransız modernleşmesi bağlamında bir mukayese yaptığımızda bu meselelerin Türkiye’de 2019 yılına sarkmasıdır. Asıl mesele Türkiye’de demokratikleşme ve sivilleşmenin sekteye uğratılmasıdır. Siyaset eliyle başlayan tüm tartışmaları “kutuplaşma” parantezine alamayız. Türkiye kutuplaşmıyor yönünü arıyor. Bu da ancak tartışmayla mümkündür. Bu yön tayinini sadece devlete bırakmak, siyasi parti liderlerinin kendi arasındaki bir meseleymiş gibi sunmak toplumu sahnenin dışına atmaktır.



Türkiye’de toplumun çok fazla siyasetle meşgul olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Bu kanaati dile getirenlerin haksız olduğunu tabii ki söyleyemeyiz. Medya araçlarını göz önünde bulundurduğumuzda, neredeyse tamamında güncel siyasete dair çekişmelere rastlıyoruz. Bu durum, özellikle muhalefet çevrelerinde ve bu çevrelerle duygu yakınlığı içerisinde bulunan aydınlarımız tarafından yadırganıyor; “Türkiye kutuplaştı”, “İnsanlar siyasallaştı”, “Toplum siyaset konuşmaktan yoruldu”, “Sanatçılar, sporcular dahi artık siyaset konuşur hale geldi”... 

“Toplum kutuplaşıyor” diyenlerin bu yaklaşımı aslında herkesin tanıdığı bir hissiyatın dışa vurumu diyebiliriz. Sol ve Kemalist aydınlar çok partili hayata geçildiği günden bu yana belli dönemlerde benzer “endişeleri” dile getirdiler. 

İslami görünürlük

Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman, yönetimin silahlı kuvvetler marifetiyle ele geçirilme arzusunu Türk modernleşmesinin çocukluk hastalığı olarak nitelendiriyordu. Adnan Menderes iktidarı döneminde de Türkiye’de bir kutuplaşmadan bahsedilmişti. Nitekim meşruiyetini kurucu ideolojiden, gücünü ise silahtan alan cuntacılar, askeri bir darbeyle halk tarafından seçilmiş hükümeti devirip, Menderes ile arkadaşlarını idam etmişti. Kahraman’ın bahsetmiş olduğu çocukluk hastalığı nüksetmişti. 

  

1971 ise bu kez aralarında bugün kutuplaşmadan bahseden sol aydınların, darbeci yüzleriyle tanıştığımız ve neticesinde bu ayaklanmaya karşı yine askerin sahneye çıktığı bir dönem.  Çok geçmeden dokuz yıl sonra, insanların sokak ortasında birbirlerini vurduğu, bombaların patladığı, cezaevlerinde işkencelerin yaşandığı, binlerce insanın ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldığı Türk siyasi tarihinin en acımasız dönemlerinden 12 Eylül askeri darbesini yaşadık. 

  

12 Eylül’ün ardından Turgut Özal döneminde Türkiye’de ekonomik ve demokratikleşme alanında bazı adımlar atılmaya başlanmıştı. Özal’ın vefatının ardından 90’lı yıllarla birlikte ülkemizin gündemine faili meçhul cinayetler, devlet içindeki hukuksuz yapılar, çeteler, mafya örgütlenmeleri, ekonomik istikrasızlıklar, Kürt sorununa dönük yanlış uygulamalar, Susurluk girdi. 

Türkiye’de hukuksuzluklar konuşulurken devlet ve devletin gösterdiği hedefe birlikte yürüyen, gazeteciler, stk’lar, yargıçlar kendilerine yeni bir düşman belirlemişti; İslami görünürlük. 

Liberal ve demokrat aydınlar dindarların tehdit unsuru olarak görülmesine itiraz edip, evrensel hukuktan, insan haklarından, din ve vicdan hürriyetinden, ekonomik istikrardan bahsederken sol ve Kemalist aydınlar ise yine ülkenin kutuplaşmasından, dindarların ortamı gerdiğinden, başörtü tehlikesinden, söz etmekteydiler. 

