Türkiye'de bir daha darbe olur mu?

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
09.01.2021

31 Mart'ta isyan etmeyi aklından bile geçirmeyenleri isyancılar olarak gösterebilenlerin her an yeni bir darbe planlamayacaklarından kimse emin olmasın. Ama kiminle ve hangi enstrümanla yapılacağını tahmin etmek kolay değildir. 80 öncesi sol ideoloji görece daha güçlü bir şekilde emperyalizme karşı duruyordu ve onun için de darbe solculara yapıldı. 80 sonrasında ise İslamcılar emperyalizme karşı güçlü bir karşı duruş sergiliyorlardı ve 80 sonrası tüm darbeler de muhafazakarları hedef aldı.



Osmanlı’nın son döneminde ilan edilen II: Meşrutiyet halkı memnun etmemişti. Özellikle dini değerlere görece daha bağlı olanların rahatsızlıkları derinden hissedilmeye başlandı. Bu durumun üzerine gidip bu tepkinin büyümesini engellemek isteyen askeri bürokrasi tıpkı daha sonra yaşadığımız diğer darbeler gibi bir darbe zemini hazırlama operasyonu planladı. Halkın en çok tedirginlik duyduğu konu, imparatorluğu emperyal emellerle parçalayan güce öykünüp ona teslim olmaktır. Osmanlı milletinin en büyük korkusunun “garp mukallitliği” olmasının “gavur” düşmanlığı ile açıklanamayacak kadar derin bir anlamı vardır.

Düşmana benzeyince...

Sosyalizmin iğne deliği kadar nefes alacak imkan bırakmadığı kültür emperyalizminin atmosferinde, Bosna Hersek’te “Genç Müslümanlar” hareketini kuran Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir” sözünün bugün her bir insanımızın dilinde ve hafızasında yer etmesinin asıl nedeni de işte budur. Hepimizin hissiyatına tercüman olan bir ifade olmasıdır.

İmparatorluğun dağılma sürecinde düşmana benzeme korkusunu yaşayanların itirazlarını yüksek sesle dile getirmesi bütün gelecek planlarını bozacak bir etki oluşturabilirdi. Bunun için de bunların susturulması gerekiyordu. İşte o dönemin askeri bürokrasisi ile halk arasındaki kutuplaşmanın asıl nedeni buydu ve o dönemdeki askerler, elindeki imkanları da kullanarak tertipledikleri “isyan” senaryosunu sahneleyip ülkenin tüm kontrollerini ele geçirdiler. Giderek büyüyen rahatsızlıkları bir fırsata çevirdiler. Bu rahatsızlık giderek büyüdü ve halk bu duruma itiraz ediyordu ama asla isyan etmeyi düşünmüyordu ve etmedi de. Olay tamamen İttihatçıların bir mizanseniydi. Klasik darbe geleneğinde olduğu gibi yönetime el koymak için uygun bir zemin hazırlamak için ne gerekiyorsa onu yaptılar ve sözüm ona isyanı bastırıp yönetime el koydular.

Dramatik bir şekilde parçalanan topraklarımızın/yüreğimizin her bir parçasında bu cuntacı İttihatçıların, Enver’in Talat’ın ve Cemil’in izi vardır. Suriye’de Kafkasya’da ve Balkanlar’daki kayıpların ve kaosun müsebbipleri olan bu üçlü ekip bir imparatorluğu gasp edip sahibinin elinden alırken (Osmanlıların) o imparatorluğun halkını da kendilerine kul köle edinmek istediler. Esasında hikaye uzun ve dramatik dahası işin bu kısmı bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşan boyutlardadır.

Tertiplenen mizansen çok bilindik bir senaryoydu. Halk adına ve ülke için çok iyi işler yapma gayretinde olan ve bu gaye için de hayatını riske atmış olan paşalar ile eli silahlı askerlerin önünü tıkamak isteyen yobaz, gerici ve bağnaz bir kitle vardır. Bu kitleden bir an önce kurtulmak gerekir. Bunların eline fırsat geçerse zaten bir gece ansızın evimizi basıp ellerindeki baltalarla hepimizi doğramaları işten bile değildir. Hem halkın hem devletin hem de medeniyetin düşmanıdırlar. Bunun için de onlara yaşama hakkı da siyaset imkanı da tanınmamalıdır.

