Türkiye’nin vicdanı İstiklal Marşı

Yusuf Tosun / Yazar
16.03.2014

Cenap Şahabettin’in ifadesiyle “Akif, bizim yüzyılımızın değil, tarihimizin en büyük destan şairidir.” Ama onu sadece bir şair-yazar olarak ele almak, sadece İstiklal Marşı ile sınırlı tutmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.



Mehmet Akif bu ülkenin İstiklal Marşı yazabilen tek ruhudur. Böyle bir marşı ondan başkasının yazabilmesi mümkün değildir. O nedenledir ki; Milli Marş için açılan yarışmaya yedi yüzden fazla eser müracaat etmiş olmasına rağmen dereceye layık eser görülmemiştir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi,  Akif’ten bu marşı yazmasını rica etmiş fakat Akif; “Para için şiir yazamam” diyerek geri çevirmiştir. Ancak kendisine kazansa bile para verilmeyeceği bildirilince, yazmayı kabul etmiş ve Tacettin Dergâhına kapılarak İstiklal Marşını yazmıştır. İki gün gibi kısa bir sürede yazılan bu Milli Marşı, Mehmet Akif’ten başkası yazamazdı hiç şüphesiz. Kim bilir ne sancılar içerisinde o mısralar yazıldı. Oda arkadaşlarının ifadesine göre; sabahleyin uyandıklarında Akif’in kaldığı otel odasının duvarlarında İstiklal Marşının ilk iki kıtasının elle kazılarak yazıldığını görürler. İşte o, böyle bir haleti ruhiye içerisinde bir milletin şahlanış destanını yazmıştır.

Bir milletin yeniden diriliş ve kendine geliş marşı yani. Bu nedenledir ki Akif; “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” duasında bulunmuştur. Öyle ki; milletine armağan ettiği bu marşı, yedi eserinden oluşan Safahat adlı külliyatına bile almamıştır. Bu durumu yakın arkadaşı Eşref Edip’e şöyle anlatır:

“İstiklal Marşını milletime hediye ettim. O milletindir, benimle alakası kesilmiştir. Zaten o milletin öz malı veeseridir. Ben yalnız gördüğümü yazdım.”

İşte böylebir vicdandan bahsetmek kolay değil. Bütün tanımlarıyla millet vasfını üzerinde birleştiren örnek bir şahsiyetten... Bu milletin kalbi, ruhu ve vicdanı bir insan yani. İsmiyle gönüllerde taht kurmuş ama yeterince anlaşılamamış bir dava insanı Mehmet Akif, aynı zamanda bir derviş, şair, aydındır da. 

İslam dünyasının yenilikçi bir cüzüdür Akif. Bu yönüyle Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh ve İkbal’e benzer. Çünkü onlar bir “yok oluş” sürecinden, “var oluş” destanı yazmış kahramanlardır.  İttihad-ı İslam düşüncesinin hararetli savunucularından olan Mehmet Akif’in C. Afgani ve Muhammed Abduh’dan etkilendiği fikrine Sezai Karakoç şiddetle karşı çıkmış ve: “Bu ülkede çok bilinen ama bir o kadar da az anlaşılan Mehmet Akif’i bu kuşakların yeniden tanımaya ihtiyacı var. Hayatlarında bir model, bir idol olarak alacakları önemli bir isimdir o.” önemli tespitinde bulunmuştur. Bu nedenle Mehmet Akif’in yeniden tanınmaya ve tanımlanmaya ihtiyacı vardır. Bu, Mehmet Akif için değil, bizim için bir ihtiyaçtır. Cenap Şahabettin’in ifadesiyle “Akif, bizim yüzyılımızın değil, tarihimizin en büyük destan şairidir.” Ama onu sadece bir şair-yazar olarak ele almak, sadece İstiklal Marşı ile sınırlı tutmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Yıllarca onun şahsiyetini, dik duruşunu, dini hassasiyetini, doğruluk ve dürüstlüğünü bu kuşaklardan gizlediler. O vatansever bir dava adamıdır. Bugün Akif’in bu yönlerinin yeniden konuşulmasına ve yeni kuşaklara aktarılmasına büyük ihtiyaç vardır.

“Oku” diye başlangıç yapan Kur’an’a, “dinle” diye başlangıç yapan Mevlana’ya, “korkma” diye başlangıç yapan Mehmet Akif’e biz de “düşün” diye başlangıç yapabilirsek...” diyen yazara bizim katkımız; aslında “düşün”menin ötesinde onu “yaşamak” lazım. Öyle bir kırık zamandan geçiyoruz ki... Vakit tefekkürün ötesinde eylem zamanı! Şairin dediği gibi; “Irzına geçilmedik ne kaldı bu memlekette?”

