Üslub-u beyan ayniyle insandır

Röportaj: Hale Kaplan Öz
17.07.2020


Üslub-u beyan ayniyle insandır

Röportaj: Hale Kaplan Öz

Kadın ve Demokrasi Derneği KADEM geçtiğimiz hafta, şiddetin, psiko-sosyal, hukuki ve dini yönleriyle değerlendiren kapsamlı bir eğitim setini kamuoyuna sundu. Proje ile halkın, şiddetin sebep ve sonuçlarını bir bütün olarak değerlendirip kavrayabilmesi amaçlanıyor. Bu kapsamda anlaşma yapılacak kurumlar, okullar ve 48 ildeki temsilciliklerde yüz yüze eğitimlerin yanında dijital mecralarda online eğitimler verilecek. Projenin detaylarını KADEM Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Saliha Okur Gümrükçüoğlu ve Prof. Dr. Aliye Mavili ile konuştuk.

“Güven Toplumunun İnşası/Şiddetin Anatomisi ve Çözüm Yolları” eğitim seti Türkiye’de bu alanda yapılmış en geniş kapsamlı çalışma. Temel referans noktanız neydi, kimlerle çalıştınız, nasıl bir çabanın ürünü bu çalışma?

Saliha Okur Gümrükçüoğlu: Her insan, var olmaktan kaynaklanan doğal hakların yegâne sahibidir. Dil, din, ırk, cinsiyet fark etmeksizin insan olmanın getirdiği en temel haklardır bunlar. İnsan olmanın onurunu barındıran, huzur ve güven içinde yaşama hakkı, güçlünün zayıfı ezdiği adaletsiz bir düzende bazen sekteye uğrayabilir. Bu duruma tepki gösterip sorunu çözmeye çalışmaksa en tabii insani durumdur.

Biz de kurulduğumuz günden bu yana herkese karşı her türlü şiddetin karşısında olduğumuzu hep dile getirdik. Bu haksız ve insana yakışmayan fiilin önlenmesi için elimizden geleni yapmaya gayret ettik.

Bizler KADEM olarak temelde şiddetin psikolojik, sosyolojik kökenine inip, şiddetin sebeplerinin tahlil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ancak şiddetin arka planında yatanları irdelediğimizde sağlıklı çözümler üretip toplumdaki zihniyet dönüşümünü sağlayabilmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. “Güven Toplumunun İnşası/Şiddetin Anatomisi ve Çözüm Yolları” çalışmamız da bunun bir örneği. Eğitim setimizin başlığına “Güven Toplumunun İnşası” dememizin sebebi güven toplumunu oluşturabilmenin medeniyet inşasının en temel dayanağı olmasıdır. Eğitimimizin içeriği ise, şiddet konusunda çalışmış, birikim sahibi çok değerli akademisyenlerin katkı ve çabalarıyla hazırlanmıştır.

Prof. Dr. Aliye Mavili, “Şiddetin Psikolojik ve Sosyal Boyutları” adlı makalesi ile şiddeti, sosyo-psikolojik cihetiyle incelemiştir. Prof. Dr. Ahmet Gökcen, Doç. Dr. M. Emin Alşahin ve Dr. Öğr. Üyesi Kerim Çakır’ın ortak çalışması olan “Kadına, Çocuğa ve Güçsüz İnsanlara Karşı Uygulanan Şiddetle Mücadelenin Hukuki Boyutu” isimli makalede ise şiddetin hukuki yönü ele alınmıştır. “Kur’an ve Sünnet Açısından Şiddet Sorunu” başlıklı makalede Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, şiddeti dini ve tarihsel açıdan işlemiştir. Sorunun çözümü noktasında, Doç. Dr. Necmi Karslı “Küresel Sorun Şiddet ve Çözüm Yolları” başlıklı makalesinde şiddetin önlenmesi için eğitsel, politik, hukuki ve tıbbi bakış Açılarını Değerlendirerek Kapsamlı Çözüm Önerileri Sunmuştur. Alanlarında uzman bu isimlerle yaptığımız bu kaynak çalışması uzun soluklu eğitim programının ilk basamağıdır.

Eğitimleriniz bu ay itibariyle başladı. Ne kadar kişiye ulaşmak hedefindesiniz? Öncelikli kitleniz kimler?

