Uzlaşının sonu, başkanlık sisteminin gerekliliği

Ali Aslan / SETA Araştırmacı
20.02.2016

16 Şubat Salı akşamı, yeni ve sivil bir anayasa yapımı için parlamentoda oluşturulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun daha üçüncü toplantısında dağıldığı haberleri medyaya düştü. Tüm medya organlarında komisyonun CHP’nin masadan kalkması sonucu işlevini kaybettiği yorumları yapılmaktaydı.



Haberi ilk duyduğunda hemen hemen herkes mutlaka şu soruları kendisine sormuştur: Masadan ilk kalkan olmanın pazarlık payını düşüreceğini bile bile bir siyasi aktör neden böyle bir ‘hata’ya düşer? CHP bu hamlesiyle partiler arası uzlaşı ihtimalinin ne denli zayıf olduğunu göstererek başkanlık sistemine kapı aralamış olmaz mı?

Bu noktada akıllara, doğal olarak, ya basit bir siyasi gerçeği göz ardı edecek bir siyasi acemilik sergilenmekte olduğu ya da ince elenip sık dokunmuş bir siyasi strateji izlendiği gelmektedir. Elbette 2000’li yıllarda bazen romantik solculuktan mülhem müzmin muhalifliğin bazen de bürokratik vesayetin korumasında iktidar olmak için siyaset yapmak zorunda kalmamış olmanın hamlığı yüzünden birçok siyasi acemiliğine şahit olduğumuzdan, CHP’nin yine bir siyasi acemilik örneği gösterdiği ihtimali göz ardı edilemez. Lakin bu sefer işler farklı gibi, hem CHP hem de Kılıçdaroğlu yıllar içerisinde yıkıla yıkıla siyaseten belli bir olgunluk seviyesine ulaşmış durumda. Siyasi denklemde nasıl bir sonuç yaratacağı şimdiden tam olarak kestirelemese de CHP’nin hesap edilmiş bir siyasi hamle peşinde olma ihtimali olabilir. Peki, bu hamlenin mevcut siyasi gerçeklik bağlamında nasıl bir etki yaratacağı ve CHP lehine ne tür bir kazanç sağlayacağı öngörülmektedir?

CHP neden masayı devirdi?

Öncelikle, CHP’nin bu hamleyle amacı, kamuoyunda AK Parti’yi uzlaşmaz taraf olarak göstermek. Komisyondaki partilerin, özellikle de AK Parti’nin, küçük bir itirazıyla CHP’nin masadan kalkmayı en baştan kafaya koyduğu çok açık. Bunun için gerekli olan bahane ise, taraflı ya da tarafsız hiç kimsenin bir türlü anlam veremediği Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun ismi ve parlamenter sistem dayatmasıyla yaratılmaya çalışıldı. Esasın tartışılmasına geçilmeden CHP tarafından getirilecek yersiz ve abartılı önerilere herhangi bir karşı çıkış durumunda CHP’nin pozitif bir öneride bulunan taraf, AK Parti’nin ise buna direnen ve uzlaşmaz tavır sergileyen taraf olarak gösterilme hedefi güdüldüğü, bulunduğumuz noktada net bir şekilde görülmekte. Yalnız bunun zekice bir hamle olduğunu teslim etmek gerekir. Keza mevcut anayasanın değişmesi konusunda pek de gönüllü olmayan CHP’nin görüşmeler uzadıkça uzlaşmaz taraf haline geleceğini önceden kestirmek hiç de zor değildir.

İkinci olarak, bu hamleyle sadece AK Parti’yi değil, diğer muhalefet partilerini de zor durumda bırakmanın hedeflendiğini söyleyebiliriz. CHP’nin komisyonu terk etmesinin ardından MHP ve HDP adeta AK Parti ile CHP arasında bir tercih yapmak zorunda kaldı. Bu özellikle, AK Parti’nin yeni anayasayı referanduma götürebilmesi için gerekli 17 milletvekilinin gelme ihtimali olan MHP açısından oldukça sıkıntı verici bir durum yaratmış oldu...

