Türkiye’de çift başlılığın kısa tarihi

Mustafa Akış / HUKUKÇU
04.03.2017

Mevcut sistemi ve ürettiği sorunları Sayın Erdoğan ve AK Parti hükümetleri özelinde ele almak bizi tespitte hataya düşürür. Bugün Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne karşı ‘mevcut sistemi’ savunanlar bile, son 15 yılı referans alarak tezlerini öne sürmektedir. Oysa bu dönem istisnaidir. Mevcut sistemin kendisi ordu-yargı vesayeti, çift başlılık sorunu, istikrarsız hükümetler, koalisyon zaruretleri, hantal ve güçlükle çalıştırılan bürokrasi demektir…



Darbecilerin kurguladığı vesayetçi sisteme rağmen Türkiye, son 15 yıldır demokratik, ekonomik ve siyasi gelişimini bir şekilde sürdürmeyi başardı.  Bunda, geçmişteki örneklerin aksine milletimizin bir lidere daha uzun vadeli ve güçlü bir destek vermesinin ve o liderin de milletin çizdiği istikamette ilerlemesinin payı büyüktü. Bu 15 yıl her açıdan istisna bir dönem ve tarihe de öyle geçecek.

O yüzden mevcut sistemi ve ürettiği sorunları Sayın Erdoğan ve AK Parti hükümetleri özelinde ele almak bizi tespitte hataya düşürür. Çünkü istisnalar kaideyi bozmadıkları gibi güçlendirirler.

Bugün Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne karşı ‘mevcut sistemi’ savunanların bile, son 15 yılı referans alarak tezlerini öne sürdüklerini göz önüne alınca, bu döneme yönelik ‘istisna’ vurgumuz ironik bir şekilde haklılık kazanıyor.

Ordu-yargı vesayeti, çift başlılık sorunu, istikrarsız hükümetler, koalisyon zaruretleri, hantal ve güçlükle çalıştırılan bürokrasi…

Hepsi, her defasında ve en baştan bu sistemin önümüze getirdiği kısır sorunlar döngüsünün bileşenlerini oluşturuyor. O kadar bunaldık ki bu problemlerden, her platformda ağzımıza pelesenk olmuşçasına tekrarlıyoruz. Bunca tekrar, hamaset kaygısıyla değil, yaşanmışlıkların getirdiği acı tecrübeler nedeniyle oluyor.

Bu yazımda, bu kısır sorunlar döngüsünün bana göre mihenk taşını oluşturan çift başlılık sorununa, yine cumhuriyet tarihimizden referanslarla ışık tutmak istiyorum.

Zira hafıza-i beşerin nisyan ile malul olmasından güç alanlar, yaşanılanları pişkince gözardı ederek, aklımızla alay etme cüretinde bulunuyorlar. Oysaki cumhuriyet tarihimizin büyük ölçekli krizlerine yol açan bu sorun tarihsel bir gerçeklik olarak tüm çıplaklığıyla hafızamızdaki tazeliğini koruyor. Farklı aktör ve rol dağılımlarıyla uzun yıllara sirayet eden bu can yakıcı hikâyenin başlangıcı ise Atatürk ile İsmet İnönü’ye kadar dayanıyor.

Atatürk- İnönü

İsmet İnönü: “Yani ziraat vekilinin çekilmesi isteniyor. Tıpkı bundan evvel diğer bazı vekiller hakkında yapıldığı gibi. Fikrim alınmak lüzumu görülmeden vekillerim istifaya mecbur ediliyor. Emrivakiler karşısında bulunuyorum. İleri sürdüğüm mütalaalara itimat edilmeyerek başkalarından tahkik ediliyor. Mühim memleket davaları alakadar olmayanlarla görüşülerek hep sofra başında kararlaştırılıyor. Bu vaziyetten korkuyorum.”