S. O. G.: Temmuz ayı itibariyle çalışmanın online lansmanını gerçekleştirdik. Eğitimlerimiz de bu lansman ile başlamış bulunuyor. Ayrıca makale sahibi her bir hocamızla kendi uzmanlık konusuyla ilgili online platformda seminerler veriyoruz. O eğitimler tamamlandığında da genel eğitimlere geçilecek. Eğitimler öncelikle protokol imzalayacağımız kurum ve kuruluşlarda uzman eğiticiler tarafından hayata geçirilecek.

Çalışmayı hazırlayan KADEM Eğitim Birimi ise, bu noktada eğitmenleri ve yapılacak eğitimleri yakinen takip edecek, denetleyecek. Daha önceki eğitimlerimizden “İki İnsan” ile yurt genelinde 80 bine yakın kişiye ulaşmıştık. “Güven Toplumunun İnşası” ile de bu rakamı katlamayı planlıyoruz.

Kadına, çocuğa, yaşlıya, hayvana, mülteciye hatta insanın kendi kendine uyguladığı şiddet söz konusu. Eğitimlerinizde tüm bu şiddet tiplerini bir bütün olarak mı ele alacaksınız?

S. O. G.: Biz bu eğitim setinin kadını, erkeği, genci yaşlısı ile herkesin huzur içinde yaşadığı, her türlü şiddetin son bulduğu, şiddetin her yönüyle değerlendirildiği kapsamlı bir muhteva içermesine özellikle önem verdik. Bu sebeple de eğitim setimiz elbette genel itibariyle şiddet tiplerini de ele alıyor. Şiddetin tanımı, gerekçeleri, türleri, sebep ve sonuç döngüsü, çözüm yolları bu setin içinde bir bütün halinde aktarılıyor. Bu eğitimi bu derece özel kılan da zaten meseleye bu şekilde bütüncül yaklaşan ilk yaygın eğitim seti özelliği taşıyor olması.

Sorunun tanımlanması çözüme giden ana yol. Peki, çözüm yolundaki ilk durağımız neresi?

S. O. G.: Şiddeti besleyen tek bir kaynak olmadığı gibi çözümün de mutlak ve tek bir yolu yok. Şiddeti önleme sürecine eğitim, politika, hukuk ve sağlık alanlarının ortak katılım sağlaması gerekiyor. Buna göre eğitimin en önemli katkısı erken yaşlardan itibaren ahlaki ve insani değerlerin kişide yerleşmesini sağlamak; duygu yönetimi ve empati kazanımı konusunda bireyleri geliştirmek. Çünkü özellikle fiziksel şiddeti oluşturan temel sebeplerden birisi kişinin duygu ve düşüncelerini doğru ifade edememesidir. Kendisini ifade edemeyen, empati kuramayan ve maalesef öfke kontrolünü yapamayan insanlar şiddete daha sık başvurmaktadır. Hukuki boyutta ise şiddet uygulayanlara verilen cezaların ıslah edici ve rehabilite edici özellikte olması gerekir. Yani şiddet failine gerekiyorsa tıbbi açıdan da yardımcı olmak lazım. Psikolojik tedavi, öfke kontrolünün sağlanması adına destek tedavilerin de verilmesi şart gözüküyor. Aksi takdirde şiddet gibi insanlık tarihi kadar köklü bir sorunu yalnızca hukuki düzenlemelerle azaltmaya çalışmak yeterli olmayacaktır.

Verimler için henüz erken fakat nasıl bir sonuç öngördüğünüzü konuşabiliriz...

S. O. G.: Bizler KADEM olarak yaptığımız bu çalışma ile kendi adımıza şiddetin çözümüne dair bir yol haritası belirlemeye çalıştık. Eğitimler yaygınlaştığında en azından eğitimi alan kişilerin kendi duygularını bilinçli bir şekilde okuyup, şiddete evrilme noktasında kendi iç denetimini yapabilmesine katkı sunmayı önceledik. Bunun dışında küçük yaşlardan itibaren verilen eğitimler toplumun şekillenmesi açısından oldukça önemlidir. Gelecek için ne kadar barışçıl toplumlar oluşturabilirsek dünyanın ve ülkemizin önü o derece açık olacaktır.

