Türkiye'nin kodları ne zaman yazıldı? Devlet rejim hükümet

Ercan Yıldırım / Yazar
11.09.2021

Devleti, rejimi, hükümeti ayırmak bir bakış açısının ürünü değil tam tersine Takrîr-i Sükûn statükosunun devamlı hatırlattığı fiili durum. Türkiye'nin güçlü bir laik veya seküler kimlikle kurulduğu kabul ettirilmek isteniyor; devletin kodlarını 1920'den değil 1924'ten başlatmak istiyorlar.



Türkiye'de devlet 1920'de, rejim 1924'te kuruldu; 1. Meclis ve İstiklal Marşı yeni devletin rejiminin rengini belirleyecekken Hilafetin kaldırılması akabinde Takrîr-i Sükûn ile yeni rejim varlığını dayattı. İstisna halini anlatan Takrîr-i Sükûn aynı zamanda olağanüstü yetkiler tanıdığı hükümeti de belirginleştirdi; hükümet rejim uyarınca devlet adına icra yetkisini kullanan organdı. Hükümetler olağanüstü durumlara götüren uygulamaların müsebbibiyken krizden, darbe ve müdahaleden sonra kamuoyundaki gerginliği alan, kurucu olmayacağı belliyken büyük anlamlar yüklenen uygulayıcı olarak şekillendi. Hükümetin işlevi devletin çalıştığının göstergesiyken rejimin meşruiyetinin de garantisidir; yürütmenin sıhhati kaygıların, tedirginliklerin izalesiyle ilgilidir. Her sorun, kriz hükümet tarafından absorbe edildiğinden bunalımların, problemlerin rejime ve devlete ulaşması engellenir.

Devlet kimin?

Türkiye'de İslamcılar, dindarlar "devlet bizim idareciler değil" tezi üzerinden muhalefet yaparken devleti sahiplenip rejimi ve hükümetleri yani devleti yöneten elitleri reddetmişlerdi; bu argümanın arka planında şahıslar değişince zihniyetin değişeceği fikri vardı. Fakat Menderes'ten bu tarafa kadrolar değişse, dindar hatta İslamcı kimlikler yönetim kademesine gelse de "rejim" aynen devam etti. Orman yangınları ve sellerin sürdüğü esnada olan bitenden "devlet değil hükümet sorumlu" diyen seküler kesimler aslında rejimi kastetmekteydi.

'Cici demokrasi'

Bu toplumun genetiğindeki devlet merkezlilik, devleti kesinlikle karşı kampa teslim etmeme fikri kendini her durumda gösterir. Aslolan devlettir fakat 1924 rejimini mutlaklaştıranlar zaman zaman adalet, demokrasi arayışını dile getirseler de hükümeti, demokrasiyi araçsallaştırırlar; İsmet İnönü'nün "cici demokrasi" kavramı aslında bütünüyle Takrîr-i Sükûn'dan ibaret olağanüstü hal yönetiminin vazgeçilmezliğini anlatır. Tabii, anlatıyı delillendirmek için de ne 1. Meclis'i, İstiklal Marşı'nı, ne 1921 Anayasasını göz önüne getirirler, devlet ile rejimi özdeşleştirerek 1924 öncesini, tüm kadroyu aynılaştırmaya çalışırlar.

Halbuki 1924 rejimini kuran kadroyla devleti kuran kadro aynı değildir. Buradaki yanılgı İstiklal Harbi verilirken Padişah'a sunulan arızalarda, halka yapılan çağrılarda yalnız vatan-din-iman değil aynı zamanda Hilafet ve saltanatın da kurtarılmayı hedeflendiği bildirilmiştir. Haliyle devletin meşruiyeti İslam'a, Hilafete ve İmparatorluk zihniyetine göre şekillenirken 1924 rejimi laikliğe, ulus devlete, Hilafet ve enternasyonalizm dışılığa dayanır.

Buradaki kritik soru şu, devlet nasıl olur da kendi dayanaklarının karşısındaki bir zihniyete teslim olur?