Kaos da savaş da yetmedi

Bu minvalde kurulan tezgahla toplumun büyük bir kısmı siyaset dışına itildi. Bu yapının siyaset dışına itilmesinin en önemli nedeni ise, daha üst bir medeniyet tasavvuru olan Osmanlı medeniyetinin Batılılaştırılmasıdır. Bir başka ifade ile Osmanlı, Batı’ya göre her halükarda bir üst level’dı. Onu bir alt seviyeye indirmek için kaos yetmedi. Savaş dahi bu amacı gerçekleştiremedi. Cuntacılık ile o iş başarıldı. Bu kesim tarafından cuntacılığın hep kutsanmasının nedeni de budur. Bir üst level olan bir medeniyeti (Osmanlı’yı) bir alt kültür olan Batı’ya benzetme politikaları çok büyük krizleri de beraberinde getirdi. Burada bir konuya daha dikkatleri çekmek isterim, İslam medeniyeti dışındaki tüm kültürlerin Batılılaşması onların ilerlemesi demektir. Ancak İslam medeniyetinin Batılılaşması gerilemesi anlamına gelir. Çünkü İslam, diğer tüm semavi dinleri kuşatır, ihata eder. Şu an dünyada Müslümanlar arasında bahse konu ettiğimiz üst düzey bir kültür ve siyasal sistemin mevcutlu olmaması bu gerçeği asla değiştiremez. Dolayısıyla da Çin, Hindistan hatta Japonya için bile Batılılaşmak onlar için ileri bir aşamadır ama Osmanlı için değildir. Halk bu gerçeğin farkındaydı ve gelmekte olan sisteme karşı hep dikkatliydi. Ama yönetici elitler için bu toplumsal bir konu olmaktan öte ontolojik bir sorundu. Var olma sorunuydu ve bu durum bitmeyen bir çatışmayı da beraberinde getirdi.

31 Mart geleneği

Bu çatışma sonucunda gerçekleşen 31 Mart vakası bize bu hikayeyi detaylandıran en çarpıcı örnek olaylardan birisidir. Halkın dile getirdiği itirazlar bir isyana dönüştürüldü ve bu isyanın bastırılması pek çok mevzinin de ele geçirilmesine yaramış oldu.

İşte o darbeden sonra elde edilen kazanımlarla kurulan mantık ve oluşan gelenek hiç değişmedi. Hep kendini korudu. Bugüne kadar hiçbir darbeciye milletin yüreğini soğutacak bir cezanın verilememiş olması basit bir ihmalkarlık veya yetkisizlik meselesi değildir. Kurulan sistem bu durumu doğal olarak içermektedir ve darbecilerin yaptıkları yanına kar kalıyor her zaman. Çünkü kurulan paradigmanın genlerinde darbecilik vardır. Dahası darbe, asker eliyle de yapılabilir, casus çetesi ile de…

31 Mart’ta iktidarı ele geçirenler öyle bir sistem kurdular ki bu, aktörlerin değişmesinden zamanın geçmesinden ve halkın eğiliminin farklılaşmasından bağımsız olarak hep var olacak bir yapıdır. Kim iktidarda olursa olsun, hangi dönemde yaşarsak yaşayalım, hangi düşünce sistemine inanırsak inanalım, hiçbir yönetim yetkisi olmadığı halde her daim kendisini yönetici olarak gören bir kadronun varlığının arka planında da bu tarihsel gerçek vardır.

Hesaplaşma bitmedi

31 Mart’taki hesaplaşma henüz bitmedi. O zaman “darbeci paşalar” ya da bab-ı ali elitleri ile halk karşı karşıya geldi ve cuntacılar kazandı. İsyanı bastıran “vatansever” bab-ı ali bürokratlarının ve paşalarının komutasındaki ordu ülkenin kurucu iradesi ve sahibi oldu. Genelde ulusalcı ekip, isyan olmadan önce halk ile askeri bürokrasi arasında büyük bir uçurum oluştuğunu iddia eder oysa o isyan bu uçurumun müsebbibidir. Bab-ı Ali elitleri ve askeri bürokrasi ile halk arasında bir kutuplaşmanın başladığı söylenir aksine esas kutuplaşma bundan sonra gerçekleşti.

