Türkiye'de darbecilik ve mandacılık: Siyasete karşı anti-siyaset

Doç.Dr. Oğuzhan Bilgin / Siyaset Bilimci - Sosyolog
25.12.2020

Siyasal bir sistemi veya siyasî kurumları gayrı-meşru ilân etmek onu her türlü yoldan devirmeyi meşru görmek demektir. Bu darbeciliğin meşrulaştırılmasıdır ve hem iç hem de dış dinamiklerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir söylem inşasıdır. Türkiye'de siyasetin ve siyasetçilerin aşağılanması yeni bir durum değil. Mizah dergileri, Yeşilçam sineması ve komedi skeçleri siyasetçilerin karikatürize edilerek, aşağılanarak itibarsızlaştırılması üzerine kuruludur.



Her toplumun sorunları, sorunlu grupları ve bireyleri vardır. Bunlar toplumlarda belirlenmiş norm ve değerlerin dışına çıktıkları anda sorun olarak tanımlanır. Ama bir toplumda anormallik normalleştirilmeye çalışılıyorsa işte o toplum için alarm zilleri çalıyor demektir. Çünkü toplumu toplum yapan o norm ve değerler sistemidir ve doğru/yanlış, meşru/gayrı-meşru ayrımlarının ortadan kalkması o değerler sisteminin yani toplumun ana iskeletinin kırılması demektir.

Siyaset, demokrasi ve hukuk gibi toplumsal kurumların da normları bulunmaktadır ve bu normların dışına çıkılması anormallik olarak karşılanır. Ama eğer bir grup söz konusu normları kasıtlı ve ısrarlı bir şekilde çiğniyorsa bu aynı zamanda bu normlara yapılmış doğrudan bir saldırı mânâsına gelir ki, bu toplumu toplum yapan ortak değerlere, demokrasiye, hukuk sistemine ve siyaset kurumuna karşı bir sabotaj girişimi demek olacaktır.

Kilit kavram meşruiyet

Siyasette her şey ve herkes tartışılabilir. Ama tartışmakla gayrı-meşru kabul etmek arasında bir uçurum bulunmaktadır. Siyaset; siyasal sistemin, kurumların ve seçilmişlerin meşruiyetlerinin tartışılmazlığı varsayımı üzerine kuruludur. Burada kilit kavram meşruiyettir ve onun kaynağı da seçimler ve hukuktur. Siyasal sistemler, kurumlar, şahıslar elbette eleştirilebilir ve iktidara gelindiğinde sistemler, kurumlar ve şahıslar değiştirilebilir de ama meşruiyeti tartışmak başka bir şeydir. Meşru siyasetin meşruiyetini tartışmak siyaset değil bütün demokratik mekanizmaları ve hukuk sistemini yıkmayı amaçlayan ve siyaseti gayrı-meşru gören bir anti-siyaset yöntemidir. Bu siyasetin inşa edildiği zeminin kaybolması, siyasetin bir demokratik ve hukukî bir yol ve kurum olarak çökertilmesi demektir. Çünkü bunları gayrı-meşru görmek, bunları gayrı-meşru yollardan yıkmayı meşru görmek demek olacaktır.

Bir 5. kol faaliyeti

Siyaset bilimi literatüründe anti-siyaset kavramı daha çok halkın siyaset kurumuna ve seçimlere olan menfî duruşu ile ilgili tartışılmaktadır; ama Türkiye’deki bazı siyasetçilerin ve bazı muhalif siyasi partilerin bizzat kendilerinin anti-siyaset yapmaları dünyada eşi benzeri olmayan bir vakıadır. Neticede anti-siyaset yöntemleri izlemek siyasal hedeflere ulaşmak için yapılmaz. Çünkü anti-siyasetle siyasal bir başarı kazanılamaz. Anti-siyaset yöntemleri uygulanıyorsa bunlar ancak siyaset dışı hedefler için bir “5. Kol Faaliyeti” olarak belirlenmiş demektir. Bu da hem iç hem de dış konjonktürle alâkalı bir yıkım kültürü ve söyleminin bir parçasıdır.

