Türkiye Yüzyılı'nda yapay zekâ: Egemenlik, güvenlik ve insan onuru

21.06.2026

Dijital çağ kimin değerleriyle geliştiriliyor? Hangi insan tasavvuruna yaslanıyor? İnsana sömürgeci, oryantalist, ırkçı ve ayrımcı bir güvenlik paradigması içinden mi bakıyor; yoksa insanı yaratılmışların en şereflisi olarak gören, insan olduğu için değerli kabul eden bir ahlak ve medeniyet ufkuyla mı yaklaşıyor?


Türkiye Yüzyılı'nda yapay zekâ: Egemenlik, güvenlik ve insan onuru

Dr. Muhammed Ersin Toy/ Yazar

13 Haziran'da İstanbul'da düzenlenen Türkiye Yapay Zekâ Zirvesi'nde Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın ve Selçuk Bayraktar'ın yaptığı konuşmalar, Türkiye'nin yapay zekâya nasıl baktığını, Türkiye Yüzyılı'nda bu alanda hangi istikameti öncelediğini ve hangi değer paradigmasına dayandığını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu konuşmalar aynı zamanda Batı merkezli teknoloji zihniyetine, dijital kuşatma düzenine ve insanı veriye indirgeyen güç paradigmasına karşı güçlü bir medeniyet meydan okuması niteliği taşımaktadır.

Bu çerçeve, bir bakıma Türkiye Yüzyılı'nın yapay zekâ manifestosu niteliğindedir.

Bu manifestonun merkezinde yalnız teknik ilerleme yoktur. Dijital egemenliği millî egemenliğin ayrılmaz parçası olarak gören; insan onurunu, millî güvenliği, veri güvenliğini, ahlakı, üretim kapasitesini, kültürel temsili ve millî bağımsızlık iradesini birlikte ele alan bir ufuk vardır.

İsrail'in Filistin'de yürüttüğü soykırımda yapay zekâ ve ileri teknolojiyi hedefleme, gözetleme ve saldırı süreçlerine dahiy etmesi; Rusya-Ukrayna savaşında yapay zekânın savaş alanının parçası hâline gelmesi ve ABD merkezli Palantir gibi şirketlerin yapay zekâyı savaş, istihbarat ve güvenlik mimarisinin merkezine yerleştirmesi, bu teknolojinin artık yalnız sivil bir üretkenlik aracı olmadığını göstermektedir. Fransa'nın veri ve dijital güvenlik kaygısıyla Palantir'e bağımlılığı azaltıp yerli çözümlere yönelmesi de aynı gerçeği teyit etmektedir. Bütün bu gelişmeler, yapay zekânın günümüzün ve geleceğin en kritik egemenlik meselesine dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin insanı merkeze alan teknoloji anlayışı, yalnız bir teknoloji politikası değil; savaş, gözetim ve tahakküm merkezli dijital düzene karşı insan onurunu esas alan stratejik bir gelecek ufkudur.

Bu nedenle bugün yapay zekâ tartışması artık yalnız "hangi model daha güçlü?" sorusuyla çerçevelenemez. Mesele, herhangi bir küresel teknoloji gücünün yapay zekâ kapasitesini ne zaman ve hangi şartlarda başkalarına açacağı ya da kapatacağı beklentisine de indirgenemez. Eğer savaşlar, ekonomi, medya, kamu yönetimi ve toplumsal hayat giderek dijital alana taşınıyorsa ve bu yeni düzenin merkezinde yapay zekâ yer alacaksa, asıl tartışılması gereken konu yapay zekânın zihinsel kodları, etik değerler silsilesi ve insana bakışıdır.

Bugün artık şu sorular da önem kazanmıştır: Cebimizde taşıdığımız cihazlar yalnız hayatımızı kolaylaştıran teknik araçlar mı, yoksa savaş ve kriz anında güvenlik tehdidine dönüşebilecek dijital bağımlılık unsurları mı? Lübnan'da çağrı cihazlarının bir saldırı aracına dönüştürülmesi, Filistin'de iletişim verilerinin gözetleme ve hedefleme süreçlerinde kullanıldığına ilişkin somut gerçekler, dijital bağımsızlığın artık teorik bir mesele olmadığını göstermektedir. Bu sorunun cevabı bağımsızlıkta, millîlikte ve paradigma değişiminde gizlidir.