Öncelikle icra heyetinin devlet mekanizmasının meşruiyet kaynaklarıyla ilkin çatışmadan faaliyette bulunması, "hükümet imkanları"nı yani yönetimi büyük oranda elde ettikten sonra rejimi kurmaları bu boşluğu doğurmuştur.

Devleti ele geçirme, devletleşme

Devlet var kalmanın işaretidir; düzeneğin çalışması millet hayatının devamlılığının da garantisidir. Orhun Abideleri'nde yazdığı gibi milletin tini "yok olmama" yani "var kalma" iradesidir. Devletin inşası bile büyük anlam ifade ederken 1924 rejimini kuranlar meşruiyetlerini bu "yok olmama tini"ne dayandırır.

Devlet bir açıdan karar alabilen, aldığı kararı uygulayabilendir; rejimi kuran ve devleti idare edenler de bu iktidarı hayata geçirmişlerdir. Yalnızca güvenlik güçlerini hareketlendirme, yasa çıkarma, adaleti-kararları uygulayabilme değil aynı zamanda inkılapları bir biçimde ilk zamanlarda meşrulaştırabildikleri akabinde de geçerliliği sağlayabildikleri için rejimi günümüze kadar getirebilmişlerdir. Bu beraberinde devlet fonksiyonlarını rejim hassasiyetleriyle örtüştürme, hükümet eliyle uygulayabilme imkanına kadar gitmiştir.

Devlet İstiklal Harbi verirken aynı zamanda düşmanlarını da belirlemiştir; Akif'in İstiklal Marşı'nda dile getirdiği gibi... Halbuki 1924 sonrasında devlet düşmanları arasına 1920'ün kurucu figürleri, İslamcılık, sosyalizm, Kürtçülük dahil edilmiştir. Bu biraz da Gramschi'nin "devleti ele geçirmek"ten "devlet haline gelme" vurgusuna örnek teşkil eder. Kurucu müesses nizam kadrosundan sonra kimse devleti ele geçirip devlet haline gelememiştir; kendi kimliği uyarınca devlete yeni bir müesses nizam verememiştir.

1924 Rejimi'nden sonra idareye gelen hükümetlerin, partilerin hiçbiri devletin alacağı düzenin rengini belirleyemez, alternatif bir ekonomi programı, siyasal paradigma uygulayamaz. Kapitalizmin sınırları içinde içe dönük ya da dışa açık tercihler müesses nizamı zorlamaz, hesap kesilse, devlet üzerine alarak kurtarsa da sorumluluk hükümette kalır.

Demokradik idareler sürekli meşrulaştırmalara ihtiyaç duyar, bir yönetimin hatta topluluğun meşruluğu etkinliğinin, temellerinin sürekli onaylanmasına bağlıdır. Bu açıdan "makul fikir keskin kılıçtan etkilidir." Makulu inşa bir yumuşama, iktidarı paylaşma, esneme değil kabul edilebilirliği oluşturmaktır. Hakimiyet bir açıdan, yeniyi dolaşıma sokmayı içerirken bir yanıyla da eskiyi süreklileştirmeye dayanır fakat eskide diretme biraz da güç kullanmayı gerektirir. Takrîr-i Sükûn ile idare yani hükümet, hükümeti belirleyen rejim tasfiyelerle yolunu buldu; üniversite hocasından bürokratına, siyasetçisinden İstiklal Harbi'ni birlikte verdiği askerine kadar en kalitelileri mevkilerinden alıp en vasıfsızlarını yerleştirdi. Çünkü devlet varlığını sürdürmek için en kalitelisini, en başarılısını işin başına getirir, halbuki rejimi oturtmak isteyenler hükümette, bürokraside, ilmiyede yetersizleri ikame ederek fikir serdedeni değil "tak diye emredince şak diye yapanı" tercih eder.