  

Dönemin gazeteleri, televizyonları incelendiğinde görüleceği üzere 27 Mayıs’ı andıran bir şekilde askeri göreve davet eden yayınlar yapılıyordu. Neticede laik çevrelerin ısrarlı davetine seyirci kalamayan silahlı kuvvetler 28 Şubat’ta bir kez daha demokrasimize müdahale etmişti. 2000’li yıllarla birlikte Türkiye tam bu günleri geride bıraktı derken bu kez 27 Nisan e-muhtırası ve parti kapatma davalarıyla eski Türkiye alışkanlıklarının peşimizi bırakmadığına tanıklık ediyorduk. Siyasi tarihimizde yaşadığımız tüm bu olumsuzlukların üzerine ise 15 Temmuz’da bu kez kendi uçakları tarafından vurulan bir ülke haline geldik. 

  

Yaşananlar Türkiye’de demokrasi sorunu olduğunu gösteriyordu. Problemin tespiti konusunda tüm kesimlerin ittifak yaptığını kabul etsek dahi, demokratikleşme sürecinin nasıl yönetileceği konusunda yeterince açık olduğumuzu söyleyemeyiz. Unutmamalıyız ki demokrasi dediğimizde her şeyi ile hazır bir “projeden” bahsetmiyoruz. Ülkemizde demokrasi var demeniz, o ülkede demokrasi olduğunu anlamına gelmeyebiliyor. Dünyada bunun pek çok örneği görüldü/görülüyor. Burada dinamik süreçlerden bahsediyoruz. Mesele sadece demokrasiye geçme meselesi değil, aynı zamanda demokrasinizin sürdürülebilir olmasıdır. Türkiye demokrasisi dediğimizde sadece beş yılda bir halkın sandığa gitmesini anlamamalıyız. Hukuk devleti, insan hakları, bireysel ve toplumsal özgürlüklerin yasal güvence altına alınması, şeffaflık gibi birçok beklentinin de karşılanma düzeyini göz önünde bulundurmalıyız. 

Dışarıda kalan

Eğer ifade edildiği gibi cumhuriyetin ilanıyla birlikte ortaya demokrasi adına bir irade konulup, bu irade modernleşme adıyla topluma sunulduysa biz Türk demokrasisini değerlendirirken konuyu modernleşmeden bağımsız ele alamayız. 

Yazının temel iddiası bağlamında demokrasiden kastımız bir anlamda dönem dönem sekteye uğrayan modernleşme serüvenimizdir. Türk modernleşmesi olarak tanımladığımız yenilenme Osmanlı ile başlamıştır. Ticari anlaşmalarla başlayıp eğitim ve yargı reformlarına kadar devam eden bu süreç Cumhuriyet ile biraz daha keskinleşip günümüzde sancılarını sürdürmektedir. 200 yıl önce başlayan Türk modernleşmesinin ne yöne evrileceği sorusunun muhatabı ise sadece siyasiler olmamalıdır. Ülkenin istikametini belirleme sorumluluğunu, STK’ları, üniversiteleri, aydınları, medyayı devre dışı bırakarak sadece siyasilere yüklemek aslında demokrasinin ruhuyla bağdaşmamakta ve toplumu kuran öznelerin varlığını yadsımaktadır. 

  

Toplumun tartışması, kamusal müzakerelere dahil olması, fikrini dile getirmesi, bir öneride bulunması zaten demokrasinin gereğidir. İktidar-muhalefet/medya/üniversite/sivil toplum ve hatta muhalefetin kendi arasında çatışması asla olumsuz bir durum olarak görülmemelidir. Toplumlar insanlardan oluşur. İnsan farklı duyguları içinde barındıran bir varlıktır. Tek tip insani özelliklerden söz edemediğimize göre tek tip toplumsallıktan da bahsedemeyiz. 