Çünkü insanı eşref-i mahlûkat olarak görmeyen bir yapay zekâ düzeni, insanı özgürleştiren bir teknoloji olmaktan çıkıp yeni bir dijital kast sisteminin habercisine dönüşebilir. Bu sistemde modeli geliştiren, veriyi elinde tutan, bulutu yöneten, çipe erişen ve algoritmanın karar mantığını belirleyen güçler üst sınıfı; başkalarının modeline, verisine ve altyapısına bağımlı kalan toplumlar ise dijital düzenin edilgen ve sömürülen kullanıcıları hâline gelebilir.

Meselenin mihenk noktası aslında şudur: Bu teknoloji kimin değerleriyle geliştiriliyor? Hangi insan tasavvuruna yaslanıyor? İnsana sömürgeci, oryantalist, ırkçı ve ayrımcı bir güvenlik paradigması içinden mi bakıyor; yoksa insanı yaratılmışların en şereflisi olarak gören, insan olduğu için değerli kabul eden bir ahlak ve medeniyet ufkuyla mı yaklaşıyor? Yapay zekânın algoritması hangi verilerle eğitiliyor? Hangi siyasi aklın, hangi şirket çıkarının, hangi ticari kaygının, hangi güvenlik mimarisinin hizmetine giriyor? İnsanı güçlendiren bir imkân mı olacak, yoksa insanı hedefe, veriyi mühimmata, algoritmayı komutana dönüştüren yeni bir savaş düzeninin parçası mı hâline gelecek?

Türkiye'nin meydan okuması tam da burada başlamaktadır. Eğer dijital alan insanın bilincini, idrakini ve ruhunu kuşatan yeni bir savaş alanına dönüşüyorsa; eğer yapay zekâ sistemleri ve büyük dil modelleri bu kuşatmayı daha görünmez ve daha etkili hâle getiriyorsa, Türkiye'nin tarihî sorumluluğu bu alanda insanı merkeze alan yeni bir medeniyet dili ve teknolojisi kurmaktır.

Tam da bu noktada Selçuk Bayraktar'ın Türkiye Yapay Zekâ Zirvesi'nde yaptığı konuşma, Türkiye'nin yapay zekâ yaklaşımında tamamlayıcı ve kritik bir yerde durmaktadır. Bayraktar, yapay zekâ çağını yalnız teknik bir yarış olarak değil; hürriyet, insan onuru ve dijital egemenlik meselesi olarak okumaktadır.

Bu konuşmanın en güçlü tarafı, yapay zekâ meselesini insanın varlığıyla, ahlakla ve medeniyet tasavvuruyla birlikte ele almasıdır. Bayraktar'a göre asıl tehdit artık yalnız sınırlarımıza yığılan konvansiyonel ordular değildir. Tehdit, tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve cebimizdeki cihazlara kadar sızan teknokapitalist küresel tahakkümdür.

Bu tahakküm her zaman kaba kuvvetle işlemez. Çoğu zaman gönüllü esaretle işler. Sosyal medya, video platformları ve yapay zekâ destekli algoritmalar insanın dikkatini, duygusunu ve iradesini ölçmekte; öfke, haz ve korku üzerinden insanı ekranda daha fazla tutacak içerikleri öne çıkarmaktadır.

Selçuk Bayraktar'ın dikkat çektiği "dopamin girdabı" tam da bu yeni esaret biçimini anlatmaktadır. Bugün birçok sosyal medya ve video platformunun arka planında çalışan yapay zekâ sistemleri, insanın nörolojik zaaflarını analiz ederek onu ekranda birkaç saniye daha fazla tutacak içerikleri sürekli optimize etmektedir. Öfke, hedonizm ve korku temelli içerikler yalnız birer eğlence unsuru değildir; insanın dikkatini, akli melekelerini, sağlığını ve hürriyetini aşındıran görünmez bir bağımlılık düzeninin parçasıdır.

