Türkiye'nin yeni İdlib stratejisi: Moskova'nın hatası neye sebep oldu?

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney / Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi İİSBF Dekanı, CEMES-Akdeniz Güvenliği Merkezi- Başkanı
08.02.2020

Rusya'nın yaptığı hatayı Türkiye elbette göz ardı etmeyecek. Üstelik Batılılar, bu hatayı Ankara'nın gözüne sokmaya çok hevesliler. Aldığı pozisyondan Türkiye'nin dönüşü yoktur. Türkiye sahada sadece aldığı maliyetler üzerinden değil risk yönetme kabiliyeti üzerinden de anahtar ülkedir ve anahtar ülke göz ardı edilemez.



İdlib, bir süredir Suriye’de Türkiye’nin hem Astana muhatapları hem de AB ve Batılı ortakları nezdinde dillendirdiği pek çok uyarısına rağmen Rejim’in saldırıları nedeniyle işlerin iyi gitmediği bir alandı. 2 Şubat gecesi sekiz askerimizin şehit olduğu elim hadise yaşandığında bazı yorumcular, genelde Türkiye-Rusya ilişkilerinin, özelde İdlib mutabakatının taşıdığı risklerden bahsettiler.

Yeni stratejik pozisyon

Doğrusu, sadece Suriye değil, Karadeniz-Akdeniz, Ortadoğu-Kuzey Afrika, Körfez-Afrika hattındaki jeopolitik/jeo-ekonomik var olma, alan açma, alan kapma mücadelesi pek çok riski de beraberinde getiriyor. Ancak bu uzmanlar her iki hanedeki riskleri dillendirilirken bazı hususları eklemeyi unutuyorlar. İlk husus risklerle değil, risk yönetim stratejisiyle ilgili. Bugün Türkiye, zamanında Fırat’ın doğusunda ABD karşısında maliyet yükselten stratejisinin bir benzerini İdlib örneğinde uygulayarak Rejim ve destekçileri İran ve Rusya karşısında tüm taraflar için Ankara ile uzlaşmamanın maliyetini yükseltmiştir.

Melez savaş

Böylece bugüne kadar İdlib mutabakatının sahada bozularak statükonun sürekli rejim tarafından değiştirilmesine izin vermeyeceğini, bunun için Şubat ayı sonunda bizzat sahada harekete geçeceğini, muhatabının Rusya’nın ya da İran’ın kanatları altında sürdürdüğü yarı melez savaş ile bulanıklaşıp maliyetten kaçınmasına müsaade etmeyeceğini de açıkça belirtmiştir.

Bu adımların bizzat Cumhurbaşkanımız tarafından açıklanması Türkiye’nin İdlib’de kısmi bir taktik dönüşümüne gittiğini gösteriyor. Bu dönüşüm, Ankara’nın Soçi Zirvesi-İdlib Mutabakatı’ndaki statükonun yani gözlem noktalarının korunması fikrine dayanan statükonun ilerisine giderek, Prof. Dr. Burhanettin Duran’ın Sabah gazetesindeki köşesinde (İdlib’de İkinci Aşama) adını koyduğu şekilde İdlib’de alan hakimiyetine doğru yönelmesi ve Rusya ile kurulacak gelecek masada bu noktadan bir paylaşımın yapılması anlamına gelebilir.

Aslında bu taktiksel dönüşüm -ki işareti bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan Afrika gezisinden dönüş yolunda gazetecilere yapmış olduğu açıklamalarda TSK’nın İdlib’de ve tüm harekât bölgelerinde -yani Suriye’nin kuzeyindeki varlık alanımızda- hava ve kara unsurlarıyla serbestçe hareket edeceği, gerektiğinde operasyon yapacağını belirterek, Rejimin İdlib’de elde ettiği noktalardan çekilmesi yoksa bizzat Türkiye’nin Rejimi bu noktalardan sökeceğini söyleyerek vermiştir- bize iki şeyi gösteriyor:

1)-Bu dönüşüm, sadece bir risk yönetme taktiği değildir. Türkiye’nin Ortadoğu-Kuzey Afrika hattında uyguladığı genel bir stratejinin parçasıdır. Bu stratejiyi 2016’daki Suriye politikasındaki stratejik dönüşümden itibaren, biz, Türkiye’nin savunmasını güçlendirmek için gerektiğinde misilleme, meşru müdafaa dahil her türlü saldırı unsuruyla sahada kontrol ve hakimiyete hazır olma stratejisi yani savunma için saldırı stratejisi olarak okuduk. Bu stratejinin önemini, dahası sahada yarattığı etkiyi fark eden kimi yabancı uzmanlar/siyasa uygulayıcılar sadece savunma-saldırı paradigmasına atıfta bulunmayıp, Ankara’nın yönelimini daha geniş bir çerçeveden ele alıyorlar: “önce sahaya gir, sonra çözümü düşün”. Özellikle diplomatik açıdan düğüm olmuş sorunların çözümüyle uğraşmaktansa (ki düğüm olmuş sorunlar son on yılda bu bölgede sivillerin katli, demografik değişim silahıyla göçün zorlanması, savaş baronlarının, radikalizmin ve terör unsurlarının güçlenmesi anlamına geliyor) düğümü kesip, başka bir iple tarafları bağlamak Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin harekât bölgelerinde ve en son Libya örneğinde işledi. Ankara, İdlib’de de bu stratejinin işleyeceğini düşünüyor. Zaten Türkiye Rejim’in İdlib mutabakatını bozan saldırılarını caydırmak için bir süredir gözlem noktalarına özellikle de Rejimin hedefi olmuş Serakib ve çevresine askeri sevkiyat yapıyordu, bu sevkiyatın devam ettiğini görüyoruz. Maliyeti elbette olacak bu stratejinin düğümün çözülmemesi durumunda karşı karşıya kalınacak maliyet karşısında oranı Ankara’ya bu adımları elbette attırıyor, ama tek neden bu değil. Ankara bu adımlarla alan hakimiyeti kurduğu alanları genişletirse ilişki ve ortaklık çeşitlendirmesine dayalı denge politikasını daha iyi işletebileceğini, masayı kendi lehine döndürmeyi daha çabuk başaracağını görüyor. Ki bu noktada Rusya’da alarm çanları çalıyor çünkü Ankara’nın izlediği bu strateji Rusya’nın izlediği alan kapatma stratejilerine çok benziyor. Tabi Moskova kendi alanlarını bölgede füzeleri ve melez çatışmaları üzerinden, Ankara sahadaki askeri gücü, maliyet yükseltme kabiliyeti üzerinden kapatıyor. Ancak Moskova, Batı’nın körlüğünden faydalanarak sahaya giren tek aktör olmadığının bir süredir farkında. Daha önce değilse bile Türkiye’nin Batı’nın Libya açığını çok iyi kullandığı son diplomasisi Moskova’ya bölgede boşlukları yalnız başına doldurmadığını gösterdi. 2)- Ankara bu dönüşümü gerçekleştirme gücünü yani maliyeti artırma kabiliyetini kendisinde buluyor çünkü sadece maliyeti yükseltme araçlarına (askeri kabiliyet, kamuoyu desteği ve İdlib krizinde ilginç bir şekilde devreye giren Batı/ABD desteği) sahip değil aynı zamanda maliyet yükseltme stratejisinin sebep olabileceği riskleri de yönetebileceğini düşünüyor. Bu da bizi, uzmanların endişe ile sözünü ettiği iki risk kümesine getiriyor. Rusya-Türkiye ilişkilerindeki riskler ve İdlib özelinden kaynaklanan riskler.

İlişkilerin geleceği

İdlib’de maliyeti yükseltecek stratejik ve taktik manevraların Türkiye-Rusya ilişkilerinde birbiri içine geçen üç ilişki halkasına zarar verebileceğini düşünenler var. İlk halka iki ülke arasında stratejik mahiyet kazanmış işbirlikleri. Bu işbirliği kümesi, Nükleer enerji işbirliğinden hidrokarbon enerji işbirliğine ve meşhur S-400 satımı-alımına uzanıyor. Bu işbirliklerinin doğası çok önemli alanlarda iki ülke arasında karşılıklı bağımlılık tesis edecek kadar derin, zaten bu nedenle jet hadisesi gibi çok ciddi çalkantıları atlatabilmiş durumda. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan sekiz TSK mensubunun Rejim ateşi altında hayatlarını kaybetmesi hadisesi sonrası yaptığı açıklamada da Türk-Rus ilişiklerinde gelinen noktada, ikili ilişkilerin stratejik bir mahiyet kazandığının ve bu ilişkilerin süreceğinin altını çizdi. Bu noktada Ankara-Moskova arasındaki stratejik ve her iki aktör için de farklı kazançlar yaratan işbirliklerinin zaten bugüne kadar iki başkent arasındaki farklılıklara özelde de Suriye’nin geleceği ile ilgili farklılıklara rağmen başladığını ve sürdürüldüğünü ifade edelim. Yani Ankara ile Moskova hiçbir zaman yan yana dikensiz gül bahçesinde yürüdüklerini düşünmediler, güllerin dikenleri çok sivri olmasına rağmen bu bahçenin havasını paylaşmaya, bahçeyi de başkalarına kaptırmamaya karar verdiler bu da Ankara’nın kompartmanlaştırılmış dış politika uygulaması sonucu gerçekleşebildi. Bu karar hala geçerli görünüyor, kısaca Doğu cephesinde bu bakımdan değişen bir şey yok.

Ancak, TSK unsurlarının İdlib’de saldırıya uğraması, aynı tarihlerde El Bab gibi, Afrin gibi Türkiye’nin harekât bölgelerinde terör saldırılılarının gerçekleşmesi, henüz Tel Rıfat için verilen sözlerin gerçekleşmemesi Doğu cephesinde değişiklik olmasa da cephe üzerindeki havayı tamamen değiştirmiş durumda. Bu durum da Moskova-Ankara ilişkilerinin geleceğinden endişe duyanları iki farklı argümanı dilendirmeye itiyor. 1)- Kompartımanlaştırmanın da bir sonu var ve Rus ayısı ile dans ederken kompartımandan kompartımana geçmek tehlikeli olabilir. 2)- Rusya ve Türkiye arasındaki gerginlik Astana sürecine zarar verebilir. Bu argümanlar ilk bakışta beli bir doğruluğa sahip gibi görünüyor oysa unutulmamalı Türkiye ve Rusya arasındaki dans Suriye’de, yani son kompartımanda, trenin rayları ikiliyi tehdit ederken başlamadı. İkili arasındaki dans Karadeniz-Akdeniz ekseninde Kremlin Akdeniz’e ulaşmak, Türkiye Akdeniz’de güçlenmek zorunda olduğu için başladı. Bu dansla yani Türkiye ile yakınlaşarak Moskova yüzyılda bir eline geçecek bir şans yakaladı ve Akdeniz’de eline geçirdiği alanı Türkiye ile kurabildiği masalar üzerinden koruma şansına sahip oldu. Bu şansın bir bedeli de vardı tabi: Türkiye’nin aslında bu dans içerisinde güçsüz olmadığını aksine giderek güçlendiğini görmek.

Göç sorunu

Moskova’nın Suriye’de kazandığı alanı kimseye kaptırmamak için Rejim’in saldırganlığını desteklediği, Rejim’i Halep’te, Guta’da yaptığını (Mehmet Çağatay Güler’in nokta vuruşu tespitiyle Grozni modeli kuşat, yok et, ele geçir modeli) İdlib’de yapmaya cesaretlendirdiği, Rejim’in de işi-gücü bırakıp sanki ilgilenmek zorunda olduğu başka alan yokmuş gibi Astana (yani Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını temel alan süreç) garantisi altındaki İdlib’i ele geçirip, Türkiye’yi İdlib ’den kopartmak yegane ve tek önemli derdiymiş gibi davrandığını, tüm bunların ancak ve ancak Rusya’nın Rejimin arkasını koruması, sıvazlamasıyla mümkün olacağını biliyoruz. Bu durum yeni değil. Kremlin İdlib Mutabakatı’nın zayıf halkası oldu daima. Moskova, Suriye sahasındaki kazanımlarını Türkiye’ye karşı da korumak zorunda olduğunu düşündüğü için -ama Suriye kazanımları Akdeniz kazanımlarından yani Türkiyesiz mümkün olmayacak kazanımlardan bağımsız olmadığı için- Rejim’in İdlib konusundaki mantıksız isteğini alttan alta hep destekledi ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden insan göçü (sivil ve radikal unsurların birlikte Türkiye sınırına doğru sürülmesi, dile kolay 800 bin-1 milyon kişi arasında bir nüfusun sürülmesi olasılığından bahsediyoruz) bombasını Ankara’yı caydırmak için elinde pimi çekili tuttu. Bomba elinde Ankara ile dansı sürdürmek Moskova’nın tercihiydi ve aslında Kremlin’i caydırmak istediği Ankara kadar zorluyordu. Ancak Türk askerlerinin şehit edilmesiyle birlikte Moskova caydırıcılık oyunundan, amacı elindeki bombayı patlatmaya değmeyecek zorlayıcı bir oyuna dönmüş durumda. Üstelik bu oyun yeni Cenevre süreci öncesi, Rusya’nın istemediği biçimde Ankara ve Rejimi olabilecek en uzak noktaya (Ankara’nın doğrudan Rejimi cezalandırdığı ve cezalandıracağı noktaya) sürükledi. Kısaca Moskova, Akdeniz açıklarında Ankara ile sürdürdüğü zarif dansı bilek güreşine çevirmek istiyor diye bir çuval inciri mahvetmenin eşiğine geldi. Rusya gibi temkinli hareket etme alışkanlığına sahip bir gücü bu tür bir hatalı davranışa iten üç sebep var:

Rusya’nın yanlış hesabı

1)- Moskova Libya diplomasisi sonrası Türkiye’nin Akdeniz’de -şimdilik Moskova’nın işine yarasa da- fazla kazançlı çıktığını ve ABD’nin de sürpriz bir şekilde buna çok ses çıkarmadığını panikleyerek gördü. Hatırlanacaktır Moskova’nın Libya diplomasisi Kremlin için utanç verici olmuş, BAE koca Rusya’nın işine çomak sokmuştu.

2)- Bu panik Ankara’ya sınırlarını hatırlatma isteğini Moskova’da gereksiz yere tırmandırdı. Rusya bu mesajı ikili ilişkiler için tali bir hatta değil, Moskova’nın gerçekten güçlü olduğu Suriye sahnesinde, el bombasını elinde tuttuğu İdlib’de yani Türkiye’nin güvenliğini doğrudan ilgilendiren bir yerde vermeye karar verince -yani aslında güçlü ama caydırıcılığın işlemesi dışında hareket kabiliyeti yokken verince ve Ankara’yı caydıramayınca büyük bir açık vermiş oldu. Bu açıktan James Jeffrey el salladı, ABD, İdlib meselesinde mesaj verme şansına sahip oldu ve mesaj Türkiye’ye verilen desteği gösteriyordu. Unutmayalım, TSK’nın İdlib ’deki kayıplarından sonra NATO ve ABD hiç beklemeden Ankara’nın meşru müdafaa hakkını desteklediklerini açıkladılar.

3)- Kısaca Rusya Türkiye-ABD ilişkilerindeki soğukluk nedeniyle ABD’nin Rusya’nın hatalarını izlediğini, Türkiye’nin bir NATO ülkesi olduğunu, dahası Ankara’nın asıl amacının Rusya’yı takip etmek değil, Türkiye’nin yakın çevresinde büyük güçleri ve onların tehlikeli planlarını dengelemek olduğunu unuttu. Bu nedenle, Moskova’nın işine şimdiye kadar çok yarayan (ABD’lerinin Suriye planının İran ile ama daha da önemlisi NATO üyesi Türkiye ile dengelenmesi) Astana kalesine golü kendisi attı.

ABD ve NATO’nun buradaki esas amacının, bir süredir Moskova’ya kaptırdıklarını düşündükleri Türkiye’yi mümkünse bu hadise sayesinde yeniden kazanmak ve dolayısıyla Rusya’yla Ankara’nın arasını açmak olduğu unutulmamalı. Bu arada, ABD’nin bir başka beklentisi daha var; mümkünse Türkiye’yi S-400 meselesinden vazgeçirmek istiyor. Washington’da Ankara tekrar kapana girecek diye el çırpanların da olduğu aşikâr. Ancak, Cumhurbaşkanımız bu tür hayallerin düşünülmesi ihtimaline son noktayı koyarak; Batı’ya Rusya ile ilişkilere devam, Moskova’ya Türkiye’nin caydırılması üzerinden Astana’yı işletemezsin, buna izin vermeyeceğim, çünkü ben bölgede dengenin kilit ülkesiyim dedi.

İdlib’deki riskler yönetilebilir wİdlib’de Türkiye’nin TSK’nın 12 gözlem noktasındaki varlığının kabul edildiği İdlib mutabakatı elbette belli riskleri beraberinde getiriyordu. Ama Türkiye açısından en önemli risk, İdlib meselesinin Rejimin arzu ettiği biçimde çözülmesiydi. Rejimin çözümü olarak “radikal unsurlarla mücadele”, radikal unsurları temizlemek adı altında sunulan model, radikal unsurlarla mücadele adı altında sadece sivil hayatın imkansızlaşması için okul, hastane gibi birimlerin yok edilmesini ve sivil-terörist ayırt etmeden tüm muhalif alanın öldürülmesini kapsamıyor aynı zamanda bu alanın yine sivil-terör unsuru demeden ateş altında Türkiye sınırına doğru sürülerek, istikrarsızlığın Türkiye’ye doğru taşınmasını kapsıyor. Ayrıca, HTŞ, Al Nusra gibi terör örgütlerinin bahane edilerek bu terör unsurları üzerinden tüm muhalefetin bir güvenlik meselesi olarak görülmesi ve yok edilmeye çalışılması Suriye’nin toprak bütünlüğü Astana süreci içinde garanti edilmişken tüm Ortadoğu’ya mezhepçi bir yok ol/yok et mesajı verecektir ki, Türkiye gibi Ortadoğu- Kuzey Afrika bölgesinden gelen risk, tehdit ve fırsatlara açık bir ülke bu tür bir mezhepsel yangınının üzerinden bölgenin bölünmesi, parçalanması stratejilerini hangi taraftan gelirse gelsin kabul etmez. El Bab, Afrin, Barış Pınarı Harekâtı bölgesi gibi Türkiye’nin kapsayıcı sivil normalleşmeyi desteklediği modelin tam tersi böyle bir İdlib çözümsüzlüğünün güdülmesi Ankara’yı İdlib mutabakatıyla elini taşın altına sokmaya itmiştir. Türkiye’nin elini taşın altına sokarken yönetmek zorunda olduğu tek risk sadece askerlerinin ve gözlem noktalarının güvenliğini sağlamak, Suriye muhalefetini Suriye’de siyasal sürecin normalleşebileceğine ikna etmek değildi, aynı zamanda Türkiye geçmişte kendine karşı bir melez saldırı unsuru olarak kullanılan, hem de DEAŞ saldırılarına kurban verirken ve İsrail’den, Rejim’e, Rejim’den PYD’ye aktörler Suriye’de DEAŞ militanlarının oradan oraya geçişine izin verirken Türkiye’ye karşı kullanılan terörü destekliyor yalanlarını savuşturmak zorundaydı. İdlib’de Türkiye Rejim güçlerini durdurup geri püskürtme pozisyonu benimsemişken risklerin yeniden nasıl yönetileceği de düşünülüyor. Bu noktada Türkiye’nin risk yönetimine farklı cenahlardan destek gelebilir. Örneğin, Washington Suriye özel temsilcisi aracılığıyla şu ana kadar El Kaide’nin bir uzantısı olarak gördükleri HTŞ gibi grupların bir süredir uluslararası bir tehdit oluşturduklarını görmediklerini, hatta bu unsurların Rusları ve Suriye Ordusunu da İdlib dışında tehdit etmediklerini” söyleyiverdi. ABD’nin dönüş hızı Rusları şaşırtmış mıdır bilinmez ama şaşırtmamalı. Sonuçta Amerikalılar ne Akdeniz’den ne Irak’tan çekildiler.

Anahtar ülke

Sözün özü, Türkiye Astana olsun, Adana Mutabakatı olsun bugüne kadar sahada ve masada kendisine açılan meşru alanı kullanarak Türkiye’nin güvenliği için Suriye’de ve İdlib’de olacaktır. Rusya ve Rejim, Cumhurbaşkanının verdiği Şubat ültimatomuna karşı Serakib ve çevresinde saldırıları şiddetlendirerek caydırıcılık oyununu hala sürdürmeye çalışıyorlar çünkü başta Rusya sanki Moskova hata yapmamış gibi davranmak istiyor ancak bu oyunun maliyeti Rusya ve Rejim için ayrı ayrı çok büyüktür. Rusya’nın yaptığı hatayı Türkiye elbette göz ardı etmeyecek, üstelik ilginç zamanlardan geçiyoruz Batılılar, Rusya’nın yaptığı hatayı Ankara’nın gözüne sokmaya çok hevesliler. Aldığı pozisyondan Türkiye’nin geri dönüşü yoktur. Türkiye sahada sadece aldığı maliyetler üzerinden değil risk yönetme kabiliyeti üzerinden de anahtar ülkedir ve anahtar ülke göz ardı edilemez.

@nursinguney