Farklı olanların bir arada yaşamasının sonucu olarak bir toplumda tartışmanın olması, muhaliflerin kendini ifade edip, örgütlenerek sesini çıkarması doğal olandır. Tartışmayı/çatışmayı negatif bir tutum olarak gösterip bunun karşısında uzlaşıyı kurtuluş reçetesi olarak sunmak bireyin hatta toplumsallığın aleyhine bir durum oluşturabilir. Son tahlilde belli bir uzlaşı için dahi çatışan/ayrışan farklı cephelerin olması gerekmektedir. Uzlaşacak olan kimdir; farklılaşanlardır. 

Uzlaşı elbet değerlidir. Toplumsallık adına nihai bir hedef olarak da kabul edilebilir.  Ancak uzlaşı nihai bir hedef olarak görülse de demokratik toplumda “dışarıda kalan” bir kişinin itirazı da değerlidir. Tam bu noktada kritik olan, özellikle askeri darbe dönemlerinde Türk demokrasisine büyük zarar veren şey çevrenin itirazlarının kriminalize edilmesidir. 

Müesses nizam kendine dönük tüm eleştirileri, talepleri bir asayiş sorunu biçimde algılayarak mevcut durumu korumak adına, “tartışmanın” sonlandırılması adına otoriterleşerek vatandaşıyla karşı karşıya gelmiştir. 

  

Bugün bize anormal gelen şey, siyasal/toplumsal tartışma/kutuplaşma ortamı olmamalıdır.  Anormallik, İngiliz, Alman ya da Fransız modernleşmesi bağlamında bir mukayese yaptığımızda bu meselelerin Türkiye’de 2019 yılına sarkmasıdır. Asıl mesele Türkiye’de demokratikleşme ve sivilleşmenin sekteye uğratılmasıdır. Batı’nın modernleşme süreçlerinden bahsederken Hümanizmi, Rönesansı, aydınlanmayı, sanayi devrimini, kapitalizmi göz önüne alarak değerlendiriyoruz. Da Vinci, Voltaire, Hume, Descartes, Kant gibi sanatçıların, filozofların izlerini takip ediyoruz. Bu süreçleri yaşayan Batı’da aynı zamanda iki dünya savaşında 50 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Nazizm ve sosyalizm gibi iki yıkıcı düşünce Batı’nın kabusu haline gelmişti. Aynı Batı, çok kısa bir süre içerisinde “Peki şimdi ne yapacağız?” sorusunu kendine sorarak, meselelerini sahici temelde tartışmaya başladı. Batı’nın modernleşme süreçlerini en kaba şekliyle ifade ederken kendi ülkemizin geçirdiği süreçleri göz önünde bulundurmalıyız. Durumu daha iyi anlayabilmek için mukayeseli bir okuma yapmaktan kaçamayız. 

Modernleşme deneyimi

Batı’da Gramsci Marksizmi yeniden yorumlarken, Adorno ve Horkheimer aydınlanmayla hesaplaşırken, Robert Nozick devletin sınırlandırılması fikrini gündeme getirirken, Foucault bireyin/öznenin batılı tarihselliğini söküme uğratırken, Hayek Kölelik Yolu ile çığır açarken, Türkiye İsmet İnönü’nün siyasi dehasının arasına sıkışmış durumda, halkın oyu ile seçilmiş Başbakanını idam ediyordu. 

İngiltere, bireyi merkeze alan iktisadi süreçlerin takipçisi olarak modernleşirken Fransa’da modernleşmenin daha devrimci şekilde ilerlediğini görmekteyiz. Bu açıdan tek bir modernleşme deneyiminden de söz edemeyiz. Her toplum evrenselleşen bir ideal halini alan modernliğe ulaşmak adına kendi kültürel, tarihsel süreçlerine uygun olarak adımlar atmıştır. Burada modernliği evrensel, modernleşmeyi ise yerelliği içinde barındıran bir çaba olarak kabul etmekteyiz. 

