Türkiye neresidir?

Prof. Dr. Haşim Şahin / Sakarya Üniversitesi
28.08.2021

Türk adını kullanan ilk devlet 542 senesinde kurulan Gök-Türk devletiydi. Bu konuda yaptığı değerli çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl'a göre, "aslında bu devletin adı Gök Türk (Kök-Türk) değil Türk idi ve bazen iki heceli olarak Türük şeklinde yazılıyordu". Çağrı Bey'in meşhur 1018 yılı seferinden sonra, bilhassa Selçukluların 1040 yılında kurulmasıyla Anadolu'ya başlayan yağma akınları, bilhassa bu yıl 950. yıldönümünü idrak ettiğimiz, 1071 yılında Malazgirt Savaşı'nın kazanılmasıyla birlikte yurt edinmeye dönük bir eyleme dönüştü.



Bugün içinde yaşadığımız ve mensubu olmakla gurur duyduğumuz Anadolu ve Balkanlar'ın bir kısmı Türkiye olarak adlandırılır. Bu isim Atatürk tarafından milli devletin kurulmasıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti olarak tescillenmiştir. Peki Türkiye ismi sadece bu coğrafya için mi kullanıldı? Tarih boyunca hayli geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş olan Türklerin yaşadığı coğrafya hangi isimle adlandırılıyordu? İçinde yaşadığımız coğrafyaya Türkiye adı ne zaman verilmişti? İşte burada yazımızın başlığı olan ve kavramı çok daha geniş bir coğrafyaya yayan bir tanım ortaya çıkmaktadır. Türklerin yaşadığı coğrafyayı tanımlamak için çok eski dönemlerden itibaren Türkiye kelimesi tercih ediliyordu. Haliyle bu durum farklı zamanlarda farklı coğrafyalar için kullanılmış; tarih boyunca birden fazla Türkiye var olmuştu. Bu yazımda kısaca Türkiye olarak adlandırılan coğrafyalar ve tarihte Türk adını taşıyan devletler hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

İlk isim: Türük

Tarih boyunca hangi coğrafyaların Türkiye yahut Türkiye'nin neresi olduğu sorusuna cevap bulabilmek için tarihin tozlu sayfaları arasında bir seyahate çıkmak zaruri ancak bir o kadar da keyifli olacaktır. Türk topluluklarının tarihsel süreç içerisinde pek çok devlet kurdukları malumdur. Bazı tarihçiler ise birisi Orta Asya'da diğeri de Anadolu'da olmak üzere iki devlet kurulduğunu, ancak yönetim şekillerinin veya hanedanların farklılık gösterdiğini ileri sürerler. Yaygın kabule göre beş bin yıllık geçmişe sahip olan Türklerin tarihte kurdukları ilk devletin Hunlar olduğu kabul edilir. Bu devletin kurucusu olup meşhur Mo-tun (Mete) Han'ın babası olan Tu-man (Teoman) Han ise Türklerin ilk hükümdarıdır. Hunlar, Orta Asya'da geniş bir alanda hakimiyet kurmuşlar, komşu devletleri olan Yü-çileri ve Tung-hu'ları hakimiyet altına almışlar, Çin üzerinde büyük bir baskı kurmuşlardı. Hunların bugünkü Macaristan'ın Peşte şehrini başkent yapan Avrupa kolu ise bilhassa Attila'nin yönetiminde hem Doğu hem de Batı Roma üzerine büyük bir hakimiyet kurmuştu. Bu iki devlet sayesinde Türk hakimiyeti Orta Asya'dan Avrupa'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada varlığını hissettirmişti.

Bununla birlikte tarihte Türk adını kullanan ilk devlet 542 senesinde kurulan Gök-Türk devletiydi. Bu konuda yaptığı değerli çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl'a göre, "aslında bu devletin adı Gök Türk (Kök-Türk) değil Türk idi ve bazen iki heceli olarak Türük şeklinde yazılıyordu". Göktürkler, Çin sınırından Bizans sınırına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hâkim olmuşlar, Türk tarihinin en eski anıtları arasında yer alan ve Türk kültür ve medeniyetinin temel ilkeleri ve töresi hakkında önemli bilgilerin yer aldığı Orhun Yazıtları'nı insanlığa kazandırmışlardı.

Senin töreni kim bozabilir?

