Usul nedir? Esas neye yarar?

26.03.2026

Ünlü hukukçu Jhering'in o muazzam deyimiyle, "Şekil keyfiliğin yeminli düşmanı ve özgürlüğün ikiz kardeşidir". Bir dosyaya baktığımızda yapılan usul itirazlarının esasa etkisini görmek zorundayız. Yargılamaya usul odaklı bakılması haktır ama bu hak esası geciktirmemelidir.


Usul nedir? Esas neye yarar?

Cüneyd Altıparmak/ Hukukçu

"İBB Yolsuzluk" dosyası ile sıkça gündeme gelen ve halen devam eden bir tartışma var. Herkesin diline pelesenk ettiği bir söz bu: "Usul, esastan önce gelir".Peki bunun hukuktaki karşılığı ne? Yani usul dediğimiz kurum nedir, esas dendiğinde ne anlamalıyız? Konuyu genişçe ele almak ve hukuki durumu analiz etmek istiyorum bugün.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan büyük davalar üzerinden yeniden alevlenen "usul esastan önce gelir" tartışması, hukuk tekniğinin ötesinde, yargılamanın amacına ilişkin temel bir soruyu gündeme taşımaktadır. Gerçekten de bu ilke, hem Mecelle'nin köklü bir kaidesi hem de modern hukuk sistemlerinin ortak kabulüdür. Ancak bu ilkenin mutlaklaştırılması ve bağlamından koparılarak yorumlanması, özellikle ceza muhakemesinde ciddi sapmalara yol açabilmektedir. Zira ceza yargılamasında nihai amaç, usule uyarak maddi gerçeğe ulaşmaktır. Bu nedenle usul ile esas arasındaki ilişki, hiyerarşik değil; işlevsel bir ilişki olarak değerlendirilmelidir.

Usulün normatif temeli

Usul kuralları, hukuk devletinin en temel güvencelerinden biri olan hukuki güvenlik ilkesinin somutlaşmış halidir. Bu ilke, Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin doğal bir uzantısıdır. Yargılama sürecinde keyfiliğin önlenmesi, tarafların eşit koşullarda yargılanması ve öngörülebilirliğin sağlanması, ancak usul kurallarına riayet ile mümkündür. Nitekim Anayasa m.36 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) m.6, adil yargılanma hakkını güvence altına alırken, bu hakkın önemli bir bileşeni olarak usulgüvenceleri de kapsamına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu hususu birçok kararında açıkça vurgulamıştır. Özellikle Mesutoğlu v. Türkiye kararında, usul kurallarının katı ve mekanik biçimde uygulanmasının, bireyin mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği belirtilmiş; davanın esasının incelenmesini engelleyen aşırı şekilciliğin, adil yargılanma hakkıyla bağdaşmayacağı ifade edilmiştir. Aynı şekilde Uğur Eşim v. Türkiye kararında da, süre kurallarının katı yorumlanmasının bireye orantısız külfet yüklediği ve mahkemeye erişim hakkının özünü zedelediği tespit edilmiştir. Bu içtihatlar açıkça göstermektedir ki usul, adaletin ön şartıdır; ancak adaletin yerine de geçemez.

Maddi gerçeğin araştırılması

Ceza muhakemesi hukukunun temel paradigması, diğer yargı türlerinden farklı olarak maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu durum, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) m.160 ve devamı hükümlerinde açıkça düzenlenmiştir. Cumhuriyet savcısının, "suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için gerekli olan her türlü araştırmayı yapmakla yükümlü olduğu" hüküm altına alınmıştır. Bu çerçevede ceza yargılaması, tarafların ileri sürdüğü iddia ve savunmalarla sınırlı olmayan; hakimin ve savcının aktif rol üstlendiği bir "gerçek araştırma" sürecidir. Bu yönüyle ceza muhakemesi, Anglo-Sakson sistemlerdeki gibi salt taraflar arası bir çekişme değil; kamu düzenini ilgilendiren bir hakikat arayışıdır. Yargıtay da bu yaklaşımı istikrarlı biçimde benimsemiştir: Ceza yargılamasının amacı maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkarılmasıdır. Bu doğrultuda, usuli eksikliklerin, maddi gerçeğe ulaşmayı engelleyecek şekilde yorumlanmaması gerektiği vurgulanmıştır. Bugün kamuoyunu meşgul eden ve duruşma salonlarını kilitleyen güncel davalarda tanık olduğumuz tablo da tam olarak budur

Hak arama mı, süreci tıkama mı?

Yargılama süreçlerinde usul itirazlarının ileri sürülmesi, savunma hakkının doğal bir parçasıdır. Ancak bu itirazların yoğunluğu ve niteliği, her zaman hukuki meşruiyet anlamına gelmez. Aksine, bazı durumlarda bu itirazların, yargılamayı geciktirme ve dosyanın esasından uzaklaştırma amacı taşıdığı görülmektedir.

