Kanuni Sultan Süleyman Hayalî'yi himayesine aldı. Onunla Rodos, Irak Seferleri ve Bağdat'ın fethine katıldı. Bağdat fethi sırasında Fuzulî ile görüşen ve ondan bir Leyla ve Mecnûn mesnevisi yazmasını isteyen şairlerden biri de Hayâlî idi.
Mustafa İsen/ Yazar
Şar Dağından kalkan kazlar
Al Topuklu beyaz kızlar
Yarimin yüreği sızlar
Vardar Ovası Vardar Ovası
Kazanamadım sıla parası
Biz Balkanların kabına sığmaz çocuklarıyız. En meşhurumuz Tuna. Onun kadar olmasa da benim de ünümün duyulduğu, adımın türkülerle yedi iklime yayıldığı bilinir. Hikâyemi, yapıp eylediklerimi, görüp duyduklarımı velhasıl bütün maceramı bir de benden dinleyin derim. Ben Vardar, Gostivar yakınlarındaki Şar Dağlarının eteklerinden doğan bir deli Balkan nehri. Daha Gostivar'a gelmeden gerektiğinde etrafı tehdit edecek cesamet ve hıza ulaşırım. Üsküp'ü ikiye böldüğüm zaman ancak taş köprülerle geçilebilen hatırı sayılır bir nehir konumundayım. Buradan Ege Denizi'ne doğru yöneldiğimde bir süre ovalarda seyretsem de sonrasında yolum görkemli Balkan dağlarınca kesilir. Ama ben geçişe zor izin veren bu dağları da yara yara ilerler, zor da olsa yoluma devam ederim. Yunanistan sınırlarına girdiğim zaman artık yorulmuş gibi durgun akmaya başlarım. Bu ovalar benim yolumu başka türlü keserek farklı deltalara bölerler. Böylece hem hızım azalır hem de küçük akarsulara, bazen de göllere dönüşerek denize ulaşmaya gayret gösteririm. Bu yüzden denize yaklaşıp Poikon Dağı'nın eteklerine ulaştığımda çevremde geniş ovalar, bataklıklar, göller, çayırlar göz alabildiğine yayılır. Burası kuşların göç yolları üzerinde olduğu için adeta bir kuş cennetidir. Çeşit çeşit ördek türleri, yaban kazları, leylekler, karabataklar, çevrede çulluklar, karabakallar adeta kaynaşır, geniş sazlıklar içinde güvenle yuva yapıp yavrularını büyütürler. Suların içi ise balık, kurbağa, yılan kaynar.
Başımı taştan taşa vurarak sürdürdüğüm bu yolculuğum çağlar içinde neler gördü, nasıl olaylara tanıklık etti, bir biranlatacağım size. İzin verin biraz aklımı başıma toplayayım, biraz soluklanayım.
Karşımda Paikon Dağı yer alır. Balkan dağlarından bir dağ, Poikon. Adı bir çağrışım yapmıyor gibi görünüyor ama Türk tarihiyle pek çok ortak noktası olan bir yer. Balkan zaten Türkçe dağlık alan demek. Bu yüzden Balkanlarda dağ çok. Evliya Çelebi'nin ifadesiyle söyleyecek olursak velhasıl Balkanlar dağlardan ibarettir. Rodopların batıya doğru uzanan bir yöresinde, artık görkemli silsilenin ovalara doğru dönüştüğü noktada, daha belirgin söylemek gerekirse Selanik'in kuzeyinde bir dağ.
Çok çook eski zamanlarda buranın zirvesi yaylalar, etekleri bin bir çeşit ağacın yer aldığı ormanlar, içlerinde kaynayan yabani hayvanlarla sürüp giden bir hayat. Dev kayın, gürgen, kestane, akçaağaç, çam ve ıhlamur ağaçları öylesine gürdür ki içine giren saatlerce güneş ışığı sızmayan orman denizinde yolculuk yapmak zorunda kalır. Dallarında üveyikler, turtalar, yabani tavuklar dinlenir, kendilerini kartal, şahin ve atmacalardan korumak için tetikte dururlar. Tilkiler, kurtlar, çakallar, ayılar, domuzlar, geyik ve karacalar buralara sığınır, karınlarını dağın izbelerinde ve çevredeki yabanıl hayat içinde doyururlar. Her şey öylesine boldur ki burada, herkes nasibine düşeni yer, bolluk bereket içinde yaşayıp gider.