İkinci Göktürk (Kutluk) hükümdarı Bilge Kagan, kardeşi Kültigin Yabgu ve büyük bilge vezir Tonyukuk adına Yolluğ Tigin tarafından yazılan bu anıtlarda, kağanların Türk yurduna ve halkına yaptıkları hizmetler, verdikleri değer anlatılıyor, "üstte mavi gök, altta yağız yer delinmedikçe ey Türk, senin töreni kim bozabilir" denilerek töreye bağlılığın önemi vurgulanıyordu. Gerek Bumin Kağan ve İstemi Yabgu'nun, gerekse Bumin Kağan ve Kültigin Yabgu'nun idare ettikleri Göktürk devletleri Orta Asya coğrafyasının Türkiye / Türkistan olarak anılmasını ve kaynaklarda bu şekilde zikredilmesini sağlamıştı. Türkistan Türklerin ata yurdu idi. İşte bu sebeple olsa gerek, Türkiye, Bizans kaynakları tarafından 6. Yüzyıldan itibaren Orta Asya'yı ifade eden bir kavram olarak kullanılmıştı. 9. ve 10. yüzyıla gelindiğinde, muhtemelen İslamiyet'i kabul eden İdil Bulgarları'nın da etkisiyle olsa gerek bu tanımın içerisine Volga bölgesi de dahil edilerek, Volga'dan Orta Asya'ya kadar uzanan sahaya Türkiye adı verildi.

Göktürkler devrinden itibaren Türkler, her ne kadar ana vatanları Orta Asya olsa da, İslamiyet öncesinde ve sonrasında Kore'den Macaristan'a, Sibirya'dan Hindistan'a kadar yayılan oldukça geniş bir sahada muhtelif dönemlerde hüküm sürmüşler, komşuları olan devletlerin literatüründe menfi veya müspet bir yer edinmişlerdi. Orta Asya'da Çin sınırında kurulan ve Göktürklerin halefi olan, Türklerin yerleşik hayata geçişlerini daha da yaygın halen getiren tarım ve sanat toplumu Uygurların yanı sıra, her ne kadar devletlerinin içerisinde Türk kelimesi geçmese de daha sonraki dönemlerde Bulgarlar, Macarlar, Karluklar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar, Harezmşahlar, Timurlular ve Safeviler de tarih sahnesinde boy göstermiş Türk devletleriydi.

Ortadoğu'da Türk etkisi

Tarih boyunca Türkiye olarak bilinen ikinci coğrafya ise, Suriye ve Mısır'dı. Bilhassa 13. Yüzyıldan itibaren bölge kaynaklarda bu şekilde ifade edildi. Mısır ve Suriye'ye Türkiye denilmesini sağlayan devlet ise, aynı zamanda Göktürklerden sonra Türk adını taşıyan ikinci devlet olup, bugün pek çok insanın Memlukler yahut Kölemenler olarak bildiği, Suriye ve Mısır'ı içerisine alan bir sahada kurulan, Arap kaynaklarında ed-Devletü't-Türkiye olarak zikredilen Türk Devleti idi. Aslında Mısır'da Abbasiler zamanından itibaren Türklerin varlığı bilinmekteydi. Burada, 868 yılında Türk kökenli Ahmed b. Tolun tarafından Tolunoğulları; 905'te ise Muhammed b. Tuğc tarafından İhşidîler isimlerini taşıyan iki İslam devleti kurulmuştu. Abbasi hizmetinde görev yapan pek çok Türk asıllı emir, vali, bürokrat veya vezirin faaliyetleri neticesinde Türkler, İslam dünyasına önemli ölçüde hizmet etmişler, hatta meşhur Arap düşünürü el-Cahiz tarafından Türklerin Abbasi hizmetinde gösterdikleri gayreti anlatan Fezâilü'l-Etrak / Türklerin Faziletleri adını taşıyan bir de eser kaleme alınmıştı. El-Câhiz, Abbasi halifesi Mutasım zamanında tamamladığı eserini, Halife Mütevekkil devrinin Türk veziri Feth b. Hakan'a takdim etmişti. El-Câhiz ile aynı dönemde yaşayan, Türkler için kurulan ordugah şehri Samarra'da yetişen Ahmed b. Tulun'un vali olarak tayin edildiği dönemden itibaren Mısır'da başlayan Türk etkisi ilerleyen dönemlerde fasılalarla da olsa devam etti.

