Türkiye Libya ekseninde Doğu Akdeniz'e ne vaat ediyor?

Muhammed Bilal Sağlam / Yazar
25.09.2020



Türkiye ve Libya arasında 27 Kasım 2019 tarihinde imzalanan deniz bölge anlaşması birinci yılını doldurmaktadır. Bu anlaşmaya müteakiben yapılan askeri ortaklık anlaşması ile Libya’daki siyasi durum ve iç savaş geçtiğimiz yıla göre oldukça değişmiştir. Diyalog kanallarının açık tutulması ve diplomasi yoluyla bölgeye refahın ve istikrarın sağlanması amaçlanırken ülkemizin Libya’daki varlığı yükselen bir güç olarak bölge ülkelerine de önemli mesajlar vermektedir. Bu durumu analiz edebilmek için Libya’da yaşanan gelişmeleri hatırlamakta fayda vardır. Bu gelişmeler özellikle Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’nin hem sahada hem de masada meşru bir hükümet olduğunu işaret etmiştir.

Barış tesisi için savaşa hazırlık

İki yıl öncesine kadar Trablus başkentini savunmada zorluk yaşayan bir UMH, abluka altında darbeci general Halife Hafter’in saldırılarına karşı direnişinde güçlük çekmekteydi. Bunun yanında Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan devletlerinin finansal ve askeri desteği, Rus paralı askerler grubu Wagner ile birleşince Hafter’in Libya’ya hükmetmesine kesin gözüyle bakılmasına neden olmuştu. Trablus’daki askeri harp akademisine yapılan bombalı saldırılardan ülkenin petrol satışlarına ambargo koymaya kadar giden bir Hafter ablukası aslında Hafter’in hızlı bir zaferle Libya’ya hükmetme isteğini yansıtmaktaydı. Tüm bu yaşananlara rağmen bölgedeki tansiyonun azaltılması ve diplomatik kanalların canlandırılması talepleri de Hafter’in saldırgan tutumundan dolayı sekteye uğramaktaydı. Rusya’nın diplomatik arabuluculuk davetine UMH olumlu yaklaşmışken Hafter’in katılmaması, Berlin Zirvesi sonrası Hafter’in ateşkesi bozarak saldırı gerçekleştirmesi Libya’da barışın tesisi için o meşhur Latince özdeyişi akıllara tekrar getirmiştir: “Si vis pacem, para bellum” yani barışın tesisi için savaşa hazır olmak gerektiğidir.

Yaşanan gelişmelerle Hafter’in saldırgan tutumlarına göz yumulması ve özellikle BAE’nin savaşı finanse etme iradesini gün geçtikçe artırması UMH’ye Türkiye tarafından verilecek desteği zorunlu hale getirmiştir. Nitekim ülkemiz diyalog ve diplomasi çağrısını her fırsatta yinelese de Libya’daki farklı gerçeklikler Türkiye’yi daha aktif bir ülke olmaya sevk etmiştir. Böylelikle diyalog çağrıları yerini sahada askeri yüzleşmeye bırakmış; Trablus çevresi ablukadan kurtarılmış, Vatiyye hava üssü ve Misrata şehirleri UMH tarafından alınmıştır. Sahadaki etkili sonuçların en başta işaret etmek istediği şey UMH’nın Libya’nın geleceğinde söz sahibi olması ve Libya halkının çıkarlarını savunmada meşru bir aktör olduğunu göstermekti. Fakat, Halife Hafter’in ve Tobruk meclisinin Trablus kuşatmasındaki planlarının UMH’yi devirmek olması, bu meşruiyetin sağlanılması için UMH’nin sahada askeri başarılar elde etmesini zorunlu kılmıştır. Yani UMH hükümetinin BM tarafından meşru hükümet olarak tanınması sahadaki gerçekler göz önüne alındığında diplomatik kanalları oluşturmakta etkisiz kalmıştır.