Atatürk: “Ya! Demek devlet işleri sarhoş kafalarla sofra başlarında görülüyor, öyle mi? Bunu siz söylüyorsunuz. Bu cüretinizin maksadını anlıyorum. Pekâlâ...” diyerek sofradan ayrılan Atatürk ile İsmet İnönü arasındaki uzun süredir devam eden sessiz çekişme, o gece artık kavgaya dönüşmüş ve sabahında Atatürk, İsmet İnönü’ye 1,5 ay zorunlu izin vermiştir. Devam eden süreçte İsmet İnönü, Atatürk’ün isteği üzerine başbakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Dış politikadan yönetici kadroların tahkimine, ekonomik hamlelerden devlet yönetiminin şekillenişine kadar birçok gerilim ve fikir ayrılığı silah arkadaşlığı dahi tanımamış, yol ayrımıyla sonuçlanmıştır.

İsmet İnönü-Recep Peker

Daha önce Başvekil olarak Cumhurbaşkanı Atatürk ile problemler yaşayan İnönü, bu sefer Cumhurbaşkanı sıfatıyla Şükrü Saraçoğlu yerine başvekil olarak atadığı Recep Peker ile anlaşmazlıklar yaşıyordu. İnönü, Recep Peker partide hâkimiyet kurmasın diye o zamana kadarki geleneği yok sayıyor ve başvekil olduğu halde onu CHP Başkanvekilliğine getirmiyordu.

Aslında Peker ile İnönü sadece partidaş olarak değil, meseleler karşısındaki katı devletçi bakış açıları itibari ile de çok yakındı. Öyle ki; Atatürk’ün ölümünün ardından Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü’nün Milli Şef unvanının mucidi bizatihi Recep Peker’in kendisiydi. Recep Peker bu kavramı 1933 yılında, daha parti sekreterliği yaparken bir konuşmasında kullanmış ve Milli Şefliği “Ruhundaki coşku ve sıcakla çevresindekileri ısıtan ve aydınlatan, insanları kendine ve birbirlerine bağlayan, saptadığı amaca ilerleten bir kişi” olarak tanımlamıştı. Başvekilliği döneminde de katı ve sert siyasi tutumunu sürdüren Peker, İnönü’nün muhalefete gereksiz tavizler verdiğini açıklıyor ve Cumhurbaşkanından hükümetin işlerine karışmamasını istiyordu. Bununla da yetinmeyerek parti kurultayına sunulmak üzere bir genelge hazırlamış ve genelgede parti genel başkanvekilliği ile başvekilliğin kendi şahsında birleşmesini önermişti. Bu öneri, İnönü’nün etkisiyle kabul görmeyince Peker başvekillikten istifa etmek zorunda kalmıştı.

Korutürk- Demirel

Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile Başbakan Süleyman Demirel arasındaki kriz ise TSK’ya Kara Kuvvetleri Komutanı atanması hususundaki fikir ayrılığı sonucu gerçekleşmişti. Korutürk Orgeneral Adnan Ersöz’den yana tavır alırken Demirel, Orgeneral Ali Fethi Eser’i öne çıkarıyordu. Dönemin Savunma Bakanı Sadettin Bilgiç, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Ali Fethi Eser’in atanmasına ilişkin bakanlar kurulu kararnamesini Korutürk’ün onayına sunmuş ve kararnameyi imzalamazsa hükümetin istifa edeceğini belirtmişti.

Korutürk, Bilgiç’in bu tehdidi karşısında şu cevabı vermişti: “Ben de istifa ederim, cumhurbaşkanı bunalımı olur.”

Neticede Korutürk kararnameyi imzalamıyor ve inatlaşma hem hükümet hem de cumhurbaşkanınca devam ettiriliyordu. Bu inatlaşma 1977 yılının Ağustos ayına kadar sürmüş ve iki orgeneral de görev sürelerinin dolması nedeniyle emekliye ayrılmıştı. 2 Orgeneralin emekli olup denklemden çıkmasıyla, Kara Kuvvetleri Komutanlığına, dönemin Ege Ordu Komutanı getirilmişti.

Sonraki yıllarda Türkiye’nin başını çok ağrıtacak o isim 80 darbesinin önderi Kenan Evren’di.

