“İrancılık” olgusu yalnızca dış politika meselesi değil; ulusal bilinç ve jeopolitik farkındalık meselesi olarak ele alınmalıdır. Çünkü Türkiye'nin bölgesel geleceği, başkalarının anlatılarına eklemlenmekte değil, kendi hikayesini kurmasında saklıdır.
Elif Şahin/ Yazar
Türkiye'de İran tartışmaları çoğu zaman iki dar koridora sıkıştırılıyor; ya romantize edilmiş bir "direniş ekseni" anlatısına indirgeniyor ya da bütünüyle mezhepsel gerilimler üzerinden kurulan güvenlikçi okumalarla ele alınıyor. Oysa İran'ı ve Türkiye–İran ilişkilerini anlamak, bu iki sığ hattın çok ötesinde bir bakış gerektiriyor. İran, bölgesel stratejisini klasik diplomasiyle sınırlamayan; ideolojik ağlar, medya ekosistemleri, milis yapılar ve söylem üretim mekanizmalarıyla çok katmanlı bir nüfuz siyaseti yürüten özgün bir aktör.
Tam da bu nedenle Türkiye'de gözlenen "İrancılık" eğilimini sıradan bir ülke sempatisi ya da medeniyet hayranlığı olarak görmek büyük bir yanılgı olur. İrancılık bir zihniyet örüntüsüdür, bir söylem rejimidir, jeopolitik tercihlerin örtük bir paketidir. Farklı ideolojik kimlikler içinde kendine yer bulabilmesinin sebebi de bu esnek ama hedefi sabit yapısıdır. Seküler-Kemalist çevrelerden kimi muhafazakar gruplara, sol muhalefetten bazı akademik ağlara kadar geniş bir yelpazede karşılık bulabilen bu eğilim, görünürdeki çeşitliliğine rağmen tek bir stratejik hatta buluşur: Türkiye merkezli Sünni siyasal aklın bölgesel etkinliğini zayıflatmak.
Bu zihinsel zemini doğru anlamak için İran dış politikasının tarihsel karakterine bakmak gerekir. 1979 Devrimi'nden sonra İran'ın bölgesel stratejisi, ideolojik söylemle jeopolitik hedeflerin iç içe geçmesi üzerine inşa edildi. Tahran kendisini "mazlumların savunucusu" ve "direniş ekseninin lideri" olarak konumlandırırken; sahada yürüttüğü politika büyük ölçüde güç projeksiyonu, vekalet savaşları ve nüfuz alanı inşasına dayandı.
Bu stratejinin omurgasını Tahran–Bağdat–Şam–Beyrut hattı üzerinden Akdeniz'e açılan jeopolitik koridor oluşturdu. Bu hat, İran'ın caydırıcılık kapasitesini artırırken İsrail ve Körfez eksenine karşı stratejik derinlik sağladı. Dolayısıyla İran'ın Irak, Suriye ve Lübnan'daki askeri–siyasi varlığı teolojik dayanışmadan çok, varoluşsal bir güvenlik mimarisinin parçasıydı.
Buradan bakıldığında İran'ın Sünni siyasal hareketlere karşı mesafeli, hatta çoğu zaman düşmanca bir pozisyon almasının nedeni mezhepsel değil; soğuk bir güç dengesi hesabıdır. Sünni siyasal nüfus bölgesel ölçekte birleştiği takdirde, İran'ın kurduğu nüfuz mimarisine rakip olabilecek tek potansiyel bloktur. Bu yüzden İran söylemi, Sünni siyaseti "radikalizm ve şiddet" ile özdeşleştirirken; kendi askeri yayılmacılığını "direniş ve istikrar" kavramlarıyla meşrulaştırır.
Aslında bu, teolojik bir tartışmadan çok, düpedüz semantik bir hegemonya mücadelesidir.
Türkiye'de "İrancılık", doğrudan İran yanlısı kimlik beyanından ziyade, kritik eşiklerde İran tezlerini sistematik biçimde yeniden üreten bir söylem pratiği olarak karşımıza çıkar. Bu yönüyle irancılık ideolojik bir kimlikten çok, bir pozisyon alış biçimidir. Her kriz anında aynı reflekslerle, aynı cümlelerle, aynı ezberlerle kendini gösterir.
Bu ezberler genellikle tanıdıktır; "Türkiye İran'ı karşısına almamalı, İran olmasa İsrail bölgeyi ele geçirir, Suriye'de Türkiye yanlış tarafta, PKK meselesinin çözümü Şam'la uzlaşmaktır, Astana ruhu bozulmamalı..."
İran anlatı ekosistemi
Bunlar masum dış politika yorumları değildir; İran diplomatik söyleminin Türkiye kamuoyundaki tercümeleridir. Dikkat çekici olan, bu cümlelerin farklı ideolojik kamplarda eşzamanlı biçimde dolaşıma girmesidir. Kriz anlarında kendini anti-emperyalist sol olarak tanımlayan hesaplarla, ümmetçi retorik kullanan gruplar ve seküler-Kemalist çevreler aynı anda "Türkiye haksız, İran haklı" noktasında buluşabilirler. Bu tablo Türkiye'de güçlü bir İran anlatı ekosisteminin varlığına işaret eder.
