Türkiye'nin Türkistan'a yönelik makro açılımı, yalnızca bir dış politika manevrası değil; tarihi hafızanın, medeniyet tasavvurunun ve jeopolitik dehanın 21. yüzyıl şartlarında yeniden ihya edilmesidir.
Engin Özekinci/ Yazar
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanıp bitmiş hadiselerin kronolojik bir dökümü veya tozlu raflarda saklanan bir hatıralar mecmuası değildir. Bilakis milletlerin kolektif hafızasını şekillendiren, devletlerin karakterini tayin eden ve medeniyetlerin stratejik istikametini belirleyen canlı, dinamik ve organik bir sürekliliktir.
Türk devlet geleneği, dünya siyaset tarihinin en köklü ve kesintisiz süreklilik alanlarından birini temsil eder. Ötüken'in çetin coğrafyasında temelleri atılan Hun Kağanlığı'ndan Göktürklere, İslam'ın sancaktarlığını üstlenen Karahanlılardan Akdeniz'i bir iç deniz haline getiren Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu'na, oradan da küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan bu tarihi çizgi değişen coğrafyalara, farklılaşan inançlara ve dönüşen çağa rağmen sarsılmaz bir Türk devlet aklının varlığını gösteriyor.
Kuşkusuz bu aklın merkezinde evrensel bir adalet arayışı, kurumsal istişare mekanizmaları, bağımsızlığa duyulan ontolojik tutku ve milletin bekasını her şeyin üzerinde tutan kurucu bir felsefe vardır.
Cumhuriyet'in ardından Türkiye, imparatorluk bakiyesi bir coğrafyanın getirdiği jeopolitik travmalar ve yakın çevresindeki güvenlik tehditleri sebebiyle daha içe dönük ve statükocu bir savunma refleksiyle hareket etmiştir.
Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkistan coğrafyasıyla tesis edilmeye başlanan çok boyutlu, derinlikli ve kurumsal ilişkiler, Türkiye'nin bu tarihi hafızasını edilgen bir doktrinden etken bir jeopolitik vizyona dönüştürdüğünü göstermektedir.
Bu yeni yönelim, konjonktürel bir dış politika tercihi olmanın çok daha ötesinde, binlerce yıllık Türk devlet felsefesinin modern uluslararası ilişkiler sahnesinde yeniden yorumlanması ve tezahür etmesi anlamına geliyor.
Tarihi sürekliliğin jeopolitik realizme evrilişi
Türkistan, Türk milletinin yalnızca fiziki olarak tarih sahnesine çıktığı yer değil; nizam-ı alem fikrinin, törenin ve devlet düzeninin bir dünya nizamı olarak kodlandığı ana vatandır. Dolayısıyla Türkiye'nin yüzünü yeniden Türkistan'a dönmesi, nostaljik bir geçmiş özleminden veya rüya merkezli bir romantizmden ibaret değildir. Aslında karşımızdaki tablo, tarihi sürekliliğin rasyonel ve kaçınılmaz bir jeopolitik realizme evrilmesidir.
Ortak dil, kültür ve inanç gibi unsurlar, bu yeni dönemde soyut birer bağ olmaktan çıkmış; ekonomi, enerji, küresel ulaştırma hatları, savunma sanayisi ve siber güvenlik gibi somut iş birliği alanlarının en güçlü meşruiyet zeminini oluşturmuştur.
Küresel güç merkezlerinin Asya-Pasifik eksenine kaydığı, Batı merkezli uluslararası sistemin yapısal krizler yaşadığı mevcut küresel düzende, Türkistan jeopolitiği yeniden dünya siyasetinin kalbi haline gelmiştir. Türkiye'nin bu coğrafyadaki varlığı, bölgesel bir güç boşluğunu doldurmaktan ziyade, Doğu ile Batı arasında istikrar üreten yeni bir küresel denge merkezinin inşası anlamına geliyor.
Bu tarihi dönüşümün son çeyrek asırdaki en önemli katalizörlerinden biri, şüphesiz ki Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu güçlü siyasi irade ve liderlik diplomasisidir.
İş birlikleri stratejik ortaklık boyutuna ulaştı
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde Türk dünyasına yönelik sergilenen dış politika çizgisi, reaktif bir söylem düzeyinden çıkmış stratejik bir vizyon belgesine dönüşmüştür. Türkiye'nin hamleleriyle bölge devletleri arasındaki temasların sıklığı artmış, ulaştırma koridorları kağıt üzerindeki projelerden lojistik birer gerçeğe evrilmiş ve en önemlisi savunma sanayisindeki iş birlikleri stratejik bir ortaklık boyutuna ulaşmıştır.