Kenan Evren-Turgut Özal

1980 darbesinden sonra gerçekleşen ilk seçimlerde Cumhurbaşkanı Kenan Evren, seçimlerde Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin iktidara gelmesi ve Halkçı Parti’nin de ana muhalefet partisi olması için epey çaba göstermişti. Turgut Özal’ın seçimi kazanması dengeleri altüst etmişti. Öyle ki; dönemin gazeteleri Evren’in hükümeti kurma görevini Özal’a verip vermemekte epey tereddütler yaşadığını yazmıştı. Kenan Evren adeta bu haberleri doğrularcasına seçimden tam 32 gün sonra hükümeti kurma görevini Özal’a veriyor ve Özal’ın sunduğu kabine listesini kabul süresi seçimden sonraki 48. günü buluyordu. 

Milliyet Gazetesi 13 Aralık 1983’te “Evren kabineyi incelemeye aldı” başlıklı haberle meseleyi ele almıştı. Cumhuriyet Gazetesi ise, Evren’in önceki cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay’ın iade ettiği kabine listelerine atıfta bulunarak yaptığı konuşmaları, 14 Aralık 1983 tarihli yayınına taşıyordu. Özal, 45 ve 46. TC Hükümetleri döneminde, Evren’in ısrarı ile bazı eski paşaları bile bakan yapmak durumunda kalıyordu. Hatta Kenan Evren’in seçimlerde iktidara gelmesi için büyük çaba gösterdiği MDP’nin Kurucu Üyesi ve darbe sonrası askerler tarafından kurulan hükümette Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapan Ali Bozer, Özal hükümetlerinde de yerini alıyordu.

Özal- Akbulut

Başbakan iken Cumhurbaşkanı Evren’in müdahalelerine maruz kalan Özal, Cumhurbaşkanı olmuş ve döneminde kendi partisinden iki olmak üzere merkez sağdan üç ayrı başbakan ile çalışmıştı. Hepsi ile ayrı ayrı uyuşmazlıklar yaşamıştı.

İlk uyuşmazlık yaşadığı isim, Cumhurbaşkanlığına geçince parti genel başkanlığını ve başbakanlığı bıraktığı Yıldırım Akbulut’tu. Yıldırım Akbulut, Turgut Özal vesilesiyle milletvekilliği, İçişleri Komisyonu Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, TBMM Başkanlığı ve nihayet Başbakanlık yapmış birisiydi. Ancak bu kariyer süreci ve yol arkadaşlığı bile uyumu tam manasıyla mümkün kılmamıştı.

Özal’ın sık sık dile getirdiği Başkanlık Sistemi ve “Cumhurbaşkanını halk seçsin” önerileri için Yıldırım Akbulut “Yetkileri değişmedikçe cumhurbaşkanını halk seçmiş neyi değiştirir... Başkanlık sistemine gelince başkanlık sistemi bünyemize uygun değil. Ben o kanaatteyim ki halkımıza sorsak tek adam yönetimi mi istersiniz yoksa parlamentosuyla hükümetiyle yargısıyla parlamenter sistemi mi, parlamenter sistem der.” diyordu.

Körfez Savaşı esnasında daha aktif bir dış politika yanlısı olan Cumhurbaşkanı Özal ise, Başbakan Yıldırım Akbulut’un ihtiyatlı tavrı karşısında şu sözleri dile getiriyordu: “Bacakları titriyor.”

Yıldırım Akbulut başbakanlık görevinin sona ermesinin ardından Özal ile düştüğü fikir ayrılıklarını teyit etmiş ve Turgut Özal’ın bazı bakanlar kurulu kararnamelerini imzalamadığını söylemişti.