Bu ekosistem üç temel kanaldan beslenir: medya söylem üretimi, akademik–entelektüel meşrulaştırma ve sosyal medya manipülasyonları. Hedef basittir; Türkiye'nin bölgesel hamlelerini itibarsızlaştırmak, bunu yaparken İran'ın hamlelerini normalleştirmek.
Bu mekanizmanın en görünür tezahürü, çifte standartlı dil kullanımında ortaya çıkar. Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı "işgalcilik" olarak kodlanırken, İran destekli Haşdi Şabi'nin Irak'taki varlığı "meşru halk gücü" olarak sunulur. Türkiye PKK/YPG tehdidini vurguladığında bu "abartı" diye küçümsenir; İran aynı yapıları Türkiye'ye karşı kaldıraç olarak kullandığında ise bu "denge siyaseti" diye meşrulaştırılır.
Bu söylem transferi klasik bir propaganda dilinin ötesinde, hibrit bir algı mühendisliğidir.
Suriye iç savaşı bu mühendisliğin en görünür laboratuvarı oldu. Çünkü İran'ın bölgesel stratejisinin test sahası Suriye'ydi. Türkiye'nin yeni dış politika vizyonu ise en sert sınavını burada verdi. İran açısından Suriye ideolojik değil, varoluşsal jeopolitik bir cepheydi. Esad rejiminin düşmesi; Hizbullah hattının kopması, İran'ın Akdeniz'e açılan koridorunun kapanması ve bölgesel nüfuzunun çökmesi anlamına gelecekti.
Türkiye ise Suriye'ye bambaşka bir yerden bakıyordu; mülteci krizi, sınır güvenliği ve PKK/YPG tehdidi. Buna rağmen İran söylemi, çatışmayı sistematik biçimde mezhepsel bir çerçeveye hapsetti; "Türkiye Sünni blok kuruyor, Esad laik düzeni savunuyor, İran istikrar unsuru" anlatısını dolaşıma soktu. Bu anlatı iki kritik işlev gördü; hem İran müdahalesini meşrulaştırdı hem de Türkiye'yi mezhepçi bir aktör gibi gösterdi. Türkiye'de üretilen İrancı söylem de bu çerçeveyi neredeyse kelimesi kelimesine yeniden üretti.
Oysa İran'ın Türkiye'deki faaliyetleri hiçbir zaman tek merkezli olmadı. Parçalı, çok katmanlı ve ideolojik olarak kamufle edilmiş ağlar üzerinden yürütüldü. Bu ağların temel hedefi Türkiye'nin güvenlik politikalarını itibarsızlaştırmak, PKK/YPG konusunda Ankara'yı yalnızlaştırmak, İran destekli yapıları meşrulaştırmak ve Türkiye'yi bölgesel denklemden düşürmekti.
2019 Aramco saldırıları sırasında Türkiye medyasında dolaşıma sokulan "İran'a komplo" tezleri; Gazze krizinde üretilen "sahada İran var, Türkiye sadece diplomasi yapıyor" anlatısı; İdlib'de Türkiye'yi saldırgan gösteren yayınlar bu hibrit etkinin somut örnekleriydi. Tüm bunlar sıradan propaganda yöntemlerini aşan; söylem mühendisliği, algı yönetimi ve kimlik siyasetini aynı potada eriten sofistike bir etki operasyonunun parçalarıydı.
Türkiye merkezli bakış neyi gerektirir?
Türkiye açısından mesele, İran'la diplomatik ilişki yürütmekten ibaret değildir. Asıl sorun, Türkiye iç siyasetinde İran tezlerinin normalleşmesi, kamuoyunun İran perspektifiyle şekillendirilmesi ve ulusal güvenlik önceliklerinin itibarsızlaştırılmasıdır. Gerçek bir Türkiye merkezli bakış PKK/YPG'yi açık tehdit görür, Suriye'de Türkiye'nin meşru güvenlik çıkarlarını savunur, İran'ın vekaletçi siyasetini eleştirel biçimde okur.
Oysa irancı dil tam tersini yapar; PKK'yı ikincil mesele haline getirir, İran'ı denge unsuru diye konumlandırır, Türkiye'yi sürekli savunma pozisyonuna iter.
Türkiye–İran ilişkileri ne romantik dayanışma ne de kaçınılmaz düşmanlık ikilemine sıkıştırılabilir. Ancak açık bir gerçek var ki Türkiye'nin bölgesel çıkarları, İran'ın jeopolitik yayılmacılığıyla yapısal bir rekabet içindedir. Bu rekabeti doğru okumak için ideolojik ezberlerden arınmış, ulusal güvenliği merkeze alan, hibrit etki ağlarını teşhis edebilen bir stratejik akla ihtiyaç vardır.
"İrancılık" olgusu tam da bu nedenle yalnızca dış politika meselesi değil; ulusal bilinç ve jeopolitik farkındalık meselesi olarak ele alınmalıdır. Çünkü Türkiye'nin bölgesel geleceği, başkalarının anlatılarına eklemlenmekte değil, kendi hikayesini kurmasında saklıdır.