Umutsuz stratejiler: Avrupa siyasetinde karizma

Prof. Dr. Bünyamin Bezci/ Sakarya Üniversitesi
25.09.2021

Avrupa değerler sistemi üzerine inşa edilen bir karizma iddiası artık kalmamış görünmektedir. Aşırı sağ liderlerin Avrupa değerler sisteminin evrenselliğinden vazgeçip bu değerleri sadece Avrupa'ya aitmiş gibi görmeleri kendi toplumlarında destek yaratmakta ama göçmenleri ve aydınlanmacı elitleri korkutmaktadır. Avrupa siyasetinde küçük karizma kuleleri yaratmanın yolu göçmen düşmanlığı, ekonomik popülizm ve milliyetçi politikalardan geçmektedir. Karizmaya giden en kestirme yol da liberal Macron'un bile son demlerinde sarıldığı İslam düşmanlığından beslenmektedir.



Uzun süredir entelektüellerin diyarı Avrupa siyasetini sürükleyen karizmatik bir lider çıkmadı. Oysa entelektüelin kurduğu spekülatif dünyası realize edecek olan bu karizmatik liderlerdir. Artık filozof krallar ya da kral olan filozoflar mümkün olmadığına göre her kralın bir filozofu ya da her filozofun bir kralı olacaktır. Avrupa siyasetinde filozof bulmak zor değil, kral bulmak zorlaştı. Sloterdijk'ın Avrupa'sını kurtaracak kral Macron'du, Fransa'yı bile kurtaramadı. Habermas ise son bir nefesle Avrupa'nın kurtuluşunu dinle barışan postseküler bir dünyada aradı. Realpolitiğin önlenemez akışına boyun eğmenin siyasi liderlik olmadığından yakınan Habermas, mülteci krizinde "başarabiliriz" diyen ve Avrupa fikrini ayakta tutan Merkel'i Brexit'e karşı durmadığından dolayı yeniden eleştirmekteydi.

Karizma ve umut

Hafta sonu seçimlerinde artık Şansölye koltuğunu bırakacak olan ve en büyük korkusunun arkasından "tembeldi denilmesi" olduğunu söyleyen Merkel ise siyaseti normalize ettiğinden dolayı öğünmektedir. Karizma, yaratabildiğiniz "umuttan" doğar. Normali korumak ise umut değil, teselli yaratır. Umutsuz stratejilere mahkûm Avrupa siyasetinde eldekini korumak artık marifet sayıldığından Merkel'in bile karizmatik sayıldığı oldu. Oysa Avrupa siyasetinin elindekileri biriktiren "bilim ve merak" kadar sömürgecilik geçmişiydi. Fransa halen sömürgecilik geçmişinden elde kalanları tutmaya çalışmaktadır. Macron'da karizmaymış gibi görünen Afrika'daki darbelerdeki Fransız parmağıdır. Yoksa Paris'i basan "sarı yelekliler" Macron'a dair umutları çoktan tükettiler.

Akış rotaları

Marksistler, endüstriyel olarak gelişmiş Avrupa'da devrimin gecikmesini sömürünün yarattığı proleter zenginliğine bağlamakta çok da haksız değiller. Amerika ve Avrupa'nın tüketim kültürünü finanse eden yapılar halen finanskapitalin akış yönüdür. Bu konuda da Avrupa, akış rotalarından giderek uzaklaşmaktadır. Bir zamanların Akdeniz'inin ticaret rotalarından uzaklaşmasının benzerini Avrupa, pasifiğe kayan zeminde yaşamaktadır.

Avrupa siyasetinde bu tür makro kayışları engelleyecek bir liderlik bulunmamaktadır. Dahası bir zamanlar sömürdükleri dünyanın "artıkları" Avrupa'yı basmakta ve ellerindekini de paylaşmak istemektedir. Halen konvansiyonel endüstrilerdeki becerisiyle ayakta kalan Avrupa, ne dijitalleşme ne de silah üretiminde anlamlı yollar alabilmektedir. Oysa 21. yüzyılın ekonomik kalkınma açısından da fark yaratan sektörleri dijitalizm ve silah üretimidir. Dijitalleşmeyi kreatif olmayan ağır teorik zihin dünyası kaldıramazken silah üretimine NATO'nun patronu izin vermemektedir. Yoksa çoktan "Avrupa Ordusu" söylemi arkasına sakladıkları silah üretimi ve pazarlanmasına girişecektir.