Turgut Özal-Mesut Yılmaz

Yıldırım Akbulut’tan sonra Genel Başkanlığa ve Başbakanlığa gelen Mesut Yılmaz ise herkesin malumu olduğu üzere Özal’ın “En büyük pişmanlığım” diye nitelendirdiği isimdi. Öyle ki; Cumhurbaşkanlığı döneminde M. Ali Birand ile bir TV yayınında yaptığı konuşmada Mesut Yılmaz hakkındaki fikirlerini şöyle ifade edecekti: “Benim ANAP’ın başında görmeyi arzu ettiğim reformcu, ilerici, yenilikçi bir tipti. Mesut Bey bir parça fazlaca statükocu bir parti liderliğini tercih etti.”

Birçok konuda fikir ayrılıkları yaşayan ikilinin şu diyalogu her şeyi özetleyecek nitelikteydi:

Mesut Yılmaz: “Erken seçime gideceğim.”

Özal: “Sakın ha, böyle bir hata yapma, hem ANAP için hem de ülke için felaket olur. Kaldı ki kaybedersin. Süleyman Bey iktidarı alır.”

Mesut Yılmaz: “Seçimi kazanacağıma dair bazı planlar hazırladım. İlk planım da işçi ve memura zam verip seçime öyle gitmek olacak.”

Özal: “Beni şimdiye kadar hiç dinlemedin, hep hata yaptın. Sakın ola erken seçime gitme, hele hele işçi ve memura zam verip de hiç gitme. Şimdiye kadar zam verip de seçim kazanmış bir siyasi parti olmamıştır.”

Mesut Yılmaz: “Ama çok sıkıştırıyorlar efendim.”

Özal: “Seni son bir kez daha uyarıyorum. Anladığım kadarıyla iktidardan kaçmak istiyorsun. Demirel’e iktidarı peşinen teslim etmiş olacaksın ki bu ülke için felaket olur. Sakın Demirel’in dümen suyuna girme, zararlı çıkarsın.”

Sonuç Özal’ın dediği gibi çıkıyor ve Demirel iktidarı Yılmaz’dan alıyor. Bu karar Demirel’in cumhurbaşkanlığının da önünü açacaktı.

Özal-Demirel

Özal ile Demirel arasında meydana gelen krizler, Özal Çankaya Köşkü’ne çıkar çıkmaz başlamış ve Demirel’in başbakanlığında zirveye ulaşmıştı. Demirel, Özal’ın adını bile ağzına almıyor, ona “Çankaya’nın şişmanı” ve “864 rakımlı tepenin sakini” gibi yakışıksız ifadelerde bulunuyordu.

Demirel’i başbakanlığa taşıyacak seçimlere 10 gün kala aralarındaki polemik, gerilimin şiddetini özetliyordu:

Özal: “Seçimi kazanır da Çankaya’ya çıkmazsa Meclis’i feshedip 45 gün içinde yeniden seçime giderim.”

Demirel: “Ben Çankaya’ya çıkmam, Çankaya aşağı iner. Özal’dan görev almam.”

Seçimlerde DYP’nin 1. Parti olmasıyla gerginlik azalmadığı gibi boyut değiştiriyordu.

Özal, Demirel hükümetinin birçok kararnamesini ya bekletiyor ya da geri çeviriyordu. Demirel, bu uyuşmazlıklara “Ben Çankaya’nın memuru değilim ve olmam” diyerek tavır alıyordu.

Bürokrat atamalarına ilişkin kararname krizlerinden birinde Demirel, bir mektupla Özal’a kararnameyi neden imzalamadığını sormuştu. Çankaya, cevabı mektubu geri göndererek vermişti. Demirel’in bu tutum karşısında söylemi sert oldu: “İadeli taahhütlü geri gider.”

Özal ile Demirel hükümeti arasındaki kriz kendini dış politikada da göstermişti. Türkiye’nin Nahcivan’a müdahalede bulunması gerektiğini savunan Cumhurbaşkanı Özal’a, Başbakan Demirel “İstiyorlarsa gidip savaşsınlar, mani olan yok.” diyerek rest çekmişti.

Özal’ı bir konuşmasında “Gaflet, delalet içinde bulunmakla” itham eden Demirel, Özal tarafından 13 milyon lira manevi tazminata mahkûm ettirilmişti. Bu olayla devletin en tepesindeki iki isim ilk defa mahkemelik oluyordu.