Oysa devlet seçkinlik üzerinde yürür, büyür; bu seçkinlik, lümpen seçilmişlik değil tam aksine en başta kaliteli eğitime dayanır. İngiltere siyasette, bürokraside "Oxbridge"i üretmiş, genellikle Oxford ve Cambridge mezunlarından oluşan yapı idareyi oluşturmuştur. Bu bir sınıfın yönetimi ele geçirmesi, çökmesi, çöreklenmesi manasına gelmez; çünkü dünya sisteminin merkez ülkelerinde devlet-rejim-hükümet ayrımı neredeyse bulunmaz.

Devlet ile rejim örtüştüğü için hükümetler otomatikman uygulayıcıdır, velev ki sosyalist ya da liberal olsun mühim değil, fark yalnız metodolojidedir. Sosyalistin ya da liberalin "anlamlandırdıkları hayat" aynıyken üretim ilişkileri farklılık gösterir. Theatcherizm, Obama Doktrini, Menderes-Özal-Ecevitçilik, Keynes ya da Hayekçilik özünde birbirinden farklı değildir.

Batılılaşmayı bir ideoloji kisvesine büründürüp rejim haline getiren Türkiye gibi ülkelerde elitizm epistemolojik birikim, sağlam eğitim, yüce bir ruhta değil operasyon yapabilme rahatlığındadır; İstiklal Mahkemesi üyeleri, Falih Rıfkı, Behçet Kemal gibi gazeteci-aydınlar, Hilafetin kaldırılmasını savunduktan sonra tasfiye edilen Seyyid Beyler örneğinde olduğu gibi...

CHP kendini devletin ve İstiklal Harbi'nin sahibi sayar, halbuki 1924 rejiminin kurucusu, yürütücüsüdür. Bu vasfı nedeniyle Recep Peker CHP'yi devletten ayırmaya çalışıyordu, muhtemelen DP kurulunca partinin dağılma aşamasına geleceğini öngördüğünden. Zira Peker biliyor ki, rejim kurma, "inkılap kadro işidir", tamamlanmış her projede uygulayıcılar da tasfiye olur, hasarın tümü kendilerine yüklenir. 27 Mayıs'taki 7 bin tasfiye, 12 Mart ve 12 Eylül'deki sağdan-soldan ipe alınanlar enkazı yüklenenlerdir.

Devlete rağmen rejimi sahiplenmek

12 Eylül'de ülkücüye "devleti kurtarmak size mi kaldı" diyen devleten sahibi değil rejimin-müesses nizamın operatörüdür. Buna rağmen Milli Demokratik Devrimci, ülkücü, muhafazakar, sol-liberal, sosyalistler hatta etnik ve mezhep unsurları da rejim ile devlet yani 1924 ile 1920 karşı karşıya geldiğinde yerleşik statükoyu tercih eder! 1. Meclis, 1921 Anayasası ve İstiklal Marşı'nın temsil ettiği Türkiye'nin nomosi sözkonusu olduğunda Takrîr-i Sükûn düzeni yeğlenir.

Devlet milletin mücessem halidir, içinden çıkar fakat tekrar orada kök salması da gerekir. 1924 müesses nizamı bırakın kendi ideolojisini, devletin bile millet hayatında kökleşmesini engelledi. Düalist yapı, çoklu odaklar, dar ve vicdansız elitizm istisnayı belirlerken meşruiyeti elden bıraktı; güçle, darbelerle bastırmayı yeterli gördü.

İyi-kötü, dost-düşman karşıtlıklarını mutlaklaştıran devlet, kötü ve düşmanı belirleyen rejim, cezalandıran hükümettir.

Rousseau gibi "sözleşmeci"ler bile devletin toplumu dönüştürme yetkisini savunur. Devlet ahali için iyi olanı söyleyenken, rejim urbaların cinsini, kalitesini, renklerini belirler, topluma düşen de kendisine biçilenleri sorgulamadan giymektir.