Şiddeti besleyen öğelerden biri de dil. KADEM olarak yakın zamanda küfürle mücadele için bir kampanya başlattınız. Zamanlaması da çok yerinde zira hiç olmadığı kadar yaygınlaştığını gözlemliyorum özellikle genç nesilde. Dildeki bu temizlenme için nereden başlamalı, neler yapmalı?

S. O. G.: Sosyal medyada giderek artan dildeki yozlaşmaya ve bozulmaya hepimiz üzülerek şahit oluyoruz. Dilin bir şiddet aracı olarak kullanımının giderek yaygınlaşması üzerine bizler de harekete geçtik. “Küfürsüz Hayat Mümkün!” kampanyası ile cinsiyetçi, argo ve küfürlü söylemlere karşı bir direniş örneği göstermeyi ve farkındalık oluşturmayı hedefliyoruz. Bu kampanya ile lisanımızdaki kirliliğin bir an önce temizlenmesi için bir çağrıda bulunduk. Bu çağrımız ile herkesi; edep ve ahlak kurallarını sosyal medyada da uygulamaya, kadının cinsel obje olarak görülüp aşağılanmasına karşı durmaya, aynı fikri paylaşmadığımız kişilere dahi küfür edilmesine göz yummamaya, Türkçe’yi doğru kullanmaya davet ettik.

Dildeki temizlenme için hepimizin “Üslub-u beyan ayniyle insandır.” sözünü her defasında hatırlatmamız gerek. Sonuçlarını düşünmeden bir anlığına klavye başında yazdığımız onur kırıcı, ahlak dışı sözlerin bir başkasını ne derece kötü duruma düşürdüğünü, o kişinin ruhunda ne gibi yıkımlar yapabileceğini hiçbir zaman unutmamalıyız.

Dilimizdeki ve zihinlerimizdeki bu temizlenmeyi ”Küfürsüz Hayat Mümkün!” çağrısı ile başlattığımızı düşünüyorum.

İfade özgürlüğü ile bağdaştırmaya çalışanlar var bunu. Belki de günümüzün en temel sorunlarından biri özgürlük tanımı ve sınırlarının ekseninden çıkması. Nedir özgürlük? Dünyadaki insan adedince tanımı yapılabilecek bir kavram olmamalı..

S. O. G.: Maalesef günümüzde şiddet, sadece reel hayatımızda değil sosyal medyada da yoğun bir şekilde yaşanıyor. Ve hemen hemen hepimiz bu şiddet türüne ya maruz bırakılıyoruz ya da şahitlik ediyoruz. Bu şiddet dilini kullanmakta beis görmeyenler dediğiniz gibi ifade özgürlüğünün arkasına sığınıp savunmaya geçiyorlar. Açıkçası ben sosyal medyada kişinin yüzüne söyleyemeyeceğimiz kelimeleri klavye arkasına sığınarak söylemeyi özgürlük olarak değil, bir acziyetin ifadesi olarak görüyorum. Özgürlük insanın insan olmaktan kaynaklanan haklarını herhangi bir baskı altında kalmadan yaşamasıdır. Ve elbette kişi söz konusu hakkı kullanırken, bu durum kendisi dışındaki kişilerin haklarını ihlale götüremez, götürmemeli. O sınırı aştığınız zaman hak ihlalleri başlar. Nitekim sosyal medyada olan da tam olarak bu. Bir başkasının insanlık onuruna zarar verecek şekilde, onu tahkir ederek, aşağılayıcı bir uslup kullanmak fikir ve ifade özgürlüğü değil, sözel ve psikolojik şiddetin bir parçası olmaktır. Bu şiddet dilini kullananlar uyguladıkları şiddete bir bahane olarak “ifade özgürlüğü”nü gerekçe gösteremez. Bu çok gülünç bir savunma biçimi olur.

Kadın kimliği ve kadın bedeni üzerinden ilerleyen bu söylemin cezai bir müeyyidesi de olmalı kuşkusuz. Normal hayatta hakaret ve tehdit Türk Ceza Kanunun ilgili maddelerinde düzenlenmiştir. Sosyal medya da bu müeyyidelerden vareste olmamalıdır. Tüm hukuk devletlerinde olduğu gibi devletin vatandaşlarını koruma sorumluluğu vardır. Temel hak ve özgürlüklerin sağlanması, özel hayatın dokunulmazlığı, kişisel verilerin korunması bunların başında gelir. Sosyal medyada yapılacak hukuki düzenlemelerin de bir an önce hayata geçmesini, küfür, tehdit, hakaret içeren paylaşımlarda bulunanlarınsa hak ettikleri cezaları almalarını ümit ediyoruz.