Vurgulamak gerekirse 31 Mart vakasında ülke iki ana gruba ayrıldı. Bunlardan birisi bahse konu ettiğimiz bab-ı ali elitleri ile askeri bürokrasidir. Laik Batıcılardır. Bunların hemen hemen hepsi Batı’da eğitim görmüş, devlet katında çok iyi konumlara gelmiş ülkenin geleceğinin yol haritasını çizme yetkisini elinde bulunduranlardır.

İkinci gruptakiler ise, kimliklerini herhangi bir ırk ya da sınıfa dayandırmayan, tek gayesi sahip olduğu inancının korunması olan ve kalpten padişahına bağlı olan Halfeti’nin Kürdü, Konya’nın Türkmeni, Antalya’nın Yörüğü, Sakarya’nın Manavı, Karadeniz’in Çepnisi, İdlib’in Arabı ve benzerlerinin oluşturduğu tabii sosyolojik yapıdır.

İki sınıf arasındaki çatışma

Bu iki sınıf arasındaki çatışma hep devam etti. Darbeler de hep bu ikinci sınıfın siyasete dahil olmasının yollarını kesmek için yapıldı. Her ne kadar her dönem için darbeye uğrayan aktörler farklı olsa da darbeyi yapanlar ile darbelerin amacı hiç değişmedi.

Bugüne kadar gerçekleşen darbeleri yapanların siyasi eğilimleri ya da kimlikleri farklı olabilir ama ortak payda emperyalizmdir. Keza darbeye uğrayanlar da faklı sosyolojik kompartımanlardan gelenlerdir ama orada da ortak payda emperyalizmdir. Darbeler, emperyal güçlerin taleplerini gerçekleştirmek için yapıldı. 80 öncesi sol ideoloji görece daha güçlü bir şekilde emperyalizme karşı duruyordu ve onun için de darbe solculara yapıldı. 80 sonrasında ise İslamcılar emperyalizme karşı güçlü bir karşı duruş sergiliyorlardı ve 80 sonrası tüm darbeler de muhafazakarları hedef aldı.

Esasında pek çok kişi, teorik ve entelektüel alt yapısını tamamen kaybettiği için laik-Batıcı sosyolojiyi göz ardı ediyor ama onların bu topraklara ektiği tohumlar zaten herhangi bir fikre ihtiyaç duymadan var olabiliyor. Laik-Batıcılar ile padişaha safça bağlı olan muhafazakarların nasıl bir sosyolojik rekabet içinde değişime uğratıldıklarına işaret eden en çarpıcı örnek olayların görüldüğü sahnelerden birisi de klasik Türk sinemasıdır.

Bilindiği gibi köyden şehre inen ve sosyetenin içinde kendisine yer açmak isteyen Anadolu’nun saf köylü kızı, aşağılanınca azmeder ve sonunda Paris’e gider kendisini geliştirir ve geri gelip daha önce kendisiyle dalga geçenlerden çok daha Batılı olduğunu göstererek, Batılı bir kimlikle onlardan öcünü alır. Bu sayede kendisini kanıtlar. Bu örnek olaydaki değişimin de bir başka darbe olduğunu söylersek abartmış olmayız sanırım.

Ez cümle İttihatçılar, elinde bulundurdukları devlet ve devletin tüm ideolojik aygıtlarını kullanarak çok karmaşık bir cuntacılık geleneğini oluşturdular. Bunun zaman zaman gün yüzüne çıkmasına kimse şaşırmasın.

