"Türkiyesiz asla"

14.08.2024

Filistin'de iki devletli çözümü ortadan kaldırmak içindi bütün o yalandan verilen göstermelik Nobel ödülleri, Filistin direnişini kırmak için adeta bir ön kutlamaydı 24 Temmuz'da Netanyahu'yu alkışlayan bütün o kırılası eller, Filistinlileri yeryüzünden silmek içindi 31 Temmuz'da Haniye'nin şehit edilmesi…Bütün bunlardan sonra görünen o ki; İslam dünyasında Hz. Ali'nin şu sözünü bir miras, bir cesaret ve vefa timsali olarak en çok önemseyen Türkiye'dir:‘Dünyadaki en sağır edici ses, acı çeken bir mazlumun suskunluğudur.'


"Türkiyesiz asla"

Dr. Hülya Bulut/ Yazar

Suriye iç savaşı (2011), Rusya'nın Kırım'ı ilhakı (2014), Rusya-Ukrayna savaşı (2022), Sudan iç savaşı (2023), soykırımcı ve savaş suçlusu İsrail'in Filistin ile olan savaşı (2023), 'yeter artık!', dedirtse de, insanlık tarihi boyunca savaşlar ne yazık ki hep var oldu. Hatırlayacaksınız, kongre binası dışındaki binlerce kişi gibi bazı demokrat ve cumhuriyetçi senatörler tarafından protesto edilmiş olsa da 24 Temmuz tarihli toplantıda ABD Kongresi'nde Cumhuriyetçi üyelerin tamamı, Demokratların ise önemli bir bölümü Netanyahu'yu konuşması boyunca alkışladı.

Akıl tutulması yaşanan bu olayın sebebi ise Netenyahu'nun Gazze'ye başlattığı operasyon sırasında İsrail'in sivillere yönelik saldırıları reddetmesi ve yalnızca Hamas'ı hedef aldığı iddialarıydı. İşte siyasetçilerinin bu insanlık dışı tepkisi, ABD'nin kayıtsız şartsız İsrail'in belirlediği yönde ilerlediğini göstermekle kalmadı, tarih boyunca dünyada yaşanan savaşların ne yazık ki asla son bulamayacağının mesajını da vermiş oldu.

Öyle sanıyorum ki, savaş suçlusu Netenyahu'nun dünyanın gözünün içine baka baka ABD'yi ikna etmesi!, alkış kıyamet kopartmasının son derece net bir çıkarımı var. O da şu: Birleşmiş Milletler (BM) gibi, içten içe uluslararası dengeleri koruyan anlaşmaları yok etme çabası güden, Filistin'de iki devletli çözümü yok sayan ve adeta birer tabeladan ibaret olan sözde 'uluslararası' kuruluşlardan ne şu içinde yaşadığımız dünya gezegeninin havasına, suyuna, taşına, toprağına; ne de kadim insanlık onuruna, direnişine ve devrimci ruhuna hiçbir faydanın gelmeyecek, gelemeyecek olması!

Kimler geldi, kimler geçti

Durum böyle olunca, İsrail-Filistin arasındaki barış süreçleri, savaşın önlenmesi ve insan hakları alanlarında verilen Nobel Barış Ödülleri'ne şöyle kısaca bir göz atalım isterseniz:

Anwar Sadat ve Menachem Begin (1978): Camp David Anlaşmaları'nın müzakerelerinde önemli bir rol oynayan ve İsrail ile barış anlaşması imzalayan Mısır Cumhurbaşkanı Anwar Sadat, bu ödülü İsrail Başbakanı Menachem Begin ile paylaştı.

Yasser Arafat, Yitzhak Rabin ve Shimon Peres (1994): Oslo Anlaşmaları çerçevesinde barış sürecine katkıda bulunan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yasser Arafat, İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ile İsrail Dışişleri Bakanı ve daha sonra Cumhurbaşkanı olan Shimon Peres Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü!

Jimmy Carter (2002): Öncelikle İsrail-Mısır, dolayısıyla da İsrail-Filistin barış sürecine yaptığı katkılara 1978'deki Camp David Anlaşmaları'na sahada geçerlilik kazandırmaya çalışan Carter'a Nobel Ödülü'nün verilme nedeni uluslararası barış ve insan hakları konusundaki genel katkılarıydı.

Zamanın ruhunu da (Zeitgeist) göz önünde bulundurarak, hiçbir barış çabasını küçümsemiyor elbette ama, hani şu dostlar alışverişte görsün mantığı yok mu? Yani bizim için ehemmiyeti olduğu için söylediğimden değil ama, işte en çok da anlam veremediğim şey tam olarak bu: Eee be kardeşim, madem ta en başından beri aslında gerçek manada kalıcı bir çözümü hiçbir zaman amaçlamıyordunuz, bu Nobel'leri verenler ne diye verdi, alanlar ne diye aldı? Şimdi mazide kalan, koca bir Nobel Çöplüğü değil mi? Bir gün bu ödülü Netanyahu'ya da verirlerse hiç şaşırmayın derim!

Alkışlanan konuşmalardan sonra neler oldu?

Netanyahu'nun ABD Kongresi'nde yaptığı ve alkışlandığı bazı konuşmaların hemen ardından İsrail'in Filistin'e yönelik gerçekleştirdiği bazı önemli eylemlere bakalım isterseniz:

Özellikle 2014 yılında İsrail'in Gazze Şeridi'nde başlattığı "Koruyucu Hat" operasyonu, Hamas'ın roket saldırılarına karşı büyük ölçekli bir askeri harekât olarak öne çıktı. Netanyahu'nun liderliğindeki İsrail hükümeti, Batı Şeria'daki yerleşim yerlerinin genişletilmesine devam etmiş, bunu yaparken sivil hedeflere ve altyapılara ciddi zararlar vermiş, bu genişleme uluslararası hukuk ve Filistinli yetkililer tarafından oldukça sert bir şekilde eleştirilmişti. Ancak ne yazık ki, şaşırmayacağımız bir şekilde bu eleştiriler etkili bir sonuç ortaya koy(a)madı. Aksine yerleşimlerin genişletilmesi, İsrail-Filistin barış süreçlerini zorlaştıran en önemli unsurlardan biri haline geldi.

2017 yılında ise Netanyahu, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak belirleyen politikaları destekledi. Aynı yıl, ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma kararı, Netanyahu'nun desteklediği bu anlamsız politika doğrultusunda alındı.

Bu karar, Filistinliler ve uluslararası toplum tarafından geniş bir tepkiyle karşılandı. Filistinlilere yönelik güvenlik önlemleri ve blokajlar çerçevesinde İsrail, Gazze Şeridi'ne yönelik ekonomik ve insani kısıtlamaları devam ettirdi. Gazze'nin hava, kara ve deniz sınırlarında uygulanan blokajlar, bölgedeki insani koşulları etkiledi ve uluslararası toplum tarafından sıkça eleştirildi. Siyasi ve diplomatik gelişmeler açısından, Netanyahu'nun ABD ziyaretlerinden sonra İsrail'in Filistin'e yönelik politikaları ve stratejileri uluslararası diplomasi ve bölgesel stratejiler doğrultusunda şekillendi. Bu dönemde, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme anlaşmaları imzalandı (örneğin, 2020'de İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında imzalanan, Sudan ve Moritanya'nın da sonradan destek verdiği Abraham Anlaşmaları), bu da bölgesel dinamikleri Filistin'in aleyhine olacak şekilde etkiledi.

USCENTCOM/CENTCOM

Gelelim, bir İsrail-ABD işbirliği olarak değerlendirilebilecek USCENTCOM (United States Central Command/CENTCOM'a ve onun İsrail ile olan ilişkisine...

Orta Doğu'daki güvenlik işbirliği ve ortak stratejileri temel alan bu yapılanmada, hem İsrail hem de ABD bölgesel güvenlik tehditlerine karşı koordineli bir şekilde çalışır ve stratejik hedeflerini paylaşır. Bu anlamda CENTCOM'un Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün ile Yemen'deki İran destekli Husilerin oluşturduğu tehdide karşı bir konsensüs oluşturduğunu, dolayısıyla bu işbirliğinin, bölgesel ve uluslararası güvenlik dinamikleri üzerinde önemli psikolojik ve stratejik üstünlük yaratacağına inanıldığı için de İsrail medyası tarafından sıklıkla CENTCOM'a yönelik haberlerin yayımlandığını gözden kaçırmayalım:

Yani; İsrail-Filistin savaşına ve barış süreçlerine ilişkin kapsamlı ve zaman zaman da eleştirel analizler sunan Haaretz, kamuoyunu etkileyen konsensüsleri haberleştiren ve halkın görüşlerini yansıttığı düşünülen Yedioth Ahronoth, genel anlamda uluslararası haberciliğe daha fazla önem veren ve bu alanda bilinilirliği yüksek olan The Jerusalem Post ile İsrail'in merkez-sağını yansıtan Maariv gibi İsrail'in belli başlı haber organlarının düzenli olarak ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (United States Central Command, CENTROM)'a ilişkin haberlere yer vermesi tesadüf olmasa gerek!

Peki ya Arap dünyası

Her ne kadar olumlu bir bakış açısı ile hayata bakmaya, insanları, ilişkileri, siyaseti...analiz etmeye çalışsam da zaman zaman benim de kanadımın kırıldığı, hüzünlendiğim anlar olmuyor değil. İşte genel tabloya baktığımda bütün o protestoları, direnişleri, isyanları, boykotları, karşı koymaları, kimi zaman kabullenişleri görsem de, kimi zaman sessiz çığlıkları içimin ta derinlerinde hissetsem de, yüreğim kan ağlasa da.... Türkiye'den başka Filistin'in gerçekten dostu ve koruyucusu yok gibime geliyor. Arap dünyasının, çoğu zaman Filistin davasından vazgeçtiği yalan mı, söylesenize Allah aşkına?

Filistin için İsrail'e, yani Amerika'ya oldum olası karşı koyamayan kuzu postundaki kurt olan İran tarafından desteklenen Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah gibi bazı gruplara karşı koymak adına İsrail ile iş tutan Arap dünyasının Filistin'i hep yarı yolda bırakma hüsranı... Ekonomik kalkınma ve bölgesel istikrar hayali uğruna İsrail ile yakın ilişkiler kurmaktan çekinmeyen Arap dünyasının Filistin'i bir türlü gerçekten sahiplenememesi...Abraham gibi anlaşmalarla onca acının, kederin, kahrın içinde önce kendisini düşünen Arap dünyasının gittikçe narsistleşen bir yapıya evrilmesi...

Belki Arap dünyasının tüm bu kırılmalarını Kral Faysal bin Abdülaziz Al Suud'a kadar götürmek mümkün olabilir. Şöyle ki:

1964-1975 yılları arasında Suudi Arabistan'ı yöneten Kral Faysal bin Abdülaziz Al Suud, Filistin davasını güçlü bir şekilde savunmuştu. 1973 Arap-İsrail Savaşı'nın ardından, Arap orduları İsrail ve ABD'ye karşı büyük bir başarı elde edememişti, ancak Kral Faysal'ın önderliğindeki Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) petrol ambargosu, petrol fiyatlarını varil başına 3 dolardan 12 dolara çıkararak Batı dünyasına ciddi bir ekonomik darbe indirmişti. Bu strateji, Faysal'ın Filistin davasındaki liderliğini güçlendirmişti ama, 1975'te, üvey kardeşinin oğlu Faysal bin Müsaid tarafından suikaste uğradı. Faysal bin Müsaid, ABD'de uyuşturucu suçundan tutuklandıktan sonra Lübnan ve Demokratik Almanya'ya gitmiş, Suudi Arabistan'a döndüğünde reform karşıtı grupların içinde yer almıştı. Kral Faysal'ın suikasti, Filistin davası savunucularının yaşadığı benzer trajedilerle birlikte, iki devletli çözüm ve Birleşmiş Milletler kararlarının mevcut durumlarına karşı uzun vadeli bir planın nasıl ilerlediğini gösteren önemli bir çıkarım olarak bir kenarda duruyor.

Tarihten gelen liderlik

TRT World'u izlerken; 'Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) Genel Komiseri Philippe Lazzarini, İsrail'in yeni tahliye kararının ardından Gazze'nin güneyine 75 binden fazla Filistinlinin göç ettiğini açıkladı.' haberi ile bir kere daha sarsılıyorum. Filistinli çoluk çocuğun halini izledikçe gözyaşlarımı tutamıyorum. Yersiz yurtsuz bırakılmalarını kabul edemiyorum. Bunca insan onuruna aykırı muameleye maruz kalmaları çok ama çok ağır geliyor. İçim yanıyor, duramıyorum ve yine yazmaya karar veriyorum...

Ve bir kere anlıyorum ki:

Filistin'de iki devletli çözümü ortadan kaldırmak içindi bütün o yalandan verilen göstermelik Nobel ödülleri!

Filistin direnişini kırmak için adeta bir ön kutlamaydı 24 Temmuz'da Netanyahu'yu alkışlayan bütün o kırılası eller!

Filistinlileri yeryüzünden silmek içindi 31 Temmuz'da Haniye'nin şehit edilmesi...

Bütün bunlardan sonra görünen o ki; İslam dünyasında Hz. Ali'nin şu sözünü bir miras, bir cesaret ve vefa timsali olarak en çok önemseyen ve adeta bir kardelen çiçeği gibi yerine getiren tek ülke Türkiye'dir ve Türkiye'nin liderlik anlayışıdır:

'Dünyadaki en sağır edici ses, acı çeken bir mazlumun suskunluğudur.'

dr.hulyablt@gmail.com