Demirel, Özal’ın cumhurbaşkanlığını çeşitli polemikler vesilesiyle de sık sık tartışmaya açmıştır. Özal’ın hükümeti kastederek, “Bu gidişle çökerler” sözlerine Demirel, “Sorumluluğum gereği ağzımı açmıyorum. Kaldı ki Çankaya hala tartışmalıdır. Yüzde 21 oyla gelinmiştir o makama” şeklinde yanıt vermişti.

Özal-Demirel inatlaşmaları Özal’ın Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etmesine kadar varmıştı. O dönemki uyumsuzluk ve koşullar göz önüne alındığında bu bir kriz meselesiydi. Özal’ın bakanları köşke davet etmesine ise Demirel’in tehdidi gecikmemişti: “Köşke çıkacak olan bakan olursa görevden alırım”.

Demirel- Çiller- Erbakan

2001 yılında, Sezer ile Ecevit arasındaki krizi çok büyük şaşkınlıkla karşıladığını ifade eden Demirel, ne cumhurbaşkanlığı döneminde çalıştığı başbakanlarla ne de başbakanlık döneminde çalıştığı cumhurbaşkanları ile uyumlu bir süreç geçirebilmiştir.

Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Başbakan Çiller ile aynı parti ve siyasi gelenekten gelmelerine rağmen anlaşamamıştı. Çiller hükümetini sık sık eleştiren Demirel, yapılan baba-kız yakıştırmalarına ise kitabın tam ortasından yanıt veriyordu: “İktidar kavgası ne baba tanır, ne oğul.”

28 Şubat darbesi gerçekleşirken asker ve yargı ile aynı safta duran Demirel, Erbakan ile de sık sık karşı karşıya gelmişti. O zamanki hükümette başbakan yardımcısı olan Çiller, Başbakan Erbakan ile başbakanlığı değişme hususunda mutabakata varmıştı. Bunun üzerine Erbakan hem istifa mektubunu hem de Çiller’in başbakanlığındaki hükümet için üç partinin milletvekillerinin imzasının bulunduğu taahhütnameyi Demirel’e sundu.

Başbakanlık görevinde iken vaktiyle “Ben Çankaya’nın memuru değilim” diyen Cumhurbaşkanı Demirel’in cevabı yeni bir krizin habercisi niteliğindeydi: “Bana hükümet empoze edemezsiniz.”

Demirel ile Çiller arasındaki kriz ve gerilimler dizisi bununla da son bulmamış, Türkiye’deki çift başlılık sorununu karikatürize eden diyaloglara malzeme vermeye devam etmişti:

Çiller: “Siz bizim seçim kaybetmemiz için uğraşıyorsunuz. Ama bu kanunu (Seçim yasası) veto ettiğiniz takdirde ben de sizin görev sürenizi tartışmaya açar, kısalması için uğraşırım.”

Demirel: “Çık dışarı!”

Ertesi gün konuyla ilgili Demirel ile bir telefon görüşmesi yapan dönemin Devlet Bakanı Münif İslamoğlu, Demirel’den şu sözleri işitiyordu: Doktor, karşımda bu hareketi yapan kişi bir bayan olmasaydı, pencereden aşağı atardım.”

A. Necdet Sezer-Bülent Ecevit

Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit arasındaki kriz ise millete faturası en ağır olan Köşk-Hükümet krizi olarak tarihe geçiyordu.