Birkaç defa bu asude yaşayış bozulmadı değil, son zamanlarda hızlarına rüzgârın bile yetişmekte güçlük çekeceği birtakım adamlar çıktı ortaya. Ama sadece yel gibi geçişlerine tanık olduk. Burada eğlenmediler, hızla gelip bir süre sonra da aynı şekilde geriye döndüler. Ama bastıkları yerlerden ateşler çıkaran kanatlı atları değil çevremde yaşayanları, başından bunca macera geçmiş, bu feleğin iyi ve kötü binlerce cilvesine tanık olmuş beni bile endişelendirdi, hadi meraklandırdı diyelim.
Yeni bir dönem başlıyordu...
Derken bir gün yaşlı ama dinç bir adam çevresinde bir grup atlıyla çevremde bir bölgeye gelip durdu. İlk dikkatimi çeken kıyafetleriydi. Çok ürkütücü görünüyorlardı. Başlarında kurt kürkünden yapılmış görkemli başlıklar, onların üzerindeki turna telleri, hemen her yanlarında tepeden tırnağa silahlı halleri merak edilmeyecek gibi değildi. Herkes adeta hazır olda yaşlı adamın ağzından çıkacak talimatları bekliyordu. Söylenen her şeye herkes baş eğerek kabul anlamında mukabele ediyor, başka cevap vermiyorlardı. Bir ara birisine dönüp mimar başı şehri buraya kuracağız, merkezde bir büyük çarşı camii istiyorum. Bu bir külliye olacak, yanında medrese, han, kervansaray, hamam, çarşı olmalı. En az altı yüz dükkânlı bir çarşı planla. Sonra mahalleler, buralarda küçük mescitler ve çeşmeleri unutmayın, dediğini duydum. Devam etti, nerdeyse unutuyordum, Kızıldeli Sultan Dergâhı dervişleri için de bir tekke istiyorum. Bunların hepsinin masrafı aile vakfiyemizden karşılanacak. Anlatılanların bir kısmı ilk kez duyduğum şeylerdi, benim için ne çarşı ne cami ne vakıf bilinen şeyler değildi. Kızıldeli kimdi, derviş ne iş yapardı, külliye ne demekti. Ama artık yeni bir dönem başlıyordu, bunu anlıyordum.
Aslında duyduklarımın bazısı hakkında biraz bilgi sahibiydim. Özellikle doğu tarafımızda yeni şehirler kuruluyor, var olanlar yeni bir anlayışa göre dizayn ediliyordu. Burada eski bir yerleşim yoktu. O yüzden her şey çok hızlı bir biçimde inşa olundu. Bir sabah gölün kenarına çadırlar kurulduğunu gördüm. Yüzlerce usta ve işçi insanüstü bir gayretle önce adına hamam dedikleri bir kubbeli yapıyı ortaya çıkardılar. Ardından buranın bacası tütmeye ve birtakım insanların oraya girip bir süre sonra kızarmış suratlar ve paklanmış yüzlerle dışarı çıktıklarını gördüm. Sonra taşlar yontuldu, harçlar karıldı, duvarlar yükselmeye başladı. Sonucunda kısa sürede bir cami ve zarif bir minare ortaya çıktı. Ardından da adına medrese dedikleri yapılar. Çok geçmeden onun ötesine bir çarşı. Burada adını ilk defa duyduğum terzi, mumcu, kuyumcu, dokumacı, demir dökümcü, tornacı, mızrakçı, kalkancı, topçu, tüfekçi, kılıççı, bıçakçı, çilingir, kazancı, kalaycı, çancı (zilci), tenekeci, saatçi, hasırcı, bezci, keçeci, kazaz, abacı, kürkçü, yorgancı, köseleci, derici, saraç, mutaf, sepici, çizmeci, pabuççu, kunduracı, nalıncı, nalçacı, nalbant, helvacı, bozacı, salepçi, kahveci, kasap, aşçı, börekçi, taşçı, doğramacı, oymacı, boyacı, dülger sandalcı, mücellit gibi yüzlerce meslek mensubu bir anda çarşıyı şenlendirdi. Bunlara eklemlenmiş mahalleler oluştu. Çarşı içinde özellikle at ve at aksesuar ile ilgili süslemeler ayrı bir öneme sahipti. Dizginler, yularlar, eyerler, eyer altı örtüleri koşum takımı üzengi gibi parçalar, semerler dikkat çekiyordu. Gelenlerin Türkler oldukları duyulmuştu. Onların kendilerine ve atlarının kuşamlarına çok özen gösterdiklerini