Meşru Meclisi, Hükümeti, Cumhurbaşkanını “Saray Rejimi” gibi nitelemelerle gayrı-meşru gösterme çabası sıradan bir siyasi polemik taktiği değildir. Bu bir anti-siyasettir, demokrasi ve hukuka karşı yıkıcılığı savunmaktır. Çünkü siyasal bir sistemi veya siyasî kurumları gayrı-meşru ilân etmek onu her türlü yoldan devirmeyi meşru görmek demektir. Bu darbeciliğin meşrulaştırılmasıdır ve hem iç hem de dış dinamiklerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir söylem inşasıdır.

Türkiye’nin yakın tarihi bu örneklerle doludur. Aynı söylemler “Sizi ben bile kurtaramam!” diye tehdit edilen Adnan Menderes’in 27 Mayıs’la devrilmesi ve idam edilmesiyle neticelenmiştir. Bir benzeri İncirlik Üssü’nü ve Zincirbozan Amerikan Üssü’nü kapatan Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin ABD’nin “bizim çocuklar” diye tanımladığı darbeciler eliyle 12 Eylül Darbesi’yle devrilmesi sürecinde de yaşanmıştır. Yani sonrasında Başbakan Demirel’in darbeciler tarafından Zincirbozan’a hapsedilmesi tesadüf değildir. 28 Şubat’ta Başbakan Erbakan’a ‘omuz atan’ albayın derdi de farklı değildir. Bu rezaletleri o günlerde savunan sözde siyasetçiler de bu sabotaja ortaktır.

En son 15 Temmuz Darbe girişimine giden süreçte oluşturulan “diktatör” söyleminin, PKK ile mücadele ve Suriye Türkmenleri’ne verilen desteğe karşı yapılmış “Lahey’de yargılayacağız” ve “Malezya’ya kaçacak” tehditlerinin aslında 15 Temmuz Darbesi’ne giden süreçte darbeciler için nasıl da “darbe şartlarını olgunlaştırma” faaliyetleri olduğu açıkça görülmüştür.

Siyasetçinin aşağılanması

Türkiye’de siyasetin ve siyasetçilerin aşağılanması yeni bir durum değil. Mizah dergileri, Yeşilçam sineması ve komedi skeçleri siyasetçilerin karikatürize edilerek, aşağılanarak itibarsızlaştırılması üzerine kuruludur. Bu üretilen söyleme göre siyasetçiler “hırsız, sahtekâr, yalancı, ilkesiz, ‘zübük’ ve korkak” olarak resmedilirken atanmış sivil ve askerî bürokrasi bunların hep zıddıdır. Tabiî burada kötülenen siyasetçilerin hep milliyetçi-muhafazakâr siyasetçiler olduğu bilinir, zira diğerlerinin zaten seçilme şansı olmadığı varsayılır. Zaten olumlu olarak resmedilen figürlere baktığımızda zihniyet kendisini gösterecektir: Çocukları bile katletmiş ve siyasetçi kılığına girmiş bir katilin mizah dergilerinde elinde bağlamasıyla bir melek gibi resmedildiği bu topraklarda yakın tarihlerde maalesef görülmüş bir olaydır.

Bu militarist darbeciliğin kitleselleştirilmesi ve kültürel alanda yeniden üretilerek meşrulaştırılmasıdır. Prestijden yoksun bırakılmış seçilmişleri tasfiye etmenin altyapısı kültürel olarak böyle oluşturulmuştur. Dahası bu aynı zamanda Türkiye’nin kendisini yönetme kapasitesinden yoksun olduğu ve dolayısıyla Batılıların ve içerideki mandacı uzantılarının müdahalesinin gerekli olduğu varsayımını da meşrulaştıran kolonyal-mandacı bir söylemdir. Zaten çoğu zaman mandacılık ve darbecilik arasında dünyanın her yerinde böyle bir simbiyotik ilişki vardır. Bu nedenle Batı-dışı toplumlara dış müdahaleler genelde askerî darbeler vasıtasıyla yapılmaktadır.

Darbecilik ve mandacılık

Türk Ordusu’nun darbeci ve gayrı-millî unsurlardan temizlenmesi neticesinde tasfiye edilen darbecileri yargılayan yargı mensuplarına “Sarayın yargısı” diyen, bu mücadeleye “sivil darbe” diyen muhalefetin bazı unsurlarının hıncının dinmediği en son Türk ordusuna “satılık” denmesi ile görülmüştür. Oradaki esas öfkenin sadece Katar’la ilgili olmadığı, Batıcı ve darbeci unsurların tasfiyesine ve terörün yenilmesine dönük olduğu bilinmelidir.

