Türkiye siyasetinin birleştirici odak meselesi

Ali Osman Sezer / Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi
26.02.2021



Siyaset, toplumsal düzeni ve güvenliği sağlayacak devlet idaresini gerçekleştirme yöntemleri olarak ortaya çıkar. Siyasi düşünce farklılıkları da bunun en iyi nasıl sağlanabileceğine ilişkin düşünce ve modeller üzerinden bir tartışma ortamında, en iyi olanın hangisi olduğunun kamuoyu önünde açığa çıkabildiği ortamda anlam ifade eder. Sonuçta hangisinin daha iyi olduğuna karar verecek olan millettir.

Türkiye'de siyaset, hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu cumhuriyetle mündemiçtir. Bu siyasetin odak noktası olan milletin hâkimiyeti iki boyutu ile öne çıkar. Birincisi milletin kendine ve devletine hâkimiyeti, ikincisi de kendisine yönelen içten ve dıştan tehlikeye karşı hâkimiyeti. Devlet aygıtını idare etmek de bu iki boyutta tecelli eder.

Hakkın tanımı

Hakkın gerçekleştirilmesi hususunda devlet aygıtının bu doğrultuda idare edilmesi anlamında olan hâkimiyetin esası hakka dayanır. Ancak içeriği ve kapsamı itibari ile bir tanıma gelmeyecek boyutta, var olan her şeyi içerecek kapasitede bir kavram olan hakkı tanımlamak mümkün değildir. Bireysel ve toplumsal hak olarak kendisini açığa çıkaran bu kavram, akla, tecrübeye ve inanca dayalı yaşam tarzı olarak tezahür ederek tüm toplumsal düzen kurallarını ortaya çıkartır. Bireysel anlamda hak, kişinin başkalarına karşı yaptığını, kendisine de yapılmasını talep etmek anlamında ortaya çıkarken, sosyal hak o toplumun iyi olanı yaşama ve kötülükten kaçınma kuralları ile sistemleşerek açığa çıkar. Bu bağlamda kişinin ve toplumun hak algısı başkalarına karşı yaptığı davranışlarında kodlanır. Çünkü bir kişinin kendisi dışındakine gösterdiği tavır böyle davranmayı hak bildiğini, kendisine de böyle davranılmasını istediği mesajını içerir.

Egemenlik ve hakimiyet

İşte hâkimiyet esasına dayalı siyaset burada dengelenir. Milletin hâkimiyetini cari kılan böyle bir siyasetin kazananı daima millet olacaktır. Ancak hâkimiyetin bu anlamı egemenlik ile elde edilemez. Bir kere kişinin veya toplumun kendisine hâkim olması yani hakkı uygulaması yerine kendisine egemen yani hegemonya uygulamasından söz edilemez. Başkası üzerinde hegemonya kurmak ise hakkı sadece kendisi için talep eden, başkalarına haksızlığı meşru gören gayri ahlaki bir durumdur. Dolayısı ile devlet aygıtını elde tutup bunun üzerinden bir hegemonya kurma yetkisi elde etmeye dayalı egemenlik anlayışında siyaset, milletin buna rıza göstermesi için paydaşlık üzerinden ikna edilmesi faaliyetine dayanır. Milli devlet ile ulus devlet böyle bir algıda ayrışır.

Ahlak anlayışı

Hâkimiyet anlayışı hakkın herkese adil uygulanması, kendinden olmayanın hakkına da el uzatmama uzantısında bir ahlak ile örtüşürken, egemenlik anlayışına dayalı ahlak, kendi gücünü başkalarına dayatma, kendisi için hak gördüğünü başkalarından esirgemeyle, hatta onların haklarını ele geçirmenin normal karşılandığı bir ahlak üretir. Bu yüzden her ülkede bambaşka kodlarla uygulanan cumhuriyet fikrinin bizim algımızdaki anlamı hâkimiyet merkezinde açığa çıkar. Egemenlik bu bağlamda hâkimiyet ile uyuşmayan bir anlamda hareket eder.