duyuyordum. At bu gelenlerin günlük yaşantısında ve savaşlarda en önemli yardımcılarıydı. Bunun ötesinde yeni kurulan bu şehrin bir akıncı merkezi, bir uç olarak yapılandırıldığı duyuldu. Bu yüzden at ve atçılık burada başka Türk şehirlerine göre onlarca kat daha fazla önem arz ediyordu. Dizgin, yular, eyer, üzengi gibi at koşumları dışında buradaki usta saraç ve ayakkabıcılar, çizmeler, ayakkabılar, kolçak, kemer ve kayışlar, kalkan, sadak, cami saraylarının kapı ve pencereleri için yapılan işlemeli deri rüzgârlıklar ve daha sayılamayacak kadar çok ve çeşitli deri eşyalar dükkanları süslüyordu. Hatta yorgan sandığı, kösele kılıç ve deve sandığı, kösele matara, kösele cezve, tasma, sepet gibi saraciye malzemeleri de bunların elinde üretiliyordu.
Zor oyunu kim bozacak?
Ortaya çıkan şehir benim yakınıma kurulduğu ve yeni bir şehir olduğu için Vardar Yenicesi adıyla anıldı. Burayı planlayıp kuran da meğer ünlü akıncı beyi Evrenos Gazi imiş. Bu civarda Balkan fetihlerinin efsane ismi akıncı beyi Evrenos Gazi adını duymayan yoktur. Adının telaffuzu bile dosta güven düşmana korku verir. Balkan fetihleri batıya doğru kaydıkça uç merkezini de yeni ele geçirilen alanlara kaydırdığı bilinir. Başlangıçta Gümülcine olan merkez bir süre sonra Serez'e kaydırılmıştı. Şimdi sıra bu bölgenin efsane şehri Selanik'in fethine gelmiş olmalı ki onu kontrol edecek bir noktada yeni bir şehir merkezi yükseliyordu. Selanik müstahkem kalesi, işlek limanı sayesinde denizden alabileceği destekler sayesinde fethi kolay olmayan bir şehirdi. Ama karşısında şimdi Evrenos Gazi vardı. Zor oyunu bozacak gibi görünüyordu. Bu yüzden Vardar Yenicesi onu kontrol edecek ve teslime zorlayacak bir yerleşim yeri olarak kuruluyordu. Bu yüzden şehrin seçimi için detaylı araştırmalar yapılmış, Selanik çevresinde pek çok alan gözden geçirilmiş ve sonunda Vardar Yenicesi'nin bulunduğu yer iskân merkezi olarak seçilmişti. Bir kere şehir Büyük Makedonya ovasının kuzey kenarında İstanbul ile Balkanları birbirine bağlayan ve üç önemli tarihî yoldan biri olan Via Egnatia üzerinde yer alıyordu. Buradaki bir yapılanma Selanik'i, Arnavutluk bölgesini ve Üsküp'ü kolaylıkla kontrol edebilirdi. Vardar Yenicesi'nin düz bir ovaya nazır bir göl kenarında kurulmasının bir diğer önemli nedeni de at yetiştiriciliğine uygun bir yer olmasıymış. Çünkü her akıncının akına giderken birden çok ata ihtiyacı varmış ve bir at günde ortalama dört kilo otla besleniyormuş. Ayrıca belli oranda da suya ihtiyacı varmış. Çevremdeki Vardar ovasının bereketli toprakları üzerinde kurulmuş çok sayıda çiftlik hem atların hem de insanların ihtiyacı olan ürünleri bol bol yetiştiriyordu. Bu özelliği yüzünden Vardar Yenicesi daha sonra İstanbul'daki süvari birliklerine de at yetiştirecek bir merkez olacaktı. Hatta çevreye yapılacak seferlerde burası Osmanlı ordusunun toplanma noktası olacakmış. Av hayvanları açısından da zengin olan bölgeye Osmanlı sultanları sonraki yıllarda sıklıkla avlanmaya geleceklerdi. İşte bu özellikleri yüzünden Vardar Yenicesi kısa sürede kurulduğu gibi kısa sürede gelişti. Bu gelişmenin dinamosu akıncılıktı. Ben de Vardar Yenicesi ile sadece İstanbul, Bursa, Edirne gibi önemli merkezlerde değil; devletin, durgun suya atılmış taş gibi, nasıl merkezden taşraya doğru dalga dalga yayılan bir sistem kurduğunu ve yörenin ihtiyaçlarına göre taşrayı nasıl tahkim ettiğini anlamış oldum.