Devlet-statüko-hükümet örtüştüğünde itiraz gelmez fakat ontolojik farklar alternatifleri gün yüzüne çıkarır. Devlet insanlardan vücut bulur fakat onlara anlam üretme göreviyle de karşı karşıya kalır, bu misyonu rejim yürütürken, hükümet anlamı anlamlandıracak araçları üretir. Yeri geldiğinde sağlam bir felsefeyle hayatı millet adına manalandırırken yeri geldiğinde elitleri güzideleşemediği zaman birine iki serseriyi gönderip tehdit ettirdikten sonra seni koruyalım diyen mafya gibi banal usullere başvurur.

Devletin sınıfları olur, sınıfın devleti varsa bu rejimin etkisindendir. Devlet insanlara hikayeler yazılmasını ister, öyküyü rejim yazar, hükümet okur fakat yeni bir hikaye vermeden insanların bel bağladığı anlatılar elinden alınmaz. Takrîr-i Sükûn statükosunun hikayesini Türk milleti benimsemedi, eline tutuşturulup okutulması otoritenin gücünü gösterir, millet meşruiyetini değil! Gidecek yerimizin bulunmadığını dile getirmek erken Cumhuriyette kabul edilebilir bir hikayeydi, korkutma ya da sıklıkla yapıldığı gibi devletin zararı engellediği vurgusu... Fakat yeni hikaye duymak isteyen millet olumsallığı öne çekiyor, mutluluk mitine sarılmak istiyor.

Devleti, rejimi, hükümeti ayırmak bir bakış açısının ürünü değil tam tersine Takrîr-i Sükûn statükosunun devamlı hatırlattığı fiili durum. Türkiye'nin güçlü bir laik veya seküler kimlikle kurulduğu kabul ettirilmek isteniyor; devletin kodlarını 1920'den değil 1924'ten başlatmak istiyorlar.

Her tür kutuplaşmaya karşı mesela eşcinsellik mevzuunda milleti ve toplumu koruma, kurumları güçlendirme, askerin her tür son model cihazlarla donatılması gibi hususlarda rejim-hükümet-ideoloji ayrımı çok belirginleşmez. Kamu yararı meselesinde yazılmamış bir mutabakat toplumda hatta siyasette hala bulunuyor. Kitleleri seçkinlerin mi yönetmesi gerektiği yoksa temsiliyetin ötesinde katılımcı modellerin mi üretilmesi mevzuu da tartışılıyor fakat ulus devletin homojen bakışı, rejim tercihi, hudut fikri ilkesel bazda yerli yerinde duruyor.

Misak-ı Milli'nin dahi gözlerden ırak tutulması yazılmamış mutabakatlardan biri adeta.

Hayati karar

Alman, devletini arayan millet; Fransız, milletini arayan devlet iken, biz Türkler yerini-yurdunu-düzenini korumaya çalışan bir milletiz!

Korumacılık, muhafazakarlık ulus devletin ve milli bütünlüğün temel ideolojisi... 1920'de kurulan devlet ve millet bağı Takrîr-i Sükûn statükosunu desteklemese, sahiplenmese de ses çıkarmadı. Kaostan düzene geçişteki acılar muhafazakarlığı mutlaklaştırır... Ne millet 1924 müesses nizamını benimser ne Takrîr-i Sükûn düzeni devleti pür teslim aldıklarını bilir, Türkiye'nin Nomosu'nun bilfiil duruşunu bozamadıkları için.

Takrîr-i Sükûn statükosu bünyeye yerleşmiş bir bıçak gibi dururken bunu tedbirsiz ve usulünü bilmeden çıkarmanın kan kaybıyla bünyeyi öldüreceği bilgisi yüzünden kimse bu hançeri yerinden oynatmaya cesaret edemiyor. Bıçağın sapına elini atan karizma Kemalizmi tarihselleştirmekle güncelleştirmek arasında gidip gelmezse hançeri çıkararak devlet-rejim-hükümet ayrımını zihinlerden uzaklaştıracağı gibi İstiklal Harbi'ni verip, Meclis'i açan, İstiklal Marşı'nı yazan devlet, milletinin içinde kök de salabilecek!

ercnyldrm1@gmail.com