Akif, tam da böyle bir dönemde, önemli bir çıkış yolu olarak karşımızda durmaktadır. Sonuna kadar kapılarını açmış, mücadeleye davet etmektedir. Sanki İstiklal Marşı’nı yeniden yaşar gibi bir aşk ve şevk ile...

Akif sahne dışına itildi

Akif bu millet için hem yazdıklarıyla, hem kürsülerdeki konuşmalarıyla, hem de cephedeki gayretleriyle var gücüyle mücadele etmiş ne yazık ki ayak oyunlarıyla sahne dışına itilmiştir. Öyle ki;1919 hem İstanbul, hem de Mehmet Akif için ızdırap dolu yıllardır. Ülke çalkalanmaktadır ve İstanbul işgal altındadır. Osmanlı şehirleri bir bir düşmektedir. İslam dünyası tam anlamıyla acı çekmektedir. Böyle bir durumda Akif, ihtiyaca binaen Ankara’dan çağrılmaktadır. Yol görünmüştür. 

Eşref Edip’in hatıralarında bahsettiği ve Akif’in o günleri anlatan sözleri halet-i ruhiyesini açıkça ortaya koymaktadır:

“Artık burada duracak zaman değildir.  Gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı aydınlatmaya ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum.  Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini toparla, “Sebilür Reşat” klişesini al, arkamdan gel...”

Akif, böylece Ankara’ya,  oğlu Emin’i de yanına alarak Ali Şükrü beyle gitmiştir. Akif, Ankara’ya geldikten sonra halkı uyandırıcı ve bilinçlendirici konuşma ve vaazlarda bulunmuş, yazılar yazmıştır. Bu faaliyetler halk üzerinde kısa sürede tesirini göstermiştir.

Ancak mecliste şahit olduğu olaylar onu son derece üzmüş veküskünlüğe sebep olmuştur.1923 yılı Mart ayının son günlerinde Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in boğulmuş vaziyette ölü bulunması yeni kurulan meclis için bir dönüm noktası olmuştur. Mehmet Akif’in yakın arkadaşı olan Ali Şükrü Bey mecliste muhalif olarak bilinen “İkinci Grub”un lideridir. 

Bu hadise üzerine Mehmet Akif Meclis’ten soğumuş ve Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a, akabinde de ömrünün sonuna kadar yaşayacağı Mısır’a yerleşmiştir. Adeta burada on yıl gönüllü sürgün hayatı yaşamıştır.

Bir insan nasıl yanlış anlaşılır veya anlatılır? Mehmet Akif bu duruma en önemli örnektir. Bir iade-i itibar gerekiyorsa Mehmet Akif bunların başında gelir. Kendi öz yurdunda sürgün, kendi öz vatanında parya!.. Kendi milli şairini sürgüne gönderen başka bir ülke var mı acaba yeryüzünde. Ne hazin! Öyle ki peşine hafiyeler takılarak takibe alınmış, adeta psikolojik kumpasa alınmıştır. Kendisi anlatıyor: 

“...arkamda polis hafiyesi gezdirtiyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum. İşte bundan dolayı gidiyorum.” Böylece Akif bir şair inceliğiyle olanlara dayanamamış ve Mısır’a hicret etmiştir.

Akif’in bu küskünlüğüne anlam vermek zordur. Neden küsüp gitmeyi tercih etti? Ankara’da kalıp sonuna kadar direnseydi tablo farklı olur muydu? Bilemiyoruz. Ama bu yönüyle Akif’e sitemliyiz! Onun bilip aktarmadığı başka hususlar mı vardır? Bu da bir karakutu...

Bundan sonra Akif adeta kıskaca alınmıştır. Çok sevdiği vatanından ayrı yaşamanın derin acısı yanında bir de fakr-u zaruret... Öyle ki 1925-1936 yılları arasında bulunduğu Mısır’da emekli maaşı da bağlanmayan Mehmet Akif perişan bir hayat yaşamıştır. 

Direnen meal

Kur’an-ı Kerimin halkın anlayacağı şekilde tercüme etme çabası Tanzimat ile başlar. Ahmet Cevdet Paşa bunun öncülerindendir. Bu anlamda ciddi gayretler de gösterilmiştir. Ancak yapılan tercümelerin çoğu hatalarla doludur. Bu durum karşısında dönemin diyanet işleri başkanlığı harekete geçmiş ve sade bir dille Kur’an meali oluşturmak düşüncesiyle bu görev Mehmet Akif’e tevdi edilmiştir.  Süleyman Nazif’in ifadesiyle; “Yeryüzünde Akif’ten başka o selaset ve kuvvette Kur’an’ı Türkçeye tercüme edebilecek kimse yoktur.” 

