Türkiye’nin yeni fay hattı: Endişeliler çözümcülere karşı

NUH YILMAZ - Star Gazetesi Dış Hab. Müdürü
04.05.2013

Yaklaşık 3 yıl önce Binnaz Toprak ‘endişeli modern’ kavramı ile ortaya çıktığında endişesinin kaynağı bugün şahit olduğumuz ‘endişe’lerden farklıydı. Toprak için o dönem endişenin kaynağı “yeni bir vesayet sistemi ihtimali” ya da ‘otoriterleşme’ydi.



Bugün Türkiye’deki ‘endişelilere’ baktığımızda gördüğümüz tablo Binnaz Toprak’ın kavramsallaştırmasını çok daha ötelere taşıyor. Zira ne o zamanki ‘endişe’ bizim bildiğimiz anlamda bir endişe idi ne de bugünkü ‘endişe’nin kaynağı bizim bildiğimiz anlamdaki endişe. Yanlış anlaşılmasın, toplumda endişeler elbette olacak, var ve bir kısmı da çok haklı gerekçelere dayanıyor. Ancak bir elit-entelektüel söylem olarak kurulan, tarif edilen, yaygın olduğu iddia edilen ve yaygınlaştırılmaya çalışılan ‘endişe’ başka bir şey. Bu ‘endişe’ başlı başına bir gösterge olarak işliyor. Gösterdiği şey ise söylediğinden çok farklı. ‘Endişe’ bir yönüyle elit-entelektüel dilde inşa edilmiş haliyle, toplumda elitler arası mücadelede zemin kaybeden eski elitlerin, kendi pozisyonlarını yitirmelerinin rafine bir dışa vurumu. Bir başka açıdan Türkiye’de gerçekleşen toplumsal ve siyasal dönüşümün hızı nedeniyle bu dönüşümün yeni elitleri piyasaya sürmesi, eski elitlerin kısmen yetersizlikten, kısmen eski dilde takılı kalmalarından kısmen de eski ilişkilerinin halen var olan mevkilerini muhafaza etmeyi garantileyememesinden kaynaklanan rahatsızlıkların dışa vurumu. Bir diğer yönüyle de ‘kuşak çatışması’. Zira iktidarını başka dil, kavram ve varsayımlar üzerine kurmuş olan bu elit-entelektüel dil, gerçekten de bunun dışına çıkan, bu dili yok sayan, bu varsayımları bir anda alaşağı eden bu yeni ve ‘barbar’ dil ile rekabet edemiyor, sadece pozisyonunu değil, yetişip açıklayamadığı bu yeni durum nedeniyle ‘kültürel sermayesini’ de kaybediyor. Bir başka deyişle evrensel dünya saatine ayarlı, Batı’da zamanı tam gösteren ama Türkiye’de işlevsizleşen bu kültürel sermaye, ülkede ne olduğunu, nasıl böyle dilsiz, işlevsiz ve konu dışı kaldığını algılayamıyor. Bu açıdan bakıldığında bu endişe de haksız sayılmaz pek. 

Peki bu dil neden endişe olarak kendisini dışa vuruyor? Aslında ‘endişenin’ farklı ve kaba versiyonları da zaman zaman kullanıldı. Ancak gerek iç siyasi dengeler, gerek Batı ile olan ilişkiler, gerekse de “Barbar Asyatik despotların ülkesinde ezilen mağdur çağdaş aydın” kontenjanı için ‘endişe’ şık ve ölçülü bir ifade. 

Gerektiğinde üçüncü dünya milliyetçiliğine de evrilebilecek bir sadakat duygusunu ve ülkeye elit olarak dönme ihtimalini harcamıyor. Şiddete mesafesiyle demokratik olduğunu gösteriyor. Kibarlığı ile mağduriyeti arasında bir ilişki kurarak geride kalan ‘barbarlığı’ ifşa ediyor. Şikayete varmayan ama dışarı konuşan tavrıyla da Batı karşısında da pozisyonunu tahkim ederek, bir ‘Ahmet Çelebi’ ya da ‘Hamit Karzai’ olmadığını gösteriyor. Hasılı kelam ‘endişe’ epey işlevsel ve zekice tasarlanmış bir dil kuruyor. Siyasi doğruculuğun izin vermediği, ama anlatılmasa olmaz bu ‘kaygılar’, ‘korkular’ ve ‘şikayetler’ kendisini ‘endişe’ olarak dışa vuruyor. Tabi şunu da unutmamak gerekir ki bu rafine dil bir öğrenme süreci sonunda oluştu. İlk örneklerinde, 1 Mart Tezkeresi sonrasında, Meşal’in ilk Türkiye’yi ziyaretinde, askeri vesayet tartışmalarında sair dil imkânları tüketilmiş, bu imkanların faydasız olduğu ortaya çıkmıştı. Peki neden şimdi yeni tür bir ‘endişe’ ortaya çıktı?