Yukarıda da belirttiğim üzere, Mısır ve Suriye'nin Türkiye olarak anılmasını sağlayan devlet ise Memluk Devleti oldu. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından 23 Ocak 1517 tarihinde kazanılan Ridaniye Zaferi ile ortadan kaldırılan bu devlet, Eyyubi hakimiyeti altındaki Türk emirler tarafından 1250 senesinde kurulmuştu. Bilhassa İslam dünyasını ciddi bir kaos içerisine sokan, pek çok şehri yağmalayıp harap eden, Abbasi halifeliğini ortadan kaldıran Moğollar karşısında en ciddi direnişi gösteren, Moğol İstilası'nı durduran ve Abbasi halifeliğini uhdesine alan Memluk Devleti, Suriye ve Mısır'da Türk kültür ve medeniyetini yüzyıllar boyunca en önemli temsilcisi oldu. Bu devletin elde ettiği başarılardan devrin kaynaklarında övgüyle söz edildi. Kahire, Memlûk devrinde İslam dünyasının en önemli ilim ve kültür merkezi haline geldi. Şeyh Bedreddin ve Hacı Paşa gibi Osmanlı âlimleri burada eğitim gördüler.

Orta Asya ve Mısır-Suriye'den sonra Türkiye adıyla bilinen üçüncü coğrafya ise üzerinde yaşadığımız, insanlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinden birisi olan Anadolu idi. Anadolu coğrafyası için Türkiye tabirinin kullanılması da hayli erken sayılabilecek bir tarihte gerçekleşti. Müslüman Türklerin Anadolu'ya ilk gelişleri, Boğa el- Kebir, Afşin gibi emirler vasıtasıyla Abbasiler adına yapılan askeri seferlerle başlamıştı. Bazı kaynaklara göre bu coğrafyadaki ilk Türk izleri Sabar dönemine kadar uzanmaktaydı. Ancak bu dönemdeki faaliyetler yerleşme amacı taşımaktan ziyade tanıma yahut yağma ve ganimet amaçlı akınlar şeklindeydi. Anadolu'nun Türk yurdu haline gelmesinin ilk adımları ise Selçuklular zamanında atıldı. Çağrı Bey'in meşhur 1018 yılı seferinden sonra, bilhassa Selçukluların 1040 yılında kurulmasıyla Anadolu'ya başlayan yağma akınları, bilhassa bu yıl 950. Yıldönümünü idrak ettiğimiz, 1071 yılında Malazgirt Savaşı'nın kazanılmasıyla birlikte yurt edinmeye dönük bir eyleme dönüştü. Malazgirt Savaşı'nı kazanan Sultan Alp Arslan, Bizans İmparatoru IV: Romanos Diogenes ile yaptığı anlaşmada Bizans Devleti'ni kendisine tabi hale getirmiş, ancak imparatorun ölümü üzene yeni hükümdar tarafından geçersiz kabul edilen bu anlaşma hükümsü kalınca Anadolu'ya Türk akınları yeniden başlamıştı. Bu akınlar neticesinde Anadolu'da doğudan batıya irili ufaklı pek çok beylik ve emirlik kuruldu. Bu beyler, Anadolu'nun demografik, siyasi ve kültürel yapısını kısa bir süre içerisinde değiştirdiler.

Toprağın gerçek hakimi

Malazgirt Savaşı'nın hemen akabinde Anadolu'ya yerleşmiş ve yurt tutmuş olmakla birlikte Türkler bu dönemden neredeyse Osmanlı dönemine kadar, Doğu Roma İmparatorluğu'ndan ele geçirdikleri ve yurt edindikleri bu topraklar için daha ziyade Diyar-ı Rum tabirini kullanmayı tercih etmişlerdi. Ancak bu tanım Türklerin Anadolu'nun yerli ahalisi, gerçek hâkimi ve siyasi ve kültürel anlamda savunucusu ve inşa edicisi oldukları gerçeğini değiştirmiyordu. Başta komşuları olan Gürcüler, Ermeniler ve Bizanslılar olmak üzere Avrupalı devletler de Anadolu'nun artık bir Türk yurdu, kısacası Türkiye olduğunu kabullenmişlerdi. İşte bu kabul edişin bir neticesi olsa gerek, İkinci Haçlı Seferi'nin gerçekleştiği 1147 tarihinden itibaren ise bu coğrafya Türklerin yaşadıkları yer anlamında Turchia / Türkiye şeklinde anılmaya başlamıştı. 1147 tarihinde başlayan bu isimlendirme sonraki dönemlerde zaman zaman farklılık gösterse de günümüze kadar devam etti.

[email protected]