Darbe tartışması tesadüf değil

Demokrasisini belli bir olgunluğa kavuşturmuş ve demokrasi mücadelesinde çok büyük bedeller de ödemiş olan Türkiye’nin 2021 yılına darbe tartışmaları ile girmesi bana göre bir tesadüf değildir. Arka planında hangi mizansenlerin olduğuna dair tahmin yürütecek bir bilgi yok elimde ama darbecilik geleneğine dair çok tecrübelerimiz var. Hani denilir ki tavuklara sormuşlar, “Her gün elinden yemek yediğin, senin için özel mekanlar inşa eden beniâdemden niçin bu kadar çok korkuyorsunuz?” Onlar da demişler ki “Arkadaşlarımızın kellesini onların elinde gördük de ondan”. Daha önceki meslektaşlarının akıbetini bilen siyasetçilerin de bu konu gündeme gelince sert bir tepki göstermeleri anlamlı değil mi? AK Parti yetkililerinin ve sözcüsünün darbe imasına sert tepki göstermeleri yersiz bir tepki midir? Velev ki darbeler dönemi kapanmış olsa bile buna tepki gösterilmelidir.

Bana göre bu tartışmalar bir darbenin habercisi değildir. Sindirme operasyonu olarak görülmelidirler. Hem halkı hem de AK Parti’yi telaşlandırmayı hedefleyen çıkışlardır. Milletin çok yakın bir tarihte, 15 Temmuz darbe ve işgal girişimine karşı yazdığı destana rağmen bu konuyu rahatlıkla gündeme taşımalarının başka bir nedeni vardır.

Kimse TRT’de Hasan Mutlucan’dan kahramanlık türküleri dinlemeyi beklemiyor artık ama darbelerin yapılış gayesini bugün kim hangi enstrümanla gerçekleştirebiliyor ona bakmak lazım.

Çelik leblebi

Bugüne kadar gerçekleşen darbelerin esas amacının ekonomiyi kontrol etmek, kültürel kodları elde tutmak ve sosyal değişmeyi kontrol edip belirlemek olduğunu dikkate aldığımızda darbe tartışmalarının esas izini takip etmek çok daha kolaylaşacaktır. Dikkat etmemiz gereken konu, hangi kesimin bu alanlara dair bir toplumsal mühendislik projesinin var olduğudur.

Dünya sisteminin içinde çelik bir leblebi olma potansiyelini içinde taşıyan Türkiye’nin öyle ya da böyle bir takım operasyonlara maruz kalacağı açıktır. Bu tartışmaları da bu çerçevede okumak gerekir. Bugün darbenin gündeme gelmesini, darbe için yeni bir enstrüman arayışı veya farklı bir aktöre çağrı olarak görmek gerekir.

Operasyona çağrıda bulunan bu seslerin karşılık bulmayacağını düşünmek fazlasıyla saflık olur. Evet artık asker eliyle bir darbe yapılmayacak, ama bu işlevi görecek başka mekanizmalar vardır. O halde bu kez iş kimin eliyle yapılmaya çalışılacaktır sorusunun cevabını aramak lazım.

Karşı durabilme şartı

Hülasa, şu an cari olan dünya düzeninin dayandığı paradigma, ülkelerdeki sistemleri ekonomi, kültürel değerler ve toplumsal değişme dinamikleri üzerinden dizayn etmektedir.

Ülkelerin ekonomisine, kültürel kodlarına ve toplumsal değişme dinamiklerine hangi alan üzerinden müdahale edilebiliyor? Elbette siyaset üzerinden. O halde ülkemizde siyasete yönelik yapılacak olan bir operasyon darbe işlevini de görmüş olacaktır. Siyaseti rafa kaldırmadan işlevini değiştirme girişimlerinin varlığı giderek çoğalmaya başladı. Siyasetin çözdüğü sorunları tekrar gündeme getirmek de bu adımlardan birisidir. Bu adımların çoğalması giderek darbeye yaklaşılacağı anlamına geliyor. Ve unutmamak lazımdır ki darbelere karşı durabilmenin birinci şartı “uyanık” olmaktır. 31 Mart’ta isyan etmeyi aklından bile geçirmeyenleri isyancılar olarak gösterebilenlerin her an yeni bir darbe planlamayacaklarından kimse emin olmasın. Ama kiminle ve hangi enstrümanla yapılacağını tahmin etmek kolay değildir.

mazharbagli@gmail.com