Bu noktada önemli olan ölçüt şudur: Usul itirazı, maddi gerçeğe ulaşmaya katkı mı sunmaktadır, yoksa bu süreci engelleyen bir araç mı haline gelmiştir?

Ceza yargılamasında bu ayrım hayati önemdedir. Çünkü yargılamanın uzaması, sadece tarafları değil, toplumsal adalet algısını da zedeler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, makul sürede yargılanma hakkını (AİHS m.6) bu bağlamda değerlendirmekte ve yargılamanın gereksiz yere uzatılmasını ihlal olarak kabul etmektedir.Öte yandan, sürekli tekrarlanan bu usul itirazları yargılamanın bütününe bir katkı mı sağlamakta; yoksa diğer sanıkların ve avukatların savunma hakkını, kendini ifade etme özgürlüğünü mü gasp etmektedir?

Hukuk uygulamasında iki uç yaklaşım dikkat çekmektedir: Birincisi aşırı şekilcilik, ikincisi ise aşırı esnekliktir. Her iki yaklaşım da adil yargılanma hakkını zedeleyebilir. Aşırı şekilcilik, davanın esasının incelenmesini engelleyen katı yorumlara yol açarken; aşırı esneklik ise usul kurallarını işlevsiz hale getirerek keyfiliğe kapı aralar. AİHM içtihatları, bu iki uç arasında hassas bir denge kurulması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Türk hukukunda usul kurallarının kötüye kullanılmasına karşı en önemli normatif dayanak, Türk Medeni Kanunu m.2'de düzenlenen dürüstlük kuralıdır. Bu kural, sadece özel hukuk ilişkilerinde değil, usul hukukunda da geçerlidir. Yargıtay, birçok kararında usul haklarının kötüye kullanılmasını açıkça hukuka aykırı kabul etmiştir. Örneğin Yargıtay birçok kararında, tarafların usuli haklarını dürüstlük kuralına aykırı şekilde kullanamayacağını ve bu tür davranışların hukuk düzenince korunmayacağını ifade etmiştir. Her ne kadar bu içtihatlar hukuk yargılamasına ilişkin görünse de bu yaklaşım, ceza muhakemesi açısından da geçerlidir.

Ceza yargılamasında usuli itirazların hâkimin reddi niteliğinde ileri sürülmesi halinde mahkeme, bu talepleri öncelikle gerçek bir ret sebebine dayanıp dayanmadığı, süresinde yapılıp yapılmadığı ve olgularıyla birlikte ortaya konulup konulmadığı yönünden denetler. CMK'nın 31. maddesi açık bir sınır çizmekte; ret isteminin süresinde yapılmaması, sebep ve delil içermemesi veya açıkça duruşmayı uzatma amacı taşıması hâllerinde mahkemenin bu istemi geri çevireceğini hüküm altına almaktadır. Özellikle yargılamayı uzatma veya esasın incelenmesini engelleme amacıyla yapılan başvurular bakımından bu hüküm doğrudan uygulanır. Bu tür kararlara karşı itiraz yolu da açıktır. Nitekim uygulamada ve içtihatlarda da bu yaklaşım istikrarlı biçimde benimsenmiştir. Yargı(*), süreç içerisinde tekrar eden ve mahkemece reddedilen usuli itirazların sonradan hâkimin reddi talebine dönüştürülmesinin tek başına tarafsızlık şüphesi oluşturmayacağı açıkça belirtilmiş; özellikle tarafların, esasen kanun yolu denetimine konu edilebilecek hususları reddi hâkim talebi şeklinde ileri sürmelerinin hukuken kabul edilemeyeceği vurgulanmıştır.

Usul araçtır, adalet amaç

Sonuç olarak, "usul esastan önce gelir" ilkesi, doğru anlaşılması gereken bir ilkedir. Bu ilke, usulün mutlak üstünlüğünü değil; adalete giden yolun hukuka uygun olması gerektiğini ifade eder. Ceza muhakemesinde ise bu yolun nihai hedefi açıktır: Maddi gerçeğe ulaşmak.Yargılama hukukuna şekilciliğin (usulün) egemen olması, hukuki güvenliğin sağlanması açısından vazgeçilmezdir. Ünlü hukukçu Jhering'in o muazzam deyimiyle, "Şekil keyfiliğin yeminli düşmanı ve özgürlüğün ikiz kardeşidir". Şimdi bir dosyaya baktığımızda yapılan usul itirazlarının esasa etkisini görmek zorundayız. Yargılamaya usul odaklı bakılması haktır ama bu hak esası geciktirmemelidir!

(*) İstanbul BAM, 37. HD 2019/572 E., 2019/831 K.