Gelinen noktada Sirte ekseninde gerilimin yaşanması, tarafların zaman kazanmayı amaçlamak yerine diyaloğu zorlamalarının bölge için istikrar vaat edeceğini göstermiştir. Mısır devletinin Sirte ve Jufra hattını kırmızı çizgi olarak belirtmesi, Fransa’nın Türkiye’yi gerilimi arttırmakla suçlaması bu bağlamda zaman kazandırmaya çalışılan politikalar olarak gözükse de şimdiye kadar Hafter’in siyasi varlığını garanti almaya yetmemiştir. Ülkemizin Libya’da BM tarafından tanınan meşru hükümete desteği UMH’nın artık sahada da “meşru” bir aktör olduğunu bölgede yaşanan son gelişmeler ışığında taraflara göstermiştir.

Doğu Akdeniz’in geleceği

Yaşanan bu gelişmeler ışığında ülkemizin Libya ve Doğu Akdeniz eksenindeki en büyük kazanımı hiç şüphesiz deniz bölge anlaşması olmuştur. Bu anlaşmayla birlikte, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan ülkemizin deniz alanlarındaki hakları koruma altına alınmıştır. Hafter hükümetinin bahsi geçen anlaşmayı tanımayacağını belirtmesi ve Yunanistan’ın Mısır’la yapmış olduğu deniz bölge anlaşması, Libya’nın Türkiye için bir iç savaştan öte bir varoluş mücadelesi olduğunu göstermiştir. Türkiye deniz bölge alanlarını korumak için diplomatik kanalların canlandırılmasını defalarca yinelese de bu talep maalesef bazı ülkeler tarafından kabul görmemektedir. Böylelikle ülkemizin UMH’ye desteği bir “macera” arayışı değil deniz alanlarının korunmasında bir teminat olmuştur.

Çatışma ihtimali

Libya, Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler ışığında bölge ülkelerine şunu göstermiştir. Doğu Akdeniz Gaz Forumu gibi Türkiye ve bazı bölge ülkelerini diplomatik olarak yalnızlaştırma çabaları bölgede sadece tansiyonu yükseltmektedir. Deniz bölge alanlarının adil bir şekilde taksim edilmesinde bölgedeki ilgili ülkelerin diyalog kanallarına katılımı şarttır. Libya’da özellikle Sirte hattında ateşkesin sağlanması Mısır ve BAE gibi ülkelerin diplomatik yollardan sorunların müzakere edilmesine olan iradesini ortaya koyacaktır. Ülkemizin sahip olduğu gücün diğer ülkeleri diplomatik kanallara başvurmaya sevk etmesi bu noktada beklenmektedir.

Fakat bu beklentinin tersinin yaşandığı bir senaryoda sert gücünü kullanma konusunda çekinmeyen bir ülke olmak, diplomatik kanalların daha elverişli ve daha az maliyetli olduğunu bölgedeki ülkelere gösterebilmektedir. Diplomasi kanalları askeri çatışmaların sonuç vermediği bir gerçeklikte bölge ülkelerini sorunlara müzakere yoluyla çözüm arama konusunda isteklendirmelidir. Libya’da çatışmaların tekrar başlama ihtimali bu bağlamda önemli riskleri de beraberinde getirmektedir.

Bu noktada özellikle Türkiye’nin sahip olduğu askeri gücü ve bölge sorunlarına olan “oyun değiştirici” etkisi, bölgedeki diğer ülkelerin Türkiye’yi yalnızlaştırma politikalarının da nafile olduğunu bir kez daha göstermiştir. Yalnızlaştırma politikalarının özellikle Türkiye’nin deniz bölge alanları gibi varoluşsal çıkarlarını tehdit etmesi Doğu Akdeniz’e sadece kaos, istikrarsızlık ve gerilim getirmiştir. Nitekim, Türkiye’de partiler arası bir uzlaşıyla sürdürülen Doğu Akdeniz ve Libya politikalarının gelecekte de benzer kararlılıkla devam edeceği düşünüldüğünde bu gerilimin kapsayıcı müzakereler dışında çözülmesinin imkansızlığı görülmektedir.