Türkiye’nin son on yılına baktığımızda ‘endişe’lerin aslında fay hattı değişiminin işareti olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Türkiye’de siyasi fay hattı son 10 yılda bir kaç kez değişti. İlk siyasi fay hattı değişimi AB süreci ve izleyen reformlar sırasında gerçekleşmişti. AB ve Avrupa tartışmaları İslamcısından sosyalistine, muhafazakarından Batıcısına kadar ülkedeki neredeyse tüm siyasi kesimleri AB-yanlısı ve AB-karşıtı olmak üzere ikiye bölmüştü. Hatta yetmişli yıllarının birbiri ile oldukça sert mücadele eden Maocu ve Ülkücü grupların bir kısmı ‘Kızılelma Koalisyonu’ adı altında yeni bir siyasi cephede buluşmuştu. Benzer şekilde kısa bir süre önce birbirilerini rakip olarak gören Liberaller ile İslamcılar da ayrı bir ittifak kurmuşlardı. Halen yeterince çalışılmayan bu fay hattı değişimi Türkiye’de dost-düşman ayrımlarını tersine çevirmiş, böylece koalisyonlar kurulmuş, darbe teşebbüsleri gündeme gelmiş ve bir çok ittifak da dağılmıştı. 27 Nisan muhtırası ve devamında başlayan Ergenekon/Balyoz davaları AB üzerinden kurulan koalisyonun dönüşerek devam etmesiyle mümkün olmuştu. Bu dönemin endişeleri aslında arkaik dille işlenen endişeler olmaktan öteye gidememişti: Cumhuriyet mitingleri, orta sınıfın özgürlük alanının daralması vs... Askeri vesayetin hala güçlü olduğu bu dönemde siyaset de daha sert bir dille işlemeye devam etti.

2008 Ak Parti’yi kapatma davasının ardından vesayet sisteminin geriletilmesi, devlet elitlerinin etkisinin azalması, yeni elitlerin ‘devletin çıkarı’ konusunu ele almaya başlaması, siyasi elitlerin devletin yönünü tayin etme noktasında muktedir olmaya başlaması başka bir dizi sorunu gündeme getirdi. Bu dönemde Ak Parti’nin özellikle dış politikada etkili, bağımsız ve yüksek sesli siyaseti, İsrail’le ilişkilerin gerilmesi, Ergenekon/Balyoz davaları ile ilgili soru işaretlerinin çoğalması, Mavi Marmara ve akabinde gelen demokratik reformlar ülkedeki iktidar düzenini değiştirdi. İşte ikinci tür ‘endişe’ bu dönemde ortaya çıktı. Bu dönemde eski rejimin vesayet kurumlarının yapısal müdahalelerle dönüştürülmesi, iktidar oyununun geri dönülemez şekilde değiştirdiğini göstermesi bakımından bu endişelerin kaynağı oldu. Buna dış politikada yaşanan gelişmelerden rahatsız olanlar ve vesayet sisteminin geriletilmesindeki rolünün yeterince takdir edilmediğini düşünen kesimlerin de katılmasıyla, “otoriterleşme/demokratikleşme” başlığı altında yeni bir fay hattı kurulmaya çalışıldı. Arap Baharı ile birlikte Türkiye’nin ABD ile yaşadığı gerginliklerin azalması ‘eksen değişmesi’ tartışmasını tamamen bitirmesi, bir önceki endişelilerin Batı’da kullanım değerini azaltarak ağırlığın ‘anayasa’ ve ‘otoriterleşmeye’ verilmesine yol açmıştı. ‘Endişeli modernler’ işte tam da bu dönemin eseridir. Yani Türkiye’nin uluslararası sistemde kendi çizgisini kendisinin belirlemesi karşısında refleks gösteren bu kesim yeniden fay hattının değişmesine yol açtı. Bu dönmede Liberaller, Kemalistler, Batıcılar ve bazı Muhafazakarlar bir yana düşerken; bölgeciler, milliyetçilerin bir kısmı, Avrasyacılar ve İslamcılar bir tarafta kaldı. “Mahalle baskısı,” “eksen kayması” ve “endişeli modern” bu dönemi en iyi yansıtan başlıklardır. Bu dönemin siyasi mücadelesini temsil eden kavramlar ise ‘sivil diktatörlük’ karşısında ‘liberal vesayet’ tartışmasıdır.