Böylece Mehmet Akif 1925 yılında Diyanet İşleri ile Kur’an Meali hazırlama konusunda anlaşmış ancak uzun uğraşılar sonucunda hazırladığı meali vermekten vazgeçmiştir. Malum o dönemler ezanı Türkçe okuma ve Türkçe ibadet projesi üzerine çalışılmaktadır. Akif bu durumun farkındadır. Bu nedenle de Türkçe Kur’an ve Türkçe ezan projesine karşı hazırladığı meali vermemekle sessiz ama anlamlı bir direniş göstermiştir.

Kur’an mealini tamamlamış olmasına rağmen Diyanet İşleri ile sözleşme akdini fesheden Akif gerekçesinisorulan bir soru üzerine Şerif Kolaylı’ya şöyle açıklamıştır:

“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lakin onu verirsem, namazda okutmaya kalkışacaklar. Ben o zaman Allah’ımın huzuruna çıkamam ve peygamberimizin yüzüne bakamam...”

Akif’in vasiyeti üzerine hazırlamış olduğu Kur’an meali yakın dostu Yozgatlı İhsan Efendi tarafından 1961 yılında yakılmıştır. Ancak mealin tek nüshası bu değildir. Onun inceleme amacıyla Elmalı Hamdi Yazır başta olmak üzere birçok kişiye hazırladığı mealden nüshalar verdiği bilinmektedir.

İşte uzun yıllar Mısır’da yaşayanmerhum Mustafa Runyuntarafından korunan nüshası (-ki Tevbe suresinin sonuna kadar olan kısmı) 2012 yılında Mahya Yayınları tarafından yayınlamıştır. Yaklaşık Kur’an’ın üçte birlik kısmı olan bu meal, Ertuğrul Düzdağ, Hayrettin Karaman, Dücane Cündioğlu, Hasan Akay ve Fatih Andı gibi konunun uzmanları tarafından da bu mealin Akif’e ait olduğu hususu teyit edilmiştir.

1932 Mısır seyahatinde mealin tamamını okumuş olan Eşref Edip mealle ilgili şu değerlendirmede bulunur:

“O ne sadelik, o ne ahenk! Ayetler arasındaki irtibatı muhafaza hususunda öyle büyük kudret göstermiş ki,bütün bir sureyi okursunuz da hiçbir ayetin başında ve sonunda ufak bir irtibatsızlık göremezsiniz. Müfessirler ayetler arasındaki irtibat ve münasebetleri anlatmak için sahifeler dolusu izahatta bulunurlar. Üstad ise bu irtibatı, fiilen ve süratle ki, bir ayetin bitip diğer ayetin başladığının farkında bile olmazsınız. Bir şiir gibi senelerce üzerinde işlenmiş, hiçbir tarafında, hiçbir noktasında hiçbir pürüz kalmamış... Su gibi akıyor. Bir çağlayan gibi gönülleri heyecana veriyor.”

Şehitlerin misafiri 

Ağır hastalık geçiren Akif, Haziran 1936’da İstanbul’a dönmüş ve Beyoğlu’ndaki Mısır  apartmanına yerleşmiştir. Mısır’da yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak27 Aralık 1936 günü vefat etmiştir. Sağlığında yapılanlar yetmiyormuş gibi asıl trajedi cenazesinde yaşanmıştır. Vefatıyla ilgili hiçbir gazetede ilanı yer almadığı gibi cenazesine devlet erkânından da kimse katılmamıştır. 

Mehmet Cevdet Kuntay hatıralarında Akif’in cenazesini şöyle anlatır:

“Cenaze Beyazıt’tan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü. Biraz sonra çıplak bir tabut geldi. “bir fukara cenazesi olmalı” dedim.  O anda Emin Efendi lokantasının sahibi Mahir Usta elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar.  Ellerimi yüzüne kapadım. Cenazeyi tanımıştım. Al sancaklı, siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut, üniversite gençlerinin bir ürperme manzarası alan elleri üzerinden gidiyordu...” 

Evet, Akif’in cenazesi Edirnekapı mezarlığında büyük bir katılımla Kur’an ve dualarla defnedilmiştir. Büyük bir matem vardır. O esnada üniversiteli bir genç yüksek sesle yeri göğü inletmiştir:

“Ey Çanakkale şehitleri sizi terennüm eden Akif misafirinizdir.”

Gözyaşları eşliğinde büyük bir sessizlik ortalığı buz kesmiştir adeta.

Evet, Akifimizi Edirnekapı’da çok sevdiği Babanzade Ahmet Naim ile Süleyman Nazif’in mezarları arasındaki yere böyle uğurlamışız. Ruhu şad olsun, mekânı cennet olsun...

yustosun@hotmail.com