Yine benzer bir şekilde “Ey bürokratlar, size verilen emirlere uymayın! Saray Rejimi gider ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti gelir ve her şey saat gibi çalışmaya devam eder!” diye konuşmak Meclisi, Hükümeti, Cumhurbaşkanını ve siyaset kurumunu gayrı-meşru görmek demektir. Bütün bunları gayrı-meşru görmek onları her yoldan devirmeyi meşru görmek demektir ve bu açık bir darbeciliktir. Bunun altını doldurmak için ise başka pek çok örnek faaliyette bulunulmuş, bunun başında da “diktatör” ithamı bu gayrı-meşruluğu oluşturmak için FETÖ tarafından 2012’den beri özenle oluşturulmuştur. Aynı şekilde bebek, çocuk, öğretmen, doktor, asker, polis, işçi, kadın ayırt etmeden öldüren PKK terör örgütünün sözde siyasal partisiyle seçim ittifakı yapmak ve bunu hiç utanmadan aleni bir şekilde savunmak da kolonyal bir proje olduğu gibi açık bir şekilde demokrasiye, hukukun tüm değerlerine ve hatta toplumu toplum yapan her bir değere ve toplumu oluşturan her bir bireye saldırmak demektir.

Bütün bu söylemlerin Biden’ın muhalefetle el ele Erdoğan’ı devirmesinden, Macron’un “Türk halkı iyi ama Erdoğan kötü” meâlindeki sözlerinden bir farkı olmadığı, dış konjonktürle bu iç yıkım söyleminin paralel ilerlediği unutulmamalıdır.

Hangi amaca hizmet ediyor?

Peki, bu söylemler hangi amaca hizmet ediyor olabilir? En başta söylenmesi gereken farklı siyasal kimlikteki sözde siyasetçilerin ve hatta yabancı devlet adamlarının bu kadar ortak bir söylem kullanmasının tesadüf olmadığıdır. Bu söylemin belirlenmiş bir söylem olduğu ve bir amaç neticesinde bir araya geldiği söylenebilir. Burada hedeflenen ilk şeyin bu yıkıcı anti-siyasetin ve meşru siyaseti gayrı-meşrû gören anlayışın kitleselleştirilmesi olduğu tahmin edilebilir. Bu kitleselleştirme çalışmaları belki de 15 Temmuz benzeri ve iç-dış müdahalelere karşı milletin psikolojik direncini kırmayı hedeflemektedir. Bu direnç dış cephedeki değil iç cephedeki dirençtir. Daha önemli olan da zaten budur. Gerisini Mustafa Kemal Paşa’dan, Nutuk’tan okuyoruz:

“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlûp olabilir; fakat bu hâl, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten “kaleyi içinden almak”, dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla şahıslarımıza kadar temasa gelebilen bozguncu mikropların, araçların varlığını iddia etmek doğrudur. Meclis’in düşünüş biçimi, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimâl yoktur…”

Meşru siyasete açık savaş

Bütün dünyada millî irade ve millî bağımsızlık birlikte ele alınan ve milliyetçilik ve demokrasi terminolojilerinde en başta yer alan kavramlardır. Gücünü milletinden alan seçilmiş siyasetçiler Batılı kolonyal güçlere karşı daha güçlü ve özgüvenli bir şekilde direnebilir. Çünkü oy alma kaygısı sebebiyle halklarının çıkarlarını ve değerlerini savunmak zorundadırlar ve bu nedenle sömürgecilik ilk hedef olarak demokratik kurumlara saldırıp askerî darbeler yoluyla kukla isimleri o ülkelerin başına getirmeye çalışır. Neticede halka hesap vermek zorunda olmayan seçilmemiş liderler kendi halklarının değil kendilerini oraya getiren (ve her an tekrar devirebilme kapasitesine sahip) güce hizmet edecektir. Gücünü seçmeninden değil kendisini oraya atayan yabancı devletlerden alan darbe yönetimlerinin hesap vereceği yer de yine halkları değil yabancı efendileri olacaktır. Bu nedenle bütün darbe yönetimleri mandacıdır. Türkiye’de meşru siyasete açık savaş ilân eden darbeci-mandacı anti-siyasetin arkasındaki zihniyet yapısını bu bağlamda okumak ve bunun bir demokrasi meselesi olduğu kadar bir millî bağımsızlık meselesi olduğunun da farkına varmak gerekmektedir.

@oguzhanbilgin