Kürt meselesi ve çözüm süreci

Şimdi ise Türkiye’de siyasetin hattı yeniden çiziliyor. Herkesi bir tatlı telaş almış durumda. Herkes yerini belirlemeye çalışıyor, taraflar yeniden oluşuyor. Takımlar yeniden kurulurken formalar değişiyor, herkes iyi adamları kendi takımına almaya çalışıyor, zarar verme potansiyeli olanlar ise uzaklaştırılıyor ya da marjinalleştiriliyor. Bu değişimin Türkiye’deki patlama noktası Kürt meselesi ve çözüm süreci. Ancak bu fay hattının taraflarını oluşturan, hazırlayan ve bugüne getiren gelişmeler Arap Baharı ile birlikte başladı. Türkiye’nin Suriye’de aldığı tavır, bunun bölge ülkelerine yansıması ve bunun devamı olarak Kürt meselesinde atılan adımlar Türkiye’de önceki dönemde kurulan koalisyonu zayıflattı, yeni çatlaklar ortaya çıkardı, yeni tür hassasiyetler oluşturdu ancak yeni bir fay hattına dönüşmedi. Ta ki Kürt meselesi ve çözüm sürecinde atılan net adımlara kadar. Çözüm sürecinde devletin yapılabilecek en ileri şeyi yapması, yani Öcalan ile konuşması konunun ciddiyetini gösterdi. Bu Kürt meselesi ile birlikte Türkiye’nin stratejik bir hamle yapması, bir çok sorgulanmayan konuyu tartışmaya açması tam anlamıyla tüm Cumhuriyet kaygı ve endişelerini siyasete taşıdı. Ancak buradaki ‘elit-entelektüel’ ‘endişe’yi yine halkın endişesinden ayırmak  gerekir. Zira halkın ‘bölünme’ ya da ‘devletin yeniden zulme başlaması’ endişeleri haklı gerekçeleri olan, mutlaka yüzleşilmesi gereken ve şu anda çözümün en önemli parçaları. Oysa elit-entelektüel ‘endişesi’ farklı. Bu endişe biraz yeni dengelerin dışında kalma, biraz siyasi elitlerin hassasiyetlerini hissedememekten, biraz Avrupamerkezci dilin içine saplanıp kalmaktan, biraz yeni ve yaratıcı bir düzeye geçememekten kaynaklanan, bazen de kapris seviyesine kadar inebilen ‘endişeler’. Bu ‘endişe’lerin bir kısmı, bir önceki fay hattında üretilen kaygılarda dozun kaçırılmasından kaynaklanan maliyetlerle ilgili. Ancak açık olan şu ki bu ‘endişeler’ Türkiye’deki yeni fay hattının kurulmasında verimli bir şekilde kullanılıyor, kullanılacak. Bu ‘endişeler’ bireysel düzeyi aşarak üzerine siyasi dil inşa edilecek ve bu dil tahkim edilerek siyasi kamplaşma yeni şeklini alacak.

Şu anda toplumda yaşanan en ateşli tartışmaların taraflarına bakarsak bu fay hattının nasıl kurulduğunu da anlarız. Fay hattının şimdiki cephesindeki taraflar Endişelilere karşı Çözümcüler olarak görünüyor. Bu fay hattı da yine toplumu dikine bölecek. Kendi dinamikleri ile doğal olarak ortaya çıkan siyasi hareketler, şimdi değilse bile süreç ilerledikçe fay hattının farklı taraflarına dağılacak. Bu ayrışma içerisinde ‘endişeli’ olarak görünen bazıları siyasi olarak çözüme yatkın olmasına rağmen, gerek kişisel nedenlerden, gerek etnik-mezhebi-dini gerekçelerden, gerekse de Suriye’de yaşanan gerilimin aktif tarafları olmaları nedeniyle şu anda bulundukları yerde kalacaklar. Fay hattının görünürlüğüne gelirsek; halen devam eden ‘akil insanlar’ tartışmasının niteliği, yapısı, işlevi, bu kişilere yapılan eleştiri ve saldırılar yeni fay hattının nasıl kurulduğunu gösteren çok açık bir örnek. Taraf Gazetesi’nde yaşanan ayrışma ve tasfiye de yeni endişeli-çözümcü fay hattının en berraklaştığı noktalardan biri. Bu tasfiyede ayrılanlar ile kalanlar yeni fay hattının aktörlerini göstermesi açısından dikkatle okunmaya değer.

nyilmaz@gmail.com