Özelde Libya genelde ise Doğu Akdeniz’de ülkemizin kapsayıcı müzakerelere dahil edilmesi bölgeye istikrarın yanında güvenlik ve ekonomi alanlarında da katkı sağlayacaktır. Bu noktada ülkemizin maksimalist tutumlardan uzak ülkelerle kuracağı diyaloglar önem arz etmektedir.

Yaptırım diplomasisi

Enerji alanında konu odaklı diplomasi kanallarıyla kurulabilecek bir diyaloga Mısır ve İsrail devletleri dahil edilebilmektedir. Bu sayede hem Doğu Akdeniz’de çıkarılacak gazın taşıma maliyetleri ülkemizin sahip olduğu zengin boru hattı ağlarıyla küresel piyasalarda daha rekabetçi olabilecek hem de yasa dışı göç hareketleri gibi asimetrik güvenlik tehditleriyle mücadelede bölge ülkeleri daha istikrarlı bir yapıya kavuşacaktır.

Ayrıca Libya’daki siyasi sorunların çözümünde kilit ülke konumunda olan Türkiye’nin sahip olduğu askeri gücü bölge halklarının da refahını artırmada önemli bir faktör olacaktır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın Avrupa Birliği aracılığıyla uygulamaya çalıştığı “yaptırım diplomasisi” bölge adına endişe ve kaostan başka bir “kazanım” getirmemektedir. Bu noktada Libya’da Milli Petrol Şirketi’nin petrol kuyularındaki satışları engellemesiyle Hafter, Libya’nın ekonomik istikrarını tehdit etmiş iken Yunanistan ve Fransa gibi AB ülkeleri de Hafter’i destekleyerek bu ekonomik istikrarsızlığa çanak tutmaktadır.

Libya’daki en önemli gerçeklik ise Türkiye’nin tarihinde ikinci kez deniz aşırı bir operasyon desteği ile bir iç savaşa tek başına müdahale etmesi olmuştur. Sahip olduğu askeri gücü uluslararası hukuktan doğan çıkarlarını korumak için kullanmaktan çekinmeyen Türkiye, sert gücüyle diplomasi kanallarına fırsat tanımak için Libya’daki varlığını sürdürmektedir. Bu bağlamda Libya’daki sorunların çözümünün diplomatik müzakereler olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Libya’da askeri çatışmaların tekrar canlanması sadece bu diplomatik müzakerelerin başlangıcını ertelemekten öteye geçemeyecektir. Çünkü UMH Trablus’ta gücünü konsolide etmiş ve Hafter’in ablukasını yıkmayı başarmıştır. Böylelikle Türkiye’nin Libya’daki varlığı meşru hükümetler düzeyinde yeni bir diplomatik müzakere sürecinin canlandırılmasına da katkı sağlamaktadır.

Samimi destek

Sonuç olarak Libya’daki siyasi istikrarın sağlanması kapsayıcı diplomatik kanallar dışında pek mümkün gözükmemektedir. Bölge ülkelerinin endişelerinin göz önünde bulundurulduğu bir müzakere süreci, hem Libya’da hem de Doğu Akdeniz’de güvenlikten ekonomiye birçok alanda istikrarını sağlamasında önem arz etmektedir. Türkiye gibi bölgesel ve yükselen bir gücün dışlanması da aynı şekilde diğer ülkeler adına yıkım ve gerilim arttırıcı bir karar olmaktan öteye geçememektedir. Kaos ve gerilimin arttığı bir Libya, mülteci akınlarının arttığı çok daha güvensiz bir Doğu Akdeniz anlamına gelmektedir. Bu sebeple Avrupa Birliği, BAE, Suudi Arabistan ve Rusya gibi aktörlerin meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne her şeyden önce saygı duyması ve UMH’nın karar alma süreçlerinde bulunmasına “samimi” destekler vermesi gerekmektedir. Bu desteklerin yoksunluğunda Libya’daki askeri çatışmaların şiddetlenmesi ve bölgedeki istikrarsızlığın artması geçmişte olduğu gibi yeniden gözlemlenecektir.

muhammedbilalsaglam@gmail.com