MHP ve HDP’li temsilcilerin bir sonraki gün komisyon başkanı İsmail Kahraman’a hem de masayı terk ederek kendilerini zorda bırakan CHP’ye aynı ölçüde tepki göstermeleri kendi pozisyonlarını korumayı hedefleyen ve CHP’nin peşinde sürüklenmeye karşı bir hamle olarak okunabilir. Üçüncü olarak, CHP’nin masadan kalkma hamlesinin, her ne kadar uzak bir ihtimal olsa da AK Parti içerisinde başkanlık sistemi karşıtlığı üzerinden bir yarık açma hedefi gözettiği söylenebilir. Son zamanlarda AK Partili bazı eski ve etkili isimlerin diş göstermesiyle birleşen bir parti içi hareketlilik hedeflenmiş olabilir. Gerçekten de CHP açısından, parti aidiyetini aşan, başkanlık-parlamenter sistem karşıtlığı üzerinden bir siyasi-toplumsal kutuplaşma oluşturulması, olası bir anayasa referandumu ve muhtemel bir erken seçim için akıllıca bir siyasi hamle gibi duruyor.            

Dördüncü olarak, bu hamleyle Türkiye’nin son zamanlarda dış politikada yaşadığı alan daralmasının AK Parti iktidarı üzerinde yarattığı baskıya, iç siyasi alandan katkı sunmanın amaçlanması da muhtemeldir. Komisyonun çalışmalarının devam etmesi, ülkenin en önemli birkaç konusundan biri haline gelen başkanlık ve yeni anayasa için rutin işleyen bir sürecin olması demekti. Başka bir ifadeyle, komisyonun işlemesi, iç siyasi alanda belli ölçüde bir siyasi belirlilik ve istikrar halinin oluşmasına katkı sunmaktaydı. Komisyonun dağılmasının ardından dış politikadaki belirsizliğe iç politik alanda da belirsizliğin eklenmesi söz konusu oldu. Ülkede artan terör olayları ve Doğu’da bazı il ve ilçelerde devam eden terörle mücadeleye ek olarak iç politik alanda gelen bu ek yükün, AK Parti iktidarını zorlayacağına şüphe yok.

Sivil anayasayı engelleme

Son olarak, CHP’nin bu hamlesiyle, kamuoyunda tartışıldıkça başkanlığa olan desteğin istikrarlı bir şekilde yükselmesinin önüne geçmek için süreci öne çekmeyi amaçlamış olması da ihtimal dahilindedir. Komisyonun devam etmesi durumunda uzun bir süre başkanlığın kamuoyunda aktif bir şekilde tartışılması ve muhtemelen de toplumsal desteğin daha da yukarılara çıkarak zirve noktasına ulaşması söz konusuydu. CHP’nin masadan kalkarak komisyonun dağılmasına yol açması başkanlığa toplumsal desteği artıran bu süreci sekteye uğratmış oldu. Dolayısıyla, bunu destekler şekilde CHP’nin bir sonraki hamlesinin yeni anayasa ve başkanlık sistemiyle ilgili olarak AK Parti’yi hazırlıksız yakalamak adına daha erken bir süreç başlatmaya ve adım atmaya zorlamasını beklemek gerekir.   

