Türkler ve Ruslar neden ittifak yapar?

Koray Şerbetçi / Tarihçi, Yazar
19.05.2019

Step ahalisi olma, uçlara savrulan sosyal karakter, dayanışmacı sosyal bünye, güçlü devlet anlayışına sahip olma gibi benzerlikler bir yana bırakılsa bile, en temel benzerlik olarak Asyalı köklere sahip olmakla Batılılaşmak zorunluluğu arasında yaşanan çelişki ve sosyal ızdırap, Türk ve Rus karakterini yakınlaştırır.



Türkler ve Ruslar tarihin garip bir cilvesiyle birbirleriyle kesişen iki toplum. Türklük ve Rusluk kavramlarının uzun tarihsel macerasını etraflıca inceleme işine girişmeden hemen söylemek gerekirse bu iki millettin birbirleriyle ilintisinde göze çarpan ilk hadise savaş ve acı dolu hatırlardır. Bu sebeple Ruslar Türk sosyal bilincine olumsuz bir tasavvurla kazınmıştır. Hatta kimi tarihçiler Osmanlı dönemini esas alarak aritmetik hesaplamalar yapmış ve bu dönemde en çok Ruslarla savaşmış olduğumuzu ortaya koymuşlardır. 

Psikoloji ve coğrafya

Asıl mevzuya girmeden önce Türk-Rus ilişkilerini kalın çizgilerle tasvir edelim. Hemen herkesin bir ders kitabından aşina olduğu üzerine Çar I. Petro’ya kadar Osmanlı tarihlerinde esamesi okunmayan Ruslar, 18.asırdan itibaren “sıcak denizlere inme politikası” sebebiyle Osmanlı Devleti için öncelikli tehdit haline gelmişlerdir. Oysaki merak edilmeyen daha önceki dönemde Altın Orda Devleti’nin kalıntılarından Kazan Hanlığının Çar Korkunç İvan tarafından ele geçirilmesi İslam Âlemi için Batı yönünde Endülüs’ün son kalıntısı Gırnata Emirliğinin düşmesi neyse doğudaki karşılığı olması bakımından aynıdır. 1552 senesinde Kazan şehrini alan Rus yayılmacılığı 1878’de İstanbul önlerinde Yeşilköy’de güç bela durdurulmuştu. 20.asırda da Moskof tehdidi hiç eksik olmamış, gerek I. Dünya Savaşı’ndaki Sarıkamış Felaketi’nde gerekse II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin kendini NATO’nun koruyuculuğuna sığınmada hep baş aktör Rusya’ya karşı önlem olma düşüncesi olmuştu. 

Rusya, 16. asırda Türk-İslam dünyası için bir tehdit olarak palazlanmaya başladı.  18.asırda ise ciddi bir tehdit haline geldi. Ama özellikle 19. asırda gerek Osmanlı gerek Kafkasya gerekse Türkistan ahalisine kelimenin tam anlamıyla kan kusturdu. Bu tarihsel münaferet içinde gözden kaçan ve ilginç olan nokta ise tarihin kimi anlarında bu kanlı düşmanlığın ciddi ittifaklara dönüştüğüdür. Yazının asıl konusu olan soru ise bu kadar düşmanlık ve kanlı mücadele içinde nasıl olup da kimi tarihsel kavşaklarda bir Türk-Rus dayanışmasının ortaya çıktığı meselesidir. 

Tarihteki Türk-Rus siyasal ilişkisini daha iyi anlayabilmek için kabaca Rus ruhuna tarihsel çerçeve içinde bir projektör çevirmek gerekecektir. Zira milletlerin tarihin onlara yüklediği sosyal ruhunu hesaba katmadan politik tavırlarını analiz etmenin imkanı yoktur. 

Fransız sosyolog André Siegfried’in “Milletlerin Karakterleri” eserindeki tespitlerle Rus sosyal psikolojisini çerçevelemeye çalışalım: 

“Rusya’da psikoloji, her yerdekinden daha fazla coğrafyaya bağlıdır. Rus ülkesinin başlıca üç vasfı vardır: uçsuz bucaksızlığı, tekdüzeliği, istilalara karşı doğal savunma unsurlarından yoksun oluşuna rağmen içine girmekteki zorluğu.” 

“Tam manasıyla Rus bir millet vardır. Kökü, coğrafyası ve komşuları bakımından Asyalıdır ama Avrupa tarihiyle olan uzun bir ortaklık sonucunda Batıya da geniş ölçüde bağlıdır.” 

“Benliğindeki ilkel, barbar tarafla tezat halinde olan olgun tarafı Bizans’tan almıştır.” 

“Ayrıca Rusya, I. Petro’dan Lenin ve Stalin’e kadar olmak üzere bütün modern tekniğini de Avrupa’dan almış ve bu tekniği mekanik olmaktan çok mistik bir zihniyetle ve ihtirasla sindirmiştir.” 

Uçlara savrulan karakter

André Siegfried’in tespitlerinden anladığımız kadarıyla Ruslar uçsuz bucaksız bir coğrafyanın kucağında büyüyen bir step milleti olarak Asyalı kökleriyle Avrupa’ya dönük yüzün sentezi bir karaktere sahiptir. Bunun yanında Rus kimliğini belirginleştiren en önemli özellik Ortodoks Hıristiyanlıktır. Ruslar Hıristiyan inancını Bizans üzerinden benimsediğinden dolayı Ortodoks olmuşlardır. Ortodoksluğun inançsal tutumu, durgun steplerde yaşayan Rus köylüsü mujiklere coğrafyanın yüklediği psikolojiyi pekiştiren mistik bir yapı kazandırmıştır. Bu tarihsel birikim özelliği olarak Rus sosyal karakterini tabiri uygunsa ortası olmayan sarkaç gibi bir uçtan ötekine savrulan bir tip oluşturmuştur. O nedenle tarihte Rus karakterini ya mutlak itaatkar bir kişilik ya da her şeyi reddeden bir anarşist olarak görürüz. 

Bu bakımdan Avrasya coğrafyasının ortak ögeleri olan Ruslar ve Türkler sosyal karakter bakımından bir birlerine benzerlikler göstermektedir. Step ahalisi olma, uçlara savrulan sosyal karakter, dayanışmacı sosyal bünye, güçlü devlet anlayışına sahip olma gibi benzerlikler bir yana bırakılsa bile, en temel benzerlik olarak Asyalı köklere sahip olmakla Batılılaşmak zorunluluğu arasında yaşanan çelişki ve sosyal ızdırap, Türk ve Rus karakterini yakınlaştırır. Zira hem Rusların hem Türklerin yakın tarihteki en büyük meselesi bu olmuştur. 

Tarihteki paralellik

Bu benzerlik yanında müthiş bir çelişki de mevcuttur. Yazının başında ifade edildiği gibi Avrasya coğrafyasının bu iki halkı uzun süre ötekinin varlığını kendisine hayatî bir tehdit olarak görmüş ve uzun süre kanlı çatışmalar yaşamışlardır. Rusların Kazan hanlığını yıkmasından itibaren Rus kimliği daima Türk ve İslam aleyhine genişleme göstermiştir. O nedenle Müslüman-Türk sosyal bilincinde “Moskof gavuru” şiddetli bir düşmanlığı ifade etmektedir. Aynı şekilde Ruslar da Türk-İslam seddini kendilerinin imparatorluk olmasına karşı steplere hapseden ve aşılması gereken bir engel olarak görmüşlerdir. Konstantin Nikolayeviç Leontyev gibi Türkleri ve Rusları kapsayan bir Doğu İmparatorluğu kurmak düşüncesinde olan ya da Gumiliev gibi Rusların turanî köklerine olumlu vurgu yapan aydınlar olsa da bu tarz istisnalar kaideyi bozmamıştır. 

18. asırda Rusya’nın başına geçen Çar I. Petro, ülkesinin uluslararası sahada söz sahibi olabilmesi için mutlaka Batı’ya benzemesi gerektiğine inanmaktaydı. Steplere sıkışmış ve Doğulu kalan Rusların bir ilerleme kaydedemeyeceğini öngörüyordu. Bu nedenle sert bir Batılılaşma hamlesi yaptı. Aynı dönemlerde III. Ahmet de bizim Lale Devri diye bildiğimiz hamleyle Osmanlı’nın pencerelerini ilk kez Batı’ya açmaya başladı. Ama Petro’nun yaptığına benzer daha sert Batılılaşmayı Osmanlı’da görmek için bir yüzyıl sonrayı II. Mahmut ıslahatlarını ve Tanzimat hamlesini beklemek gerekecekti. 

Modern Rus edebiyatını kuran Puşkin’in yine bizdeki yansıması Tanzimat edebiyatı olarak ortaya çıkacaktır. 

Siyasî zemindeyse Çar I. Nikola yönetimine başkaldıran nihilist Rus gençlerini bizim siyasal iklimimizde Genç Osmanlılar ve Jön Türkler olarak görmekteyiz. Yine 1905 Rus meşrutiyet ihtilali Osmanlı’da 1908 Meşrutiyet hamlesi, 1917’de çarlık yönetimin yıkılıp Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulması da bizde 1922’de saltanatın kaldırılıp 1923’te cumhuriyet yönetiminin kurulması olarak karşımıza çıkacaktır. 

Şimdi mühim soruyu sormak gerekir: Birbirlerini hayatî tehdit gören Türkler ve Ruslar tarihin belli dönemlerinde ittifak yapmışlar mıdır? 1700 yılındaki İstanbul Antlaşması’na kadar Osmanlı Devleti Rusya ile Kırım Hanlığı üzerinden diplomatik ilişki kuracak kadar Rus varlığını ötelemekteydi. Fakat Çar I. Petro ile Batılılaşmaya başlayan ve emperyal iddiaya sahip olarak Avrupa denkleminde yer alan bir devlet konumuna yükselmesiyle işler değişti. Bundan sonra bütün 18. ve 19.asırda Osmanlı için birincil tehdit haline geldi. 

Osmanlı ve Rusya’nın ilk resmi ittifakı 19. asırda Mısır gailesiyle gerçekleşti. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanının Osmanlı varlığını tehdit etmesi ve birden bire uluslararası mesele haline gelmesi Sultan II. Mahmud’u telaşlandırdı. Avrupa devletlerinin Mısır’a meyletmesine karşılık Sultan Mahmud tehlikeli bir oyuna girdi ve Rusya kozunu oynadı. Hünkar İskelesi Antlaşması ile Rusya ve Osmanlı resmen ittifak kurdu ve hatta isyancı paşaya karşı boğazları korumak için Rus askeri Osmanlı topraklarına davet edildi. Sultan Mahmut’un Batı’ya resti etkili oldu ve panikleyen İngiltere, Kütahya önlerine kadar gelen Kavalalı’yı durdurmak zorunda kaldı. Osmanlı’nın ikinci hamlesi Sultan II. Abdülhamid Han zamanında resmi bir ittifak şeklinde değil sessiz bir anlaşma şeklinde oldu. 

İskoç tarihçi Norman Stone’un tezine göre 1860’lı yıllarda dünyada esen liberal rüzgarlar dindi ve bir krize dönüştü. Bu kriz çok uluslu ve henüz kapitalistleşmemiş Rusya ve Osmanlı’yı sarstı. Bunun üzerine Osmanlı ve Rusya kendine benzer formüller uygulamaya koydular. Hem Sultan Abdülhamid hem de Çar III. Aleksander batıdan gelen bu krize karşı liberal demokrasi seçeneğine karşı otokratik bir idareyle muhafazakar bir modernleşme programı uygulamaya başladılar. Bu süreçte Osmanlı ve Rusya son derece iyi ilişki içerisindeydi. Zira Sultan ve Çar birbirini anlıyordu. 

Ama İngiltere ve Rusya yakınlaşması bu dengeyi bozdu. Osmanlı ve Rusya, Balkan Savaşlarında dolaylı,  I. Dünya Savaşı’nda ise doğrudan yine kanlı bir mücadeleye girişti. Ta ki 1917 devrimine dek. 1917’de çarlık rejiminin yıkılması ve Rusya’da Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle Rusya ve Avrupa ilişkileri de bir düşmanlığa dönüştü. Rusya’da başlayan iç savaşta Batı’nın Çar yanlılarını desteklemesi bu düşmanlığı netleştirdi. I. Dünya Savaşı’ndan Osmanlı’nın yenik ayrılması, Osmanlı topraklarının işgal edilmesi ve parçalanması süreci başlayınca malum olduğu üzere Anadolu’da kurulan TBMM Hükûmeti Batı’ya karşı Millî Mücadele başlattı. 

Bu süreç yine Sovyet Rusya ve TBMM Hükûmeti’ni ortak düşmanları Batı’ya karşı önce yakınlaştırdı, ardından da 1921 Moskova Antlaşması ile bu yakınlaşma resmi bir ittifaka dönüştü. Ta ki Stalin’in işbaşına gelmesi ve II. Dünya Savaşı’nda yaşanan ayrışmaya dek. 

Batı tehdidi 

Çar I.Petro’dan bu yana Rus aydınları ve toplumu Batılılaşmakla Rus millî değerlerine bağlı kalmanın sosyal ızdırabını çekmiştir. Tıpkı bizde 19. asırda kurumsallaşmaya başlayan Batılılaşmanın millî değerlerle akort edilmesinin getirdiği çelişkilerin Türk aydınları ve Türk toplumuna aynı ızdırabı yaşatması gibi. Uzun yüzyıllar boyunca kanlı bir boğuşma yaşayan Rus ve Türk yönetimlerinin yukarda belirtilen yakınlaşmasının ya da ittifakının ise tek nedeni vardır: Batı tehdidi. Tarih bize göstermektedir ki Türkler ve Ruslar ne zaman boğuşmayı bırakıp ittifak yapıyorsa, Batı bu iki Avrasya ülkesine de ölümcül bir darbe vurma hazırlığındadır. Bu durum tarihin açık açık gör dediği bir gerçekliktir. 

@koray_serbetci