Böylece insan özgürleştiğini zannederken, görünmez bir örümcek ağının içine çekilebilmektedir. Baktıkça daha fazla bağlanmakta, bağlandıkça daha fazla bakmaya mahkûm hâle gelmektedir. Bu nedenle yapay zekâ çağında hürriyet meselesi yalnız siyasi veya hukuki bir mesele değildir; insanın iradesini, dikkatini, ruhunu ve asli insani fonksiyonlarını koruma meselesidir.

Bayraktar'ın dikkat çektiği "makineleşen insan" meselesi de burada önem kazanmaktadır. Mesele yalnız makinelerin insanı taklit etmesi değildir. Asıl tehlike, insanın da hızla makineleşmesi, ruhunu, merhametini, hürriyetini ve anlam arayışını kaybetmesidir. Gönlü, merhameti ve ahlakı olmayan bir teknolojinin insanlığa hizmet etmesi mümkün değildir. Böyle bir teknoloji, kolaylıkla imha aracına dönüşebilir.

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye Yapay Zekâ Zirvesi'nde sorduğu sorular da tam olarak Türkiye'nin paradigmasını ortaya koymaktadır: "Yapay zekâ insana hizmet mi edecek, yoksa insanı kontrol mü edecek? Teknoloji şirketleri ellerine geçen bu asimetrik gücü nasıl kullanacak? Hızla büyüyen bu şirketlerin derebeyi hâline gelmesinin önü nasıl alınacak? Kişisel veriler üzerinden bireylerin ve toplumların manipülasyonu nasıl engellenecek?"

Bu sorular teknik sorular değildir. İnsan hürriyeti, devlet egemenliği, toplum güvenliği ve kültürel varlık sorularıdır. Çünkü yapay zekâ çağında asıl mesele, teknolojinin insanı güçlendiren bir imkân mı olacağı, yoksa insanı ve toplumları yöneten görünmez bir tahakküm aracına mı dönüşeceğidir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasındaki en stratejik cümle de şuydu: "Siyasi, askerî, iktisadi gücün, dijital egemenlikten bağımsız ele alınamayacağını, dijital kapasitenin caydırıcı bir kuvvet çarpanı olduğunu artık hepimiz çok iyi biliyoruz."

Bu cümle, Türkiye'nin yapay zekâ meselesini yalnız teknik bir yenilik olarak görmediğini göstermektedir. Türkiye için yapay zekâ artık bir dijital egemenlik meselesidir. Hatta yapay zekâ çağında dijital egemenlik, toprak egemenliği kadar hayatî bir varlık-yokluk meselesine dönüşmektedir. Çünkü bu çağda veri, model, bulut, çip, enerji, siber güvenlik ve insan kaynağı birlikte düşünülmeden bağımsızlık da güvenlik de kalkınma da eksik kalır.

Sayın Cumhurbaşkanımızın açıkladığı Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı da bu nedenle yalnız teknik bir program değil; "Fark Et", "İstifade Et", "Üret" ve "Yönet" eksenleri üzerinden veri egemenliği, teknolojik bağımsızlık, insan kaynağı, altyapı, Türkçe büyük dil modeli, yapay zekâ okuryazarlığı ve insan merkezli teknoloji anlayışıyla şekillenen stratejik bir yol haritasıdır. Bu çerçevede 81 ilde yapay zekâ okuryazarlığı atölyelerinin kurulması, iki yılda 5 milyon vatandaşa eğitim verilmesi, 10 bin ileri düzey yapay zekâ uzmanı ve 100 bin yapay zekâ uygulama profesyoneli yetiştirilmesi hedeflenmektedir.

Bu adımlar; Bilge gibi yerli yapay zekâ çalışmalarından Türkçe büyük dil modeli hedeflerine, millî teknoloji hamlesinden İHA ve SİHA alanında oluşan birikime kadar Türkiye'nin dijital çağda nerede durduğunu göstermektedir. Türkiye'nin hedefi, insanı makineleştiren değil, insanı kendi fıtratına ve onuruna yaklaştıran bir teknoloji ufku kurmaktır.

Sonuç olarak Türkiye Yüzyılı'nda yapay zekâ, yalnız teknik bir gelişme değil, dijital egemenlik meselesi olarak konumlandırılmaktadır. Veri güvenliği, dijital platformlar, küresel konumlandırma sistemleri, yapay zekâ tabanlı işlemler, otonom sistemler, bulut altyapısı, haberleşme ağları ve kritik kamu verileri artık millî güvenliğin ayrılmaz parçalarıdır.