Kadının refahı, toplumun refahıdır

Şiddet Türk toplumunda üzerine düşünülen bir konu mu? Hangi ezberler yanılsamalara yol açıyor?

Aliye Mavili: Kadına ve çocuğa yönelik şiddet, bütün kültürlerin yaşayabildiği, yaşadığı bir hak ihlalidir. Şiddetin küresel , evrensel ve ülkemizdeki varlığı insan olarak canımı ve içimi acıtıyor. Ülkesini seven, ülkesinin hizmetkarı olan bir akademisyen olarak, eğer şiddetin olmadığını söylersem bu bir yanılsama olur. Çünkü ülkemizin son otuz yılında ifade edilemeyen, bilinmeyen şiddetin görünür hale gelmesine tanık olunmuştur. Kültürel kodlarımızın böylesi ölümcül şiddeti hoş gören ne dini ne de geleneksel ve kültürel referanslarını bulabiliriz. Salt kadın ve çocuk olduğu için erkeğin (çoğunlukla erkek eş, sevgili kardeş, baba vb ) uyguladığı fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel, hatta ölümcül şiddetin bir güç dengesizliği ve hak ihlali olduğu gerçeği konusunda fikir birliği içinde olduğumuza inanıyorum. Şiddete sıfır töleransımızın olduğu birçok devlet politikalasının içinde görev aldığım dönemlerim oldu. Ancak bütün ülkeler gibi biz de bu istenmeyen durumu sıfırlayamıyoruz . Bu noktada gerçeklere karşı yürütülen bunca yasal ve kurumsal düzenleme, kadınlar aleyhine olan bu durumu ortadan kaldıramıyor. Bu çerçevede kültürel değerleri ve kodları tek başına kusurlu bulmak da kusursuz bulmak da yerinde değil. Şiddeti birlikteliğin kendi özel ve anlık koşullarında tek başına anlık öfke dışavurumu olarak da ele almak yanıltıcı olabilir.

Medyamızdaki şiddetin görünürlüğünün artmış olmasının bu olaylara duyarlılığımızı ve kabul edilemezliğini pekiştiren bir unsur olduğunu düşünmek istiyorum. Toplumun yarısını oluşturan kadın nüfusunun refahı ve yaşam hakkının güvencede olması toplumun bütününün refahını misliyle olumlu etkileyecektir. Bu hastalıklı dışavurumun ülkemizdeki oranının çok fazla olmamasını, milyonda 3.8’lik oranının da sıfıra inmesini dileyen, isteyen, bu yönde emek veren olmanın bizden beklenen ve bize yakışan olduğunu düşünüyorum. Hoşgörü kültürünün evrensel temsilcilerinin Mevlana’nın, Yunus’un ve yüzlercesini yetiştiren kadim kültür mirasının bunu hakkettiğini düşünüyorum. Pandemi sürecinde başarılı bir sınav verdik. Ancak tedbiri bırakıp, sorumluluklarımızı ihmal ettiğimizde günlük sayıların nasıl arttığına tanık olduk, oluyoruz. Şiddetin kadına ve çocuğa yönelik boyutu da böyle. Kabul etmemek, yanlış olduğunu bilmek, cezanın olması korkusu, böylesi istenmeyen durumları ortadan kaldırmaya tek başına yetmiyor. Böylesi paradoksal ikilemler insanlığın, hepimizin temel çelişkilerden birisi gerçekte. Anlaşmama konusunda anlaşma, farklılıkları zenginlik olarak ele almayı kolaylaştıran bir unsur olabilir. Kültürel kodlarımızın böylesi ahlaki duruşu değerli bulan pek çok örneği olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak toplumsal yapıda, kadını mahrum eden sonuçların kişilik bozukluğu, patolojisi parçasını değiştirmek mümkün olmayabilir. Fakat ailemizin temeli olan kadınlarımızı sosyal, ekonomik, bireysel, psikolojik açıdan güçlendirmek vazgeçilmezlerimizdendir.