19 Şubat 2001 tarihli MGK Toplantısı’nda Ecevit, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı DDK’nın çalışmalarını eleştiriyor ve endişelerini dile getiriyordu. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Sezer anayasal yetkilerini kullandığını ve hükümetin ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesine zarar veren davranışlar içinde olduğunda ifade ederek, “Çamurun üstünde oturuyorsunuz, siz temizleyemiyorsanız biz temizleyelim” diyordu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan bunun üzerine “O Anayasayı bir de biz görelim, anlayalım” diye çıkışınca, Sezer “Alın, okuyun o zaman” diyerek Anayasa kitapçığını Ecevit ve Özkan’a doğru fırlatmıştı. Bunun üzerine toplantıyı bakan ve bürokratları ile terk eden Ecevit, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Sezer’in MGK’yı arenaya çevirdiğini, kamuoyu önünde MGK’daki hal ve tavırlarından dolayı özür dilemesi gerektiğini vurguluyor ve şu açıklamalarda bulunuyordu: “Son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimizde yeri olmayan eşi görülmedik bir davranışta bulundu. Ya aynı şekilde mukabele edecektim ya da toplantıyı terk edecektim.” Hüsamettin Özkan ise, Sezer’i Cumhurbaşkanlığı makamına getirenlerin kendileri olduğunu hatırlatarak, onu “nankör kedi” olarak niteliyordu.

Devletin tepesindeki bu kriz meşhur Kara Çarşamba’yı doğurmuştu. Gecelik faizler yüzde 7500’lere kadar çıkarken Merkez Bankası’ndan 7,6 milyar dolarlık döviz çıkışı oluyordu.

Cumhurbaşkanı Sezer, Ecevit’in başbakan olduğu dönemde tam 9 yasa değişikliğini de veto etmişti.

Sezer-Erdoğan

Bakanlardan büyükelçilere, MGK’dan farklı bürokratik makamlara kadar birçok noktada atama krizleri Cumhurbaşkanı Sezer ve Başbakan Erdoğan döneminde de kendini göstermişti. Bürokrasi adeta vekâletle yürütülür hale gelmişti. Eşleri başörtülü olduğu gerekçesi veya varsayımıyla ataması yapılamayan kadrolar yüzünden ülke bir yönetme sorunuyla karşı karşıya kalıyordu.

Sezer, AK Parti hükümetleri döneminde yapılan yasa değişikliklerinden 64’ünü veto etmiş ve her vetoda kendisine ayrılan yasal süreyi sonuna kadar kullanarak ülkenin ilerleyişinde kasis rolü oynamıştır.

Sezer sonrası dönem ise, yazımızın başında belirttiğimiz üzere, istisna bir dönem olarak tarihte yerini alacaktır. Mevcut sistemde kronik olarak kendini tekrar eden sorunların, bu zaman zarfında minimize olması, çift başlılık meselesinde de kendisini göstermiştir. Bunda Sayın Erdoğan’ın parti ve hükümetteki hâkim lider konumu ve göreve gelen kişilerin sorumluluk bilinci şüphesiz ciddi rol oynamıştır.

Sonuç olarak aynı ideolojiden, aynı siyasi gelenekten, aynı partiden hatta aynı partinin aynı fraksiyonundan gelen cumhurbaşkanları ve başbakanlar bile gerek dış politikada gerek ekonomide gerekse bürokratik atamalarda krizler yaşamışlardır. Hatta cumhurbaşkanları ve başbakanlar arasında parti meseleleri bile kriz vesilesi olabilmiştir.

Özetle derlediğimiz diyaloglardan aktardığımız krizler buz dağının sadece görünen kısmı. Perde arkasındaki bunalımların sahneye taşan yansımaları… Her farklı ideolojik zihniyete mensup yöneticilerin bazen farklı bazen ise aynı şekilde yaşadıkları sorunlar yumağının bazıları… Bu da Türkiye’nin çift başlılık sorununun kişiden ziyade sistemden kaynaklandığını bize fazlasıyla gösteriyor. Türkiye ilk kez bu sorunu çözmek adına bu derece kuvvetli bir irade beyanında bulundu. Zira devletin zirvesindeki iki makamın biraz olsun bile çatışması aşağıda çarpan etkisi yüksek krizlere yol açıyor ve kaybeden yine millet oluyor. Hayatın pratiklerinden uzak ütopik ilişki örnekleriyle mevcudu kutsayanlar ne yazık ki hala var. Bu yüzden de yeni sistemi anlatırken mevcut sistemin karnesini ve ürettiği sorunları aktarmaya devam edeceğiz.

mustafa.akis@tccb.gov.tr