Tüm bu manevraların CHP açısından tek bir hedefi olduğunu belirtmeliyiz: AK Parti öncülüğünde yeni ve sivil bir anayasa yapılmasını engellemek. İlk dört maddenin değişmemesi konusunda net bir şekilde tavır koyulması ve ayak diretilmesi tam olarak bu anlama gelmektedir. İlk dört maddede AK Parti’nin karşı çıkacağı tek nokta 2. maddede yer alan “Atatürk milliyetçiliği” ifadesi olabilir. Atatürk milliyetçiliğinden kasıt laik-milliyetçi çizgide tek tip bir millet yaratmak olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Ancak mesele her ne kadar bu noktada düğümlense de “İlk dört madde zinhar değişmemeli” demek aslında 1982 Anayasası’nın kurduğu devlet ve toplum düzeninin değişmemesini istemek demektir. Bu isteği açıkça ifade etmek, bulunduğumuz noktada siyaseten pek mümkün olmadığından, yani bürokratik vesayetin büyük ölçüde tasfiyesiyle siyasi-toplumsal meşruiyetini kaybetmiş olduğundan, CHP bunu “İlk dört madde değişmemeli” şeklinde ifade etmek zorunda kalmaktadır.

İşin ilginç tarafı tam da CHP’nin içinde olduğu bu siyasi sıkışmışlık halinin, yeni bir anayasa yapmak zorunda olduğumuzu ele veren unsur olmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, anayasa dediğimiz olgu devletin özellikleri, yönetim sistemi, vatandaşların hak ve özgürlükleri gibi yasal düzenlemelerin ötesinde bütüncül olarak halkın ortak iradesini yansıtan kurucu bir metindir. Bu haliyle anayasanın bir şekli-teknik boyutundan bir de ruhi boyutundan söz etmek mümkündür. Bütünü ifade eden ruhi boyut, tikel olanı temsil eden şekli-teknik boyuttan hiç şüphesiz çok daha kritik bir öneme sahiptir çünkü şekli nitelikler ruhi boyuta göre şekil almak zorundadır. Şayet anayasa metninin ruhu, halkın iradesini taşımıyorsa ve daha da kötüsü toplum içerisinden bir azınlık geniş halk kitlelerinin iradesini baskılıyorsa, burada bir anayasa krizinden bahsetmek gerekir. Bu perspektiften, ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihini, kuruluşundan itibaren bir “anayasa krizi” tarihi olarak nitelemek abartı olmaz.      

Biz uzlaşamayız

Türkiye toplumunun mevcut anayasası halkın iradesini yansıtmamaktadır. Bürokratik vesayetin ve toplumsal bir azınlığın dayatmasıdır. Dolayısıyla, toplum ile anayasa metni arasında ruhen derin bir yabancılaşma söz konusudur. Lakin bu yabancılaşmanın sonlandırılması yapısal-normatif sebepler nedeniyle çok da kolay gözükmemektedir. Toplumda farklı ve alternatif “iradeler”in varlığı ve bir parçalanmışlık durumu söz konusudur. Yakın bir zamanda bu rakip iradeleri aşan bir üst iradenin ne müzakere ve uzlaşı ne de siyasi güç mücadelesi neticesinde ortaya çıkacağına dair bir umut ışığı gözükmemektedir. Bu açıdan, medyada sürekli bir şekilde vurgulanan tarafların uzlaşması gerektiği fikri, siyasi gerçekler aynasında naif ve siyaseten doğrucu bir çağrı olmanın ötesine geçememektedir. 

CHP halkın ortak iradesinin “laiklik,” MHP ise “Türklük” etrafında şekillenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Her iki partinin de mevcut anayasanın değiştirilmesine ayak diremesinin nedeni, ortak irade iddialarının “Atatürk milliyetçiliği” ifadesiyle yürürlükteki 1982 Anayasası’nın temelini teşkil etmesidir. HDP ise, organize bir şekilde ortak iradeyi parçalamak adına “Türkiye halkları” ifadesini gündemde tutarak, Türkler ve Kürtlerin ortak bir iradede olmadığını ve ayrılmamız gerektiği tezini ısrarla işlemektedir. Elbette bu yıkıma paralel olarak ve muhtemel bir siyasi kopuşa destekleyici olması bakımından, HDP’nin bir yandan da Kürt coğrafyasında “laiklik” ekseninde ortak bir Kürt iradesinin inşası için hummalı bir çaba içerisinde olduğunu unutmamak gerekir. Son olarak AK Parti, halkın ortak iradesinin “medeniyet” kimliğinde ya da başka bir ifadeyle “milli ve yerel” olanda temellenmesi gerektiğini ileri sürmektedir. 