Yenice kurulurken bir yandan da buraya kalabalık Türkmen grupları getirilip iskân edildi. Bunların bir kısmı akıncı birlikleriydi ve burası bir askeri garnizon olduğu için şehrin ağırlıklı unsurunu bunlar oluşturuyordu. Şehirde daha önce hiç tanık olmadığım bir dinamizm ve düzen vardı. Beylerin komutasında çevreye sık sık akınlar düzenleniyor, Selanik tam bir gözetim altında teslime zorlanıyor, akınlardan elde edilen ganimet imkanlarını akıllı yatırımlarla şehre aktarılıyordu. Bu yolla Yenice sadece askeri garnizon olarak kalmıyor, burası yüzlerce zanaatkarın üretim yaptıkları bir ticaret merkezine, verimli ovaları tarım alanlarına, medrese ve tekkeleri beşeri kaynak üretim ünitelerine dönüşüyordu. Bütün bu etkinlikler kurulan zengin vakıflar aracılığı ile destekleniyordu. Özellikle Evrenos Gazi ve diğer aile bireylerinin kurduğu bu vakıflar aracılığı ile bölgeye yeni bir düşünce, hayat anlayışı ve medeniyet geliyor, camilerin yanında ve onlarla iç içe eğitim öğretim merkezleri inşa ediliyor, daha sonra medreseler ve tekkelerle birlikte şehrin kültürel alt yapısı oluşturuluyordu. Bir süre sonra Evrenos Gazi'nin adını ölümsüzleştiren unsurun fetihlerinden çok, arkasında bıraktığı vakıflar aracılığı ile gerçekleştirilen eğitim ve kültür kurumları ve hayır eserleri olduğuna imrenerek tanık oldum. Bu yolla Vardar Yenicesi bir dengeli kalkınma örneği olarak siyasi, askeri, ticari ve kültürel açıdan örnek gösterilecek bir şehir olarak ortaya çıktı. On beşinci yüzyılla on sekizinci yüz yıl arasında da bu rüya gibi yaşantısını herkesin imrenerek baktığı bir çerçevede sürdürdü. Özellikle on altıncı yüzyılda burası tam bir rüya şehirdi. Yenice beyleri bir yandan kurulu düzenin eğitim ve bürokratik kadrolarını yetiştirecek ve halkı yönlendirecek olan medreseleri desteklerken bir yandan da toplumsal dayanışmayı temin edecek tekkeleri himayeleri altında tuttular. Osmanlı hayatında hemen her şey İstanbul merkezlidir. Yeni Rumeli şehirlerinin kuruluşunda ve işleyişinde de bu anlayış hâkim olmakla birlikte kuşkusuz taşra kendi ihtiyaçlarına göre birtakım ilave düzenlemeler yapmaktaydı. Bu anlamda devlet sanat ilişkisi buna iyi bir örnektir. İstanbul'daki Osmanlı sarayı kültür ve sanatı teşvik için kendine mahsus bir himaye sistemi geliştirmişti. Yenice Beyleri bu uygulamayı kendilerine göre yeniden tanzim ettiler. Onların İstanbul'un estetik beklentileri yanında başa şeylere de ihtiyaçları vardı. Maiyetlerindeki gazileri gazaya teşvik edecek, akında şehit veya gazi olma ihtimali yüksek bu serdengeçti tipleri yaptıkları işin ehemmiyetine inandırıp ölüme bir gül bahçesine girer gibi ileri atılıp şevkle koşan memleket sevdalısı adamlar haline getirecek derviş meşrep isimlere ihtiyaç vardı. Medreselerde yetişmiş, işin daha çok zâhirî tarafıyla ilgilenen bilginler bu rolü yerine getiremezdi. Bu işi, kışın kışlaklarda, baharla birlikte ise akıncılarla birlikte savaş meydanlarında coşup taşan yarı meczup ermiş şairler, dahası Anadolu'nun tamamlanan fethiyle artık faaliyetlerine Rumeli'de devam etmekte olan Horasan erenleri, yani kolonizatör gazi ve dervişler yerine getirebilirdi. Nitekim başlangıçta Balkanların en ünlü Bektaşî şeyhi Kızıldeli Sultan, Evrenos Bey'in manevi hamiliğini yapmıştı. Fakat özellikle 16. yüzyıla gelindiğinde artık daha kurumsal tasavvufi hareketler gündeme gelmiş