Olası bir savaşta veya krizde; veri, bilgi, görüntü, ses, konum, haberleşme altyapısı ve otonom sistemler birer silaha dönüşebilir ya da manipülasyon aracına çevrilebilir. Filistin'de, Lübnan'da ve Ukrayna'da yaşanan gelişmeler bize şunu göstermiştir: Yeni dönemde savaş yalnız füze, tank, uçak ve cephe üzerinden değil; veri, algoritma, platform, propaganda, siber-fiziksel operasyon ve bilinç alanı üzerinden de yürütülmektedir.

Bu nedenle yapay zekâda millîleşme ve yerlileşme Türkiye için hayatî bir meseledir. Ancak bu yalnız yerli yazılım üretmek anlamına gelmez. Türkiye kendi verisini koruyan, kendi dil modelini geliştiren, kendi bulut ve veri merkezi altyapısını güçlendiren, kendi insan kaynağını yetiştiren, kritik sistemlerde dış bağımlılığı azaltan ve kriz anında kendi kararını verebilen bir yapay zekâ düzeni kurmak zorundadır. Bu düzen, yalnız teknik kapasiteyle değil; dilin, anlamın, kültürel hafızanın ve insan merkezli değerlerin yapay zekâ sistemlerine yansıtılmasıyla kurulabilir.

Fakat meselenin yalnız teknik ve stratejik tarafı yoktur. En az bunun kadar önemli olan ahlaki ve insani tarafıdır. Yapay zekâ sistemleri insanı insanlığından uzaklaştırmamalı, insanın hizmetinde olmalıdır. İnsanı makineleştirmemeli, algoritmik körlüğe sürüklememeli, insan ruhunu metal bir düzene mahkûm etmemelidir. Teknoloji insanın dikkatini, iradesini, mahremiyetini ve hakikatle bağını zayıflatıyorsa, orada ilerleme değil yeni bir esaret biçimi vardır.

Bu noktada Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Selçuk Bayraktar'ın açıklamaları Türkiye'nin paradigmasını ve meydan okumasını ortaya koymaktadır. Bu iki yaklaşım birlikte okunduğunda Türkiye'nin yapay zekâ vizyonu daha net görünmektedir: Türkiye'nin vizyonu yalnız kendisini değil, bütün insanlığın hayrını gözeten bir gelecek ufkuna dayanmaktadır.

Bugün yapay zekâ, sosyal medya ve dijital platformlarla bütünleşerek hem medya düzenini hem de kültürel ve bilişsel dünyayı algoritmalar, içerik yapıları ve sonsuz akış mantığı üzerinden yönlendirmektedir. Aynı zamanda gözetleme, denetleme, hedefleme ve imha süreçlerinde bir savaş teknolojisi olarak da daha aktif bir rol üstlenmektedir. Bu nedenle Sayın Cumhurbaşkanımızın işaret ettiği 100 bin yapay zekâ uygulama profesyoneli hedefi yalnız teknik personel yetiştirme başlığı olarak görülmemelidir. Bu insan kaynağı; sosyal medya algoritmalarını, medya mimarisini, bilişsel güvenliği, içerik ekosistemini, film, dizi ve sinema alanındaki kültürel üretimi, İHA ve SİHA sistemlerini, iletişim uydularını, akıllı cihazları ve siber-fiziksel güvenlik alanını birlikte okuyabilecek çok boyutlu bir stratejik kapasite olarak düşünülmelidir. Çünkü meydan okuma yalnız yazılım alanında değil; medya, kültür, savunma, iletişim, veri ve bilinç alanında aynı anda yaşanmaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Selçuk Bayraktar'ın Türkiye'nin ufkuna diktiği bayrak budur. Bu bayrak yalnız Türkiye için değil; teknolojinin insanı ezmediği, verinin insanı sömürmediği, algoritmanın insan ruhunu teslim almadığı bir gelecek arayan bütün insanlık için anlam taşımaktadır.

Gelecek yapay zekâdaysa, Türkiye bu geleceği yalnız tüketen değil; üreten, yöneten, denetleyen ve insan onurunun hizmetine veren ülkeler arasında yer almalıdır.