  

Tam bu noktada Türkiye’nin kendisine nihai bir hedef olarak seçtiği (Muasır medeniyet) modernliğe ulaşmak adına yapıp ettiklerini hatırlamalıyız. Unutulmamalıdır ki, modernleşme ideali tek başına bir anlam ifade etmez. Reformların nasıl yapıldığı da önemlidir. Bunun muhasebesi yapılabilirse, modernleşme süreçlerinin sağlıklı bir değerlendirilmesine kavuşabiliriz. Bugünün Türkiye’sinde yaşanan modernleşme sancısıdır. Batı örneğinde olduğu gibi toplumsal dönüşümler çok kısa süre içerisinde gerçekleşmiyor. Herkesin demokratik katılım süreçlerini zorlayarak sözünü söyleyebileceği ortamın tesis edilmesi gerekmektedir. 

  

Kutuplaşma parantezi

İnsanların tartışmasını bir kaos ortamı gibi sunmak demokratik tutumla bağdaşmaz. Ne kadar tartışırsak, ne kadar konuşursak demokrasimiz o denli güçlenecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan siyaseti ekseninde yaşananları bu bağlamda değerlendirmeliyiz. Siyaset eliyle başlayan tüm tartışmaları “kutuplaşma” parantezine alamayız. Türkiye kutuplaşmıyor yönünü arıyor. Bu da ancak tartışmayla mümkündür. Bu yön tayinini sadece devlete bırakmak, siyasi parti liderlerinin kendi arasındaki bir meseleymiş gibi sunmak toplumu sahnenin dışına atmaktır. Türkiye kutuplaşıyor derken Menderes idam edildi. Toplum siyasallaştı derken cuntacılar balans ayarı yaptı. Siyasetçiye güvenilmez derken yargıçlar eliyle ülkeye istikamet verilmeye çalışıldı. Siyasi tarihimizde baktığımızda bu söylemlerin dillendirildiği dönemlerin sivil toplumun değil müesses nizamın elini güçlendiren bir etki yarattığını gözlemliyoruz. 

  

Konuşmayacaksak, gerilim olmayacaksa ve bu gerilimleri, tartışmaları siyasi müzakere süreçlerinin taşıyıcısı kılmayacaksak, o halde geriye ne kalacak? Toplum özneleri olan bireyler, sivil organizasyonlar hararetli yahut sakin tartışmalarda farklı tezleri, iddiaları ortaya koymayacaklarsa, bir toplumun varlığından nasıl söz edebiliriz?  Toplumun farklı bileşenlerinin tekil ya da beraberce katılacakları müzakere süreçlerinden, fikir beyanlarından ne zaman şikayet edilse; orada demokrasinin, özgürlüklerin ve öznelerin yadsındığına emin olabiliriz.  Bu aşırı politizasyon eleştirisinin örtük bir biçimde toplumun ve bireylerin varlığını hedef aldığını söylemek haksızlık olmayacaktır. Daha fazla müzakere, daha fazla fikir ve daha fazla tartışmanın; toplumun siyasetin öznesi olmasına ve bireysel özgürlüklerin genişlemesine katkı sunacağından şüphe duyulmamalıdır. 

Bugün özellikle sol/Kemalist aydınların “Türkiye kutuplaşıyor” söylemi siyasetin alanını daraltmaktan başka bir anlam ifade etmez. 27 Mayıs’ı darbe olarak dahi görmeyen, bunu bir devrim olarak tanımlayan sol/Kemalist zihniyet aslında demokrasi serüvenimizin geçmişte sorunsuz olduğunu, bugün yapılan tartışmaların da anlamsızlığını işaret ediyor. Oysa ki gerçek yukarıda da kısaca bahsettiğimiz gibi hiç de öyle değil. Sorunlarımızı çözmek ve modernleşme çabalarımızı sağlıklı bir zemine oturtmak adına tartışmak doğru yoldur.