ve bu iş için İstanbul'dan bir şeyh buraya davet edilmişti. Bu kişi Abdullah İlâhî'ydi (ö. 1491) ve ikna edilerek Yenice'ye getirilmişti. İlâhî karizmatik kişiliği ile bu şehirde yaşayan hemen herkesi tesiri altına alıp hepsine ortak özellikler kazandıran bir merkez şahsiyet olmuştu. Onun yönlendirmesi ile yetişen şairler de artık birer akıncı şair konumundaydı. İstanbullu şairler sevgilinin servi boyuna medhiyeler düzerken onlar surlara diktikleri nazlı bayrağın salınışını övüyorlar; güzellerin oku andıran bakışları, yaya benzeyen kaşlarını tanımlamak yerine gerçek ok ve yayla ilgileniyorlar, sevgilinin güzel saçlarını değil, atlarının yelelerini okşamaktan keyif alıyorlardı.
Evrenos Gazi'nin öngörüleri aynen gerçekleşti ve kısa bir süre sonra Selanik fethedildi. Akdeniz'in önemli liman kentlerinden biri olan Selanik'ten Avrupa'ya uzanan yol vasıtası ile Vardar Yenicesi de çok önem kazandı. Artık burası hem bir askeri garnizon hem faal bir ticari alan hem de çok canlı bir kültür sanat merkeziydi. Burada doğan çocuklar böylesine canlı ve hareketli bir merkezin, hemen her şeyin öğrenilebileceği bir doğal mekânın içine doğuyorlardı. Sıbyan mektebinde başlayan ilk hecelerle birlikte herkes ilgisine göre bir alana yöneliyor, kimi gözü önünde muhteşem atlarıyla eğitimler yapan akıncılığa özenip tercihini o yönde yapıyor, kimi sabah akşam ellerinde kitaplarla meşgul genç mollaları örnek alıyor kimi de görünenin ötesinde başka manalar arayan Bektaşi, Gülşeni ve Mevlevi dervişlerini, onların coşkulu hallerini izliyordu. O yüzden bu yörenin yetiştirdiği isim olan Aşık Çelebi bölgede doğan her çocuğun adıyla birlikte mahlasının da konduğunu, çünkü burada doğanın şair olmamasının düşünülemeyeceğini söyler.
Bu yıllarda şehirde ticaretle uğraşan bir ailenin erkek çocukları doğdu. Adını Mehmet koydular. Bölge bir atçılık cenneti olduğu için baba saraçlıkla uğraşıyor, atlara çeşit çeşit eyerler, dizginler, ve diğer koşum takımları hazırlıyor, bunları müşterisine göre farklı kalitelerde üretip pazarlıyordu. Baba Dursun usta bu alanda şehrin en iyisi olduğu için işleri mükemmeldi. Böyle bir ailede serpilip büyüyen Mehmet'in ilgi alanlarını belirlemek için baba kendince bazı yöntemler belirledi. Kendilerinin birkaç iyi cins atları vardı. Bunlardan biri yeni bir tay doğurunca Mehmed'i çağırıp bak oğlum bu tay senin, gözün üzerinde olsun birlikte büyüyün, belki kaderiniz de birlikte seyreder dedi. Bu yolla oğlunun gelecekte çevrelerindeki akıncılardan biri olup olmayacağını gözlemleyecekti. O yaşta hemen her çocuğun çok ilgi duyacağı bu canlı oyuncak Mehmed'in çok dikkatini çekmedi. Oğlunun geleceğini merak eden baba bu kez bir iki yıldır gitmekte olduğu mahalle mektebindeki hocadan durumu sorup soruşturdu. Hocaya göre çok zeki ve kabiliyetli bir çocuktu, bitmek tükenmek bilmeyen bir merak sahibiydi ama bu ilgileri gündelik hayatın rutin bilgilerinden çok daha derin konulara yönelikti. Hocasına yaşının çok ötesinde sorular soruyor, bunlara beklediği cevapları alamayınca giderek içine kapanıyor ve sınıfta yalnızlaşıyordu. Aradan birkaç yıl geçince daha çok mektebin yakınındaki Gülşeni tekkesindeki dervişlerle vakit geçirmeye başladı. Burası onun için bir cazibe merkezi, şiir ve musikinin her daim soluklandığı önemli bir mekândı. Orada içinin açıldığını, aradığı yeri bulduğunu düşünüyordu.