Burjuva demokrasisi

Avrupa siyasetinin umutsuz stratejilere sıkışmışlığından kurtaracak olan ise entelektüel zihin değil, pragmatik karizmatik liderliktir. Oysa Avrupa entelektüel dünyası çoktan karizmayı "despotizm" olarak mahkûm etmiştir. Demokrasiyle ülkenin gelişmişliği arasında kurulan doğrudan ilişkiler, kuranların çoğunun Marksist geçmişe sahip olmasına rağmen, demokrasinin bir burjuva demokrasisi, gelişmişliğin de bir emperyalizm meselesi olduğunu nedense görmezden gelmektedir. Avrupa değerlerinin korunmasını liberal Macron'a havale eden entelektüeller sarı yeleklilerin hakim orta sınıf ideolojisine karşı başlattıkları isyanı kış geliyor diye karşılamışlardı. Her ne kadar Stefan Kurz tarzı acele tepki veren bir ırkçılığı dışlasa da Avrupa entelektüelleri daha sakin ve rafine Macron tarzı elitist ırkçılığa da çok uzak değildir. Ama nihayetinde Avrupa siyasetinde ırkçı kulvarı dolduran ve ayrımcı söylemlerden karizma devşiren liderlerden bolca bulunmaktadır.

Irkçılık derinden ilerliyor

Avrupa siyasetindeki sahte peygamberler umutsuz stratejilerden beslenen aşırı sağcı ve ırkçı popülist politik liderler olmaktadır. Medyanın ilgisinin marjinale yönelmesi ırkçı liderleri daha da öne çıkarmaktadır. Yeni ırkçılık ise geçmişte olduğu gibi açıktan değil derinden ilerlemektedir. Örneğin Marine Le Pen, babası Jean-Marie Le Pen gibi açıktan antisemitist söylemlere sarılmamaktadır. Antisemitist olmadığını vurgulayan genç Le Pen, antiislamizmle suçlandığında asıl derdinin Fransızlığı korumak olduğunu ifade etmektedir. Zira dinler ya da ırklar arasında kurulan hiyerarşilerin cezai anlamda suç teşkil ettiği bir normlar dünyasında pasifist bir cümle ile Fransızlığı korumak kadar masum bir şey yoktur. Suçun rafineleşmesi ırkçı liderleri normun takibinden kurtarmaktadır. Diğer taraftan tam da bu rafine ve ayrımcılığa işaret eden söylemler ise Avrupa siyasetinin sıkışmışlığında umut yaratmaktadır. Umudun toplumsallaşması ise ırkçı politik liderleri karizmatik kılmaktadır.

Eldekini tutmanın tesellisi ile normal üzerinden yaratılan karizma beklentisinin yerini normdışı politiğin normalleşmesi almaktadır. Avrupa siyasetinde Macron gibi liberal politikacıların bile İslam düşmanlığına sarılması toplumlar arasında kurulan hiyerarşik zihinsel düzlemin ne kadar normalleştiğinin göstergesidir. Oysa liberalizm, herkesin kendi iyisini mümkün kılan ideolojik olmayan bir ideoloji değil miydi? Modernizmin ayıklayarak arındırma projesi olması ırkçı ayrımcı politikalara entelektüel desteği de beraberinde taşımaktadır. Doksanlardaki çokkültürlü kurtuluş reçetelerini ciddiye alanlar azalmaktadır. Mültecilerin kabulüne üst sınır getirilmesinden başlayan, sınırların sıkı kapanmasıyla devam eden ve her yıl belirli miktarda yabancıdan Avrupa toplumlarının arındırılmasına kadar giden politika önerileri Avrupa siyasetinin umut yaratan çıkışları sayılmaktadır. Avrupa siyasetinde üç temel sıkışmışlık dikkat çekmektedir; iklim, ekonomi ve göç. Bunlardan en polemiksel olanı ise göçtür. Göçle kurulan mesafeye göre siyasette karizma oluşmaktadır. Ricoeur'un asistanlığından bir filozof kral beklentisi yaratan Macron'u daha ziyade Rotschild ile yakınlığıyla inşa edilen "ekonomi dâhisi" kimliği iktidara taşımıştı. Ekonomik anlamda sarı yeleklilerin fiyakasını bozduğu dehanın elinde karizma malzemesi olarak sadece göç ve İslam düşmanlığı kaldı. İklim zaten liberal ve muhafazakarlar için politik tuzaktan başka bir şey değildir. İklim sorunları üzerinden karizma peşinde olanlar yeşiller ise soruna karşı önerdikleri çözümlerden ziyade politik saldırganlıklarından beslenmektedir. Politik üslup olarak bilimsel doğruları temsil etme iddiasının verdiği saldırganlıkla karizma oluşturmaya çalışan iklimci siyasetin umutsuz stratejileri aşma konusunda geniş bir toplumsal mutabakat oluşturması zor görünmektedir. Oysa göçün yarattığı korkulardan beslenen sağa karşı göçmenlerin sığınakları çoğu zaman radikal sol olmaktadır. Zira sosyal demokratlar da çoktan ırkçı söylemlerin normalleşmesinin peşine takılmış durumdadır. Fakat Almanya örneğinde olduğu gibi din ve özelde İslam karşıtı söylemleri sahiplenme Yeşillerin politik potansiyelini de sınırlamaktadır. Bir taraftan da geliştirilen iklimci politikaların fakirlerden ziyade zenginlerin yaşam tarzlarını kolaylaştıracak olması en çok üzeri örtülen gerçekliği oluşturmaktadır. Nitekim ilkbaharda anketlerde ilk sırada yer alan Yeşiller hafta sonu seçimlerinde yine normal yerleri olan üçüncülüğe gerilemiş görünmektedir. Göçmenlerin dertlerine merhem olmayan din karşıtı politik tutuma fakirlere bir şey vaat etmeyen iklimci politikalar eklendiğinde Yeşillerin ilk kadın Şansölye adayı Baerbock'un karizması olabildiği kadar saldırgan ve arzulu politik üsluptan beslenmektedir.