Başkanlık neden gerekli?

Parti siyasetinin toplumu parçalı bir hale getirdiği bu manzara karşısında “uzlaşı” pek de mümkün gözükmemektedir. Peki bu durumda ne olacaktır? Toplumda herkesi tatmin etmese de demokrasinin kurallarının işletilmesiyle bu sorunun belli ölçüde çözüme kavuşturulma imkanı bulunmaktadır. Sonuçta her ne kadar siyasi partiler, toplumun yalnızca belli bir kesiminin tikel iradesini yansıtan merciler olarak karşımızda dursalar da muhalefet partilerine oranla AK Parti’nin ortak irade iddiası toplumun çok daha büyük bir kesiminde yankı bulmaktadır. Son kertede siyasi mücadeleler toplumda en geniş desteği alarak toplumun tamamını metaforik olarak temsil eder duruma gelmek için verilmekte değil midir? Bunda elbette AK Parti’nin ileri sürdüğü medeniyet kimliğinin sınırlarının, görece muğlak ve esnetilmeye açık olmasının etkisi göz ardı edilemez.

Dolayısıyla kapsayıcılık açısından çoğunluğu elinde bulunduran AK Parti’nin ortak irade iddiası, en geniş demokratik meşruiyete sahip durumdadır. Bu, her ne kadar tüm toplumu kuşatamasa da AK Parti’nin ileri sürdüğü medeniyet kimliğinin, anayasanın ruhunu yansıtma hakkını elinde bulundurduğu, yani toplumun tamamını temsil ettiği anlamına gelir. Demokrasinin altın kuralına kulak verecek olursak, çoğunluğun iradesi doğrudur ve azınlıkta kalanlar yanıldıklarını kabullenip çoğunluğa boyun eğmelidir. Demokrasi en nihayetinde çoğunluğun yönetimidir. Çoğunluğun kim olduğuna, kimin yöneteceğine ve iktidar olacağına rakamlar (oy oranı) karar verir.   

Sonuç itibariyle, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun dağılması örneğinde de görüldüğü gibi toplumsal manzaramız “uzlaşı”dan daha çok, “karar”ı ön plana çıkaran bir özellik göstermektedir. Bu da müzakerenin yönetime hakim olduğu parlamenter sistem yerine, karar almanın öne çıktığı başkanlık sisteminin Türkiye için daha uygun bir yönetim sistem olduğuna işaret eder. Keza Türkiye’de müzakereye dayalı bir yönetim için olmazsa olmaz şart olan etik-siyasi ortak zemin (nerdeyse) bulunmamaktadır. Bunun neticesinde oluşacak bir yönetim boşluğunu doldurmak için siyaset-dışı aktörlerin hazır kıta beklediği de bir gerçektir. Toplumu ortak etik-siyasi değerler ve bir irade oluşturmaya kanalize etme ve otorite boşluğuna müsaade etmeyerek halkın iradesine sahip çıkma potansiyeline sahip başkanlık sistemine geçilmesi Türkiye’de demokratik açıdan atılması gereken hayati bir adımdır.

Bu noktada, karar merci konumuna gelmek, toplumsal alanda en kapsayıcı siyasi projeyi üretmeye bağlı olduğundan, toplumsal kapsayıcılık açısından görece zayıf CHP, MHP ve HDP gibi partilerin farklılığı ve azınlıkta olanı ön plana çıkaran parlamenter sistemi savunması anlaşılabilir bir durumdur. Bunun karşısında toplumsal kapsayıcılık noktasında en güçlü siyasi parti olan AK Parti’nin başkanlık sistemini desteklemesi de benzer sebeplerden ötürü anlaşılabilir bir durumdur.        

aliaslan79@gmail.com