Aradan birkaç yıl daha geçmiş Mehmet artık serpilip delikanlılığa doğru yol almaya başlamıştı. Rumeli endamının özelliği olarak boylu poslu, yakışıklı bir gençti. Bir gün Yenice'ye gezici bir derviş gurubu geldi. Kılık kıyafetleri, hal ve tavırları, özellikle serazat davranışları Mehmed'in çok ilgisini çekti. Başlarındaki Baba Ali Mest Mehmet'le yakından ilgilendi, sorularına cevaplar verdi. Halleri, sözleri, davranışları, dünyaya değer vermeyen uygulamaları tam onun hayal ettiği bir tabloyu yansıtıyordu. Aile bu alakadan hoşlanmadıysa da Mehmet bir süre sonra yollarına devam eden bu derviş gurubunun bir üyesi olarak onlara katıldı. Ekip tam onun heyecanlarını tatmin edebilecek cinstendi. Yolda bulduklarını yediler şükrettiler, bulamadıkları zaman sabrettiler. Ama her durumda coşkunca ilahiler söylediler, zikir meclisleri kurdular, az uyudular, az yediler, ne giyecekleri dert olmadı, yarın endişesi taşımadılar. Bu gezgin derviş gurubuyla seyahatler etti. Ondaki yeteneği fark eden Baba Ali Mest ona oğlu gibi davranıp iyi yetişmesi için özel gayret gösterdi.
Hayal yüklü şiirlerin yazarı
Mehmet bir rüyada gibiydi. Aradığını bulmuş, hayal ettikleri gerçek olmuştu. Zaten Yenice ikliminde herkes gibi o da çocukluğundan itibaren şiirler mırıldanır, bunu nefes almak gibi hayatın doğal bir faaliyeti olarak devam ettirirdi. Ama bu coşkulu ortam ondaki şiir cevherini harekete geçirdi. Bunun için bir mahlas seçmeye ihtiyacı vardı. Çok düşünmedi bu büyülü dünyayı en iyi yeni ve güzel hayaller icat edip şiir yazan yahut hayal yüklü şiirler şiir yazan anlamına Hayalî kelimesi ifade ederdi. Kendi kişiliğini en iyi anlatan bu seçim sonrası artık Mehmet unutuldu ve her yerde ve herkesçe Hayalî olarak bilinip tanındı.
Artık hayatının merkezinde şiir vardı. Bu alanda doğuştan yetenekli biri olduğu ve Yenice atmosferi zaten onu böyle bir gelişmeye hazırladığı için şiirleriyle kısa sürede dikkat çekti. Çünkü bunlar öyle herkesin söyleyebileceği türden örnekler değildi. Bir kere bu şiirler kendi çağının daha çok kurguya dayalı örneklerine hiç benzemiyordu. Samimi ve sade üslubu ile kendi dönemindeki ifadelerle aşıkâne, dervişâne ve rindâne gazelleri elden ele dilden dile dolaşıyordu. Alem-i tekliften bile âzâde tavırlar, samimi ve derinliği olan bir ruh, hep yükseklerde gezen ve kayıt tanımayan bir aldırmaz tavırla yetişmiş bu Rumeli delikanlısı bu edinimlerini hür bir derviş duyarlılığı içinde şiire yansıtıyordu. İstanbul'a Rumeli'nin manevi fatihlerinin esintisini onlardan biri olarak anlatan şiirlerdi, bunlar. Bu şiirlerde şekle ait bir titizlik, şairin bunlarla şöhret olmak gibi bir hedefi de yoktu. Mistik bir derviş hüviyetiyle içinden geldiği gibi yazıyordu.