Daha sonra bu süreç, kurumsal bir zirveye taşınmış Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) doğuşunu beraberinde getirmiştir.
TDT, diplomatik bir birlikteliğin yanı sıra Türk Dünyası 2040 Vizyonu çerçevesinde ekonomik entegrasyonu, ortak siber savunma doktrinlerini, gümrük birliği süreçlerini ve eğitimde ortak müfredatı hedefleyen uluslarüstü bir iradenin kurumsallaşmış halidir.
Eleştirmenlerin aksine, bu yaklaşım bölgesel statükoları tehdit eden revizyonist bir yayılmacılık değil; bilakis uluslararası hukuka bağlı, bölge devletlerinin egemenlik haklarına saygılı ve küresel istikrara katkı sunan bir akıllı güç uygulamasıdır.
Türk devlet felsefesini diğer imparatorluk geleneklerinden ayıran en temel husus, güç üretme becerisi kadar, o gücü ahlaki ve hukuki bir adalet zemininde kullanabilme kabiliyetidir.
Türk devlet aklı ve felsefesinde güç, kendi başına bir amaç değil; adalet ve refahın yeryüzünde ikame edilmesi için bir araçtır. Zira kadim Türk geleneğinde devlet, bireyin ve milletin varlığı, refahı ve adaleti tecrübe etmesi için inşa edilen kutsal bir aygıttır.
Bugün Türkiye'nin Türkistan politikasının felsefi derinliği de bu tarihi mirası, çağdaş uluslararası iş birliği mekanizmalarıyla buluşturabilmesinde yatmaktadır. Türkiye, bölgeye hegemonik bir güç tasavvuruyla değil; refahı bölüşen, güvenliği ortaklaştıran ve egemenlikleri pekiştiren bir "kardeşlik ve stratejik ortaklık" hukukuyla yaklaşmaktadır.
Bu yönüyle Türk devlet aklı, sömürgeci güçlerin Afrika veya Asya'da uyguladığı asimetrik sömürü modellerine karşı küresel ölçekte alternatif bir adil düzen modeli sunmaktadır.
Türk dünyasının geleceği, yalnızca şanlı bir geçmişe yapılan romantik atıflarla veya ortak hamasi nutuklarla inşa edilemez. Gerçekçi ve sürdürülebilir bir entegrasyon, ortak bilim üretimi, yüksek teknoloji transferi, yapay zeka ekosistemleri, enerji arz güvenliği, Trans-Hazar gibi stratejik ulaştırma ağları ve üniversiteler arası akademik geçirgenlikle mümkündür. Türk devlet felsefesinin modern yorumu; sınırların zorla değiştirilmesini değil, fikirlerin, sermayenin, teknolojinin, stratejik bilginin ve en önemlisi karşılıklı güvenin serbestçe dolaşımını zorunlu kılar.
Türkiye bugün coğrafi olarak yalnızca Anadolu'nun sınırlarına hapsedilebilecek bir aktör değildir. Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında jeopolitik bir kilit taşı olan Türkiye; Karadeniz'den Hazar'a, Akdeniz'den Orta Asya'ya uzanan devasa bir hat üzerinde istikrar, denge ve güvenlik üreten küresel bir özne konumundadır. Bu rolün sürdürülebilir başarısı dabinlerce yıllık devlet tecrübesini çağı yakalayan modern inovasyon ve stratejik akılla birleştirebilme yeteneğine endekslidir.
Türk devlet geleneğinde "Devlet-i ebed müddet"kavramı, emperyalist bir fetih arzusundan ziyade devletin sürekliliğini, hukukun üstünlüğünü, milletin refahını ve nizamın korunmasını ifade eder.
Türkiye'nin Türkistan'a yönelik makro açılımı da bu doğrultuda, yalnızca bir dış politika manevrası değil; tarihi hafızanın, medeniyet tasavvurunun ve jeopolitik dehanın 21. yüzyıl şartlarında yeniden ihya edilmesidir.
Eğer içinde bulunduğumuz çağ "Türk Yüzyılı, Türkiye Yüzyılı" olacaksa, bu ancak Türk dünyasının ortak bir akıl etrafında kenetlenmesi, kurumsal entegrasyonunu tamamlaması ve küresel meydan okumalara karşı tek bir stratejik vizyonla hareket etmesiyle mümkün olacaktır. Türkiye'nin Türkistan politikası, bu büyük ve mukaddes hedefe yürürken tarih ile gelecek arasında kurulan sarsılmaz bir köprüdür.