60 darbesinin gerçekleştirdiği ve halen devam eden, hâkimiyet kavramının dışlanıp yerine egemenlik kavramının konulması Türkiye siyasetini normalleştirecek felsefi kodu tahrif etmiştir. Atatürk hâkimiyet yerine egemenlik kavramını kullanmadığı, 21 ve 24 Anayasalarında da görüleceği üzeri "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." dediği herkesçe bilindiği halde, darbe iradesi "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." şeklinde ortadan kaldırdığı hâkimiyet iradesini, bu cümleyi Atatürk'e izafe ederek milletin hâkimiyeti kavramını anayasadan çıkarmıştır. Oysa toplumsal düzen kurallarından başlayarak, hukuk ile devlet erklerinin tüm işleyişini düzenlemek ile milli çizgide ortaya çıkabilecek tüm sapmaları deneyici anlam içeren 'milli hâkimiyet' kavramı cumhuriyetin ve Türkiye siyasetinin kavramsal odak noktasıdır. Egemenlik algısı ile şekillenen siyasi düşüncede seçimleri kaybetmek egemenliğini kaybetmek gibi algılanıp saldırgan bir siyasete dönüşürken, milletin hâkimiyetini önceleyen siyasal sistemde kazanan daima iktidar olan millet olacaktır.

Türkiye siyaseti, muhafazakarlık ve modernlik kavramları üzerinde şekillenmiş bir tartışma ortamında gerçekleşiyor. Bu ayrışmanın çatışma boyutlarına varan uzlaşmazlığı Türkiye'de aklın ve özgürlüğün sorumluluk bilincine atfedilen bağlamların farklı yorumlarında fay hatları üretiyor. Bu anlayış, tanzimata dek uzanan muhafazakar ve modern kimlikler üzerinden somutlaşarak bugünlere uzanan boyutlarıyla bir siyaset arenasına dönüşmüş durumda. Modernlik kavramının aklı öne alan yapısı dikkate alındığında, Türkiye modernlik iddiasının Batı'yı taklit eden, buna rıza göstermeyeni ötekileştiren uygulamalar dışında ne tür bir akli kritere sahip olduğunu anlamak mümkün değil. Bu bakış açısı ile kavramsallaşan siyasi ortam her geçen gün tartışmanın akli tutarlılığından uzaklaşıp, uzlaşması mümkün olamayacak çatışma ortamlarına evriliyor. Bu ortamın temel kodları egemenliğe ve hâkimiyete dayalı siyasi kodların izdüşümlerinde yoğunlaşıyor. Cumhuriyet bilinci farklı düşüncelerle sentezlenen milli bir iradeden ayrı düşünülemez. Bu irade her milletin tüm yaşam tecrübesiyle sentezlediği aklın okuması olarak ortaya çıkar.

Bizim emperyalizm karşısındaki direnişimiz ve vatanı kurtarma projemiz ilk TBMM'de temerküz eden milli irademizdir. Bu irade salt bir direniş hali değil bizim insan olma halimizdir. Elbette bu hal kendisine yönelen tüm saldırıya karşı kendini kendince savunmaya muktedirdir. Çok soyut ve gücü de buradan bir akıl olarak inkişaf eden milli irade kavramının neyi ifade ettiği bugün için bulanıklaşmıştır. Türkiye bağlamında Cumhuriyetin temel nitelikleri ile tamamen örtüşen ve kurtuluş mücadelemizin temel projesi olan milli iradenin hâkimiyeti bilincinin cumhuriyetin temel niteliklerinden ayrıştırılıp bir öğretiye dönüşmesinin bu bulanıklaşmada önemli rolü olmuştur. Bir öğreti milli iradeyi ifade edemez çünkü milli irade kendisi bir öğreti olarak, akıl ve deneyimle varılan ortak bir hükümdür. Bu iradeye milletin tüm bireylerinin tek tek aklı ve ortak deneyimlerinin sentezi ile ulaşılır.

İyiye ilişkin değerler

Milli irade bir topluluğun tüm farklılıkları ile birlikte ulaştıkları ortak iyiye ilişkin değerleridir. Bu değerler o topluluğu millet, üzerinde yaşadığı toprağı vatan yaparak, öğretilmiş bir ideolojiye gerek kalmaksızın o toplumda sosyal birlik ve beraberliğin, hukukun ve adaletin kaynağını oluşturur. Bu kaynak tüm bu özellikleri ile siyasetin birleştirici odak noktasıdır. Cumhuriyet rejimlerinde siyaset devlet aygıtı üzerinden bu iradenin hâkimiyeti bilincinde ortaya çıkan akılla yapılır. Bu iradeyi terk etmek başka bir iradenin emrinde iradesiz bir taklitçilikten öteye geçemez. İbn-i Haldun Mukaddime'de "Mağlup, ebedi olarak galibin hayat tarzına, şiarına, kıyafetine, sair ahlakına, örf ve âdetine tabi olmaya düşkündür" tespitine yer veriyor. Paulo Freire, Ezilenlerin Pedegojisi adlı eserinde, "Ezilenler yabancılaşmanın etkisi ile onu taklit etmek isteyecektir." çıkarımında bulunuyor. Aliya İzzetbegoviç'in " Bir savaş öldüğünde değil düşmana benzediğinde kaybedilir." tespitlerinin ortak noktası, iradesini kullanmayan veya kaybeden bir kişi veya topluluğun bir kimliğinin kalmayacağı, kendi vatanına yabancılaşmış ve düşmanın aklı ile orada onlar lehine hareket eden bir aygıta dönüşeceğidir.

Mesele toprak işgali değil

Modern emperyalizm de artık doğrudan toprak işgali ile uğraşmamaktadır. Onun yerine işgal etmek istediği topraklardaki insanların iradesine biçim verip kendi istediğini, iradesini ele geçirdiği insanlar eliyle o topraklarda cari kılıp orayı bu şekilde üzerindekilerle birlikte sömürmeyi tercih etmektedir. İrade sömürüsü sömürünün en travmatik biçimidir. Çünkü burada dönüştürülerek sömürülmüş irade, kendi kavramlarını ve değerlerini düşman olarak algılayan, düşmanın çıkarlarına hizmet edecek içi boşaltılmış değerleri hak zannedip kendi vatanını emperyalist irade adına sömüren bir aygıttır. Türkiye'deki tüm darbeler ve darbe girişimleri emperyalist iradeye karşı duran milli iradenin kavramlarında somutlaşan aklın iradesini etkisizleştirmek amacıyla yapılmıştır.

Darbeci zihniyetin üstünü örtmek istediği milli kavramlar tüm varlığın kalemle yazıldığının bilincinde, aklın öncelikle her şeyi okuması, derin düşünme ile tüm yönlerinin araştırılıp akledilmesi ve buradan çıkarılacak hükümlerle, yaşamı inşa etmeye dayanır. Hegemonik öğretinin kavramlarına geçit vermeyen bu düşünme biçimi bizim milli irademizin kaynağıdır. Kavramlarımız emperyalist iradeye geçit vermeye meyyal olsaydı onları kaldırmaya teşebbüs edilmezdi. Bu yüzden kendi akletme ve irademizin kaynaklarından kopuş kendimizle birlikte her şeyimizin kaybından başka bir anlama gelmez. İlk emri her şeyi oku ile başlayan, tüm varlığın kalemle yazıldığını belirterek, var olan her şeyin bu okumanın nesnesi olabileceğini hatırlatan ve bunu yapmayanların ancak kendini müstağni görenler olacağını belirten irademizin temel kavramlarını dışlayıp, modernlik adına taklitçiliğe yönelmek kendi kutsalı olan aklı terk edip onun yerine modern aklın taklitçiliğini kutsamaktır. Batı modernliğinin akletmeye imkan vermeyen bir inancın içinden aklı merkeze koyarak çıkmasına karşılık biz, zaten okumayanı ve akletmeyeni muhatap görmeyen bir inancın içindeyiz. Buradan, akletmek istiyoruz diye çıkmaya çalışmak batı modernleşme hikâyesinin tersine, kendi aklını terk edip Batı'yı taklitte hapsolmaya dönüşmüştür. (Taklit ve kilit aynı kökene dayanır. Taklit aklı kilitler.) Dünyanın neresinde olursa olsun insan düşüncesi ve tecrübesi elbette çok değerledir. Ancak bunu akledip yorumlamadan doğrudan kopyalamak bir toplumu akıldışı bir kargaşa ortamına sürükler. Bu ortamda kavramların anlamı üzerinden akleden ile onu ideolojik bir slogan olarak kullanan kesimlerin anlaşma zemini kalmaz.

Millet kavramı

Millet kavramı bir devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olmakla tam olarak açıklanamaz. Bu tanım kavramın tarihi bağlamlarını ifade etmez. Vatandaşlık bağı olmasına karşın vatanı vatan, milleti millet yapan değerlere savaş açanların millet kavramı içinde değerlendirilebilmesi mümkün değildir. Bu yüzden Türk Milleti dendiğimizde, her ne olursa olsun kendi aklı ile düşünebilen bir zeminde, sahip olduğu değerlerle var olduğu kendisini ve devletini sınırlayarak had bilir, düşmanını sınırlayarak da haddini bildirir millet anlaşılır. Bu cümle ütopik bir dilek değil tarihi sürçte mayalanmış, Kurtuluş Savaşı'nda somutlaşarak son olarak 15 Temmuz işgal girişiminde bunu unutanlara kendisini hatırlatmış bir iradedir. Egemenlerin silahlı veya finansal gücü karşısında bu bilinç kurtuluş savaşında neyi ifade etmişse bugün de onu ifade eder. O yüzden insan olarak varlığımızı muhafaza ederek sürdürebilmek dünyayı ateşe verecek boyutlarda silahlanma ve servet biriktirme yarışı ile değil ancak bu değerleri kendi hayatımızda ve devletimizin vasıflarında yaşatabilmekle mümkündür. Bu değerler üzerinde düşünmemiş ve yaşatmamız gereken bilinçle somutlaşabilir. Pusulamızın ana yönü bu bilinçten kaynaklanan iradedir. İbrenin buradan kayması hiçbir şeyle telafi edilemez bambaşka ve bir alanın etkisi altına girdiğimizi gösterir ki böyle bir yönün değerleri, gücü kutsayarak bükemediğin eli öpmeye varan, egemenlerin hizaya soktuğu kula kulluğu meşru görmeye dayanır. Bu anlamda gücün egemenliğine dayalı bir algı, iradesinin hâkimiyetini gerçekleştirme inancı dışında hiçbir şeyi kalmamış bir milletin zaferini izah edemez.

İrade, ahlaki ve manevi bilincin bir tezahürüdür. Bu bilinç, anlamın manasının ne olduğuna dair süreç içinde varılan bir hükümden ortaya çıkar. Hükümlerin toplumsal değere dönüşmesi ise sosyal hayatın güvenliğini sağlayan ahlaki ortamla oluştur. Toplumsal düzenin gerçekleştiği ahlaki ortam, karşısındakinin kınamasına bile gerek kalmayacak güçte utanma duygusunun rengi olan yüz kızarması ile bu işi kişinin kendinde çözümler. Ancak bu utanma hali bir toplumun dilinde kavramsallaşan ifadelerin manasında gerçekleşebilir. İçeriği anlaşılamayan ithal ifadeler ahlaki alanın yüz kızarmasını önleyebilir. O yüzden bu ortamdan kaçarak kendine yer açmaya çalışan davranışlar o ortamın dilini kullanmak yerine ahlaki ortamın algısını ifade edemeyen kavramları seçer. Halk idare edilmesi gereken bir varlık olarak siyasetin nesnesi değil, kendisi adına kamu düzenini sağlayacak devletin nasıl idare edileceğine karar verici öznedir. Halk zaten parçası olduğu milletin değerleri içinde toplumsal düzenini sağlamış olmakla nasıl yaşayacağı hususunda idare edilmeye ihtiyaç duymayacaktır. Bu bağlamda siyaset millet idaresi değil, ona hizmet edecek devlet idaresidir. Dolayısı ile siyaset kurumunun kuralları ile toplumsal düzen kuralları doğrudan bağlantılıdır. Devleti bu kurallardan ayrı bir amaçla donatan siyasi faaliyetler millet ve devlet arasındaki diyaloğu tersine çevirip, devlet üzerinden milleti yönetmeyi görev sayacaktır. Sonuç olarak; devlet erkleri olan yasama, yürütme ve yargı ayrılığı, neyin hak neyin haksızlık olduğu bilincinden yola çıkan irade ile birbirini denetleyerek millet hâkimiyetini, millet, devlet ve vatan bütünleşmesinde cem eden cumhuriyeti ifade eder. Farklı düşünceleri analiz ve sentezleyerek milli iradede bütünleşecek Türkiye siyasetinin odak noktası da budur.

aliosmansezer@hotmail.com