Dervişlerin yolu İstanbul'a düştüğünde şiirleri yanında bunların içindeki yaşayışı da dikkat çekti. İstanbul Kadısı Sarı Gürz Nureddin onu bu yetenekli gencin daha kurumsal bir himayeye layık olduğunu düşünerek ekipten ayırdı. Tahsil ve terbiyesi ile ilgilendi. Böylece İstanbul'daki edebi muhitlerle tanıştı. Altının kıymetini elbette en iyi sarraf bilirdi. Bu çevreler onu iştiyakla kucakladılar. Bu dönem Osmanlı toplumsal yapısında yetenekli isimleri koruyup kollayan, onların gelişimine katkı sağlayan önemli devlet adamları vardı.
Bunlardan biri olan Defterdar İskender Çelebi Hayalî'yi fark ederek hemen himayesine aldı. Daha sonra devrinin kudretli sadrazamı Makbul İbrahim Paşa'nın ilgisini kazandı.
Çok geçmeden de bir şairin ulaşabileceği en büyük paye olan padişah nedimliği ve musahipliğini elde etti. Uzun saltanat hayatı boyunca en çok gurur duyduğu işi sanat erbabını koruyup kollamak olarak tanımlayan dönem padişahı Kanuni Sultan Süleyman onu himayesine aldı. Onunla Rodos, Irak Seferleri ve Bağdat'ın fethine katıldı. Padişaha yazdığı çok sayıda kasidede bu dünyanın en büyük padişahını konumuna uygun samimi kasidelerle övüp şiirlerine nazireler yazarken zaman zaman da ona bir yakını gibi seslenir. Bağdat fethi sırasında Fuzulî ile görüşen ve ondan bir Leyla ve Mecnûn mesnevisi yazmasını isteyen şairlerden biri de Hayâlî'dir. Bu toplantıda başka şairler de bulunmakla birlikte aynı kan gurubunda oldukları Fuzulî ile en çok ünsiyet peyda eden herhalde Hayalî olmuştur.
Belli bir şöhrete ulaştığı için İstanbul hikayeleri buralara kadar ulaşıyor, yazdığı şiirlere Yeniceli şairler nazireler söylüyor, şöhreti gün geçtikçe artıyordu. Duyduğumuza göre artık yazdığı her kaside ve gazel merakla bekleniyor ve bolca ödüllendiriliyormuş. Hayâlî sırasıyla ulûfe, timar ve Rumeli'nde Serfiçe yörelerinde zeamet almış. Daha sonra sancak Beyi olarak tayin edildiği de duyuldu. Böylece Saray'dan düzenli olarak câize aldığı gibi timar gelirine de sahip olmuş. Ona yönelik ilgi o kadar yüksekmiş ki bu himaye başta Taşlıcalı Yahya Bey olmak üzere çağdaşlarının kıskançlıklarına sebep oluyormuş ve aleyhinde hicviyeler yazılıyormuş. Ama bizim bildiğimiz Yenice tavrıyla yetişen biri için kendisine en üst düzeyde gösterilen özel ilgiler onun rint meşrep yaşayışını değiştirmez. Öğrendim ki o yine
Fakr ile fahr eyleyen dergah-ı sultan istemez-Dūd-ı āhısāyesinde tāḳ u eyvān istemez,
veya
Aşıkız dervāze-i şehr-i melāmet bekleriz-Zâhidā sen sanma kim kūy-ı selāmet bekleriz
tarzında rindane şiirler söylemeye devam ediyormuş.
Ve İstanbul'un tadı kaçar...
Ama İbrahim Paşa'nın ölümü hayatını sarsmış. Ona içli bir mersiye yazarak hem bu ölümün kendisi üzerindeki etkilerini dile getirmiş, hem de üzüntüsünü ifade etmiş.
Gün gibi evvel beni dünyâya sultan eyledin- Sonra döndün sâye-veş hâk ile yeksan eyledin
Başımı çevgân-ı mâh-ı nevle galtan eyledin- Neyledin ey çarh-ı hûnî neyledin kan eyledin
mısralarıyla başlayan murabba şeklinde yazılmış bu şiir klasik mersiye kalıplarının dışında ilginç bir örnekti. Hayalî Bey mersiyenin tamamında feleğe sitemler yağdırmakta, büyük