İlkbaharda en çok kaybedenler içinde görülen sosyal demokratlar maliye bakanı Scholz'u Şansölye adayı yaparak toparlamış görünüyor. Zira ekonomi dünya siyasetinde 2008 krizi ve pandemi sonrasında halen karizmayı besleyen bir umut damarıdır. Aslında vergi almaları yüzünden pek de sevilmeyen maliye bakanları kriz sonrası politikaların güvenilir limanları olmuş durumdadır. Alman ekonomisinin pandemi performansının meyvelerini Scholz toplamaktadır. Fakat güven, normalin ve eldekinin korunmasını sağlar ama yenilere dair umut taşımaz. Bu nedenle sosyal demokratların yerini korumasına yarayan maliyeci güven yaratan politikaların da politik liderlik çıkarma kapasitesi sınırlıdır. Göçmen dostu olarak bilinen Laschet'in konumu ise daha dramatiktir. Bir taraftan ekonomi politik akıldan yana olarak liberallerin tonunda göçmen taraftarlığı yapmakta diğer taraftan da muhafazakâr kodları zorlamayan bir şekilde göçmenlere karşı mesafeli olmak zorundadır. Merkel normalinin daha "güler yüzlü" versiyonunun umutları diriltmesi de zor görünmektedir. Bu nedenle Almanya seçimlerinde hafta sonu kim önde çıkarsa çıksın kazanmış olmayacak. En kötü sonuç ise oyların çok yakın çıkması ve hükümeti kuran anlaşmanın geçen sefer olduğundan uzun sürmesidir. Bu arada güçlendirilmiş parlamenter sistemin yegane nimeti olarak Merkel'i uzunca bir süre başbakanlıkta görmeye devam edebiliriz. Zira yeni hükümet kurulasıya kadar eski hükümet vekaleten göreve devam edecek.

Avrupa değerler sistemi

Avrupa değerler sistemi üzerine inşa edilen bir karizma iddiası da artık kalmamış görünmektedir. Aşırı sağ liderlerin Avrupa değerler sisteminin evrenselliğinden vazgeçip bu değerleri sadece Avrupa'ya aitmiş gibi görmeleri kendi toplumlarında destek yaratmakta ama göçmenleri ve aydınlanmacı elitleri korkutmaktadır. Fakat Avrupa siyasetinde küçük karizma kuleleri yaratmanın yolu da göçmen düşmanlığı, ekonomik popülizm ve milliyetçi politikalardan geçmektedir. Karizmaya giden en kestirme yol da liberal Macron'un bile son demlerinde sarıldığı İslam düşmanlığından beslenmektedir. Oysa Avrupa siyasetinin aklını oluşturan Habermas gibi entelektüeller dini olanın da demokratik müzakere süreçlerine dahil edildiği ama sürecin rasyonel olarak işlediği bir postseküler kurtuluş reçetesine sahiptir. İslam düşmanlığının etkili ve kestirme destek yaratmasına karşı mesafeli duran Sloterdijk gibi entelektüellerin çıkmazları ise daha keskindir. Bir taraftan iktidarın korunması için aşırı sağın elinden enstrümanları alınmalı diğer taraftan da sahip çıkılan ayrımcı argümanlar, aydınlanmacı evrensellik iddialarını zorlamaktadır.

İngiliz siyaseti ise Brexit'le birlikte gemiyi terk edip yönünü ABD'ye dönmekle konum kazanmaya çalışmaktadır. Siyasi aklını ABD gücünün hizmetine sunarak risk almadan nimete ortak olmaya çalışmaktadır. Avrupa ise gücünden ziyade aklıyla kapitalist sistemdeki konumunu koruyacağını zannetmektedir. Son günlerde AUKUS'la birlikte uç veren politik kavgaya bakıldığında denizaltı ihalesini elinden kaçıran Fransa'yı bu kadar sinirlendirenin aklının değil gücünün zafiyetine işaret etmesi olduğu düşünülebilir. Avrupa'nın aklı karizmayı boğdu, Anglosakson pragmatizmi ise halen gücünü korusa da Biden ile birlikte Avrupa aklına teslim olabilir. Süreç Afganistan'da olduğu gibi Biden'ın Trumplaşması olarak devam ederse ABD siyasetinde karizma oluşmasa da kurumsal güç korunabilir. Avrupa'nın umutsuz stratejileriyle gücün korunma ihtimali zayıf olsa da "Avrupa konforu" bir müddet daha çekiciliğini koruyacaktır. Tam da bu çekicilik, göçle birlikte bildiğimiz Avrupa'nın da sonu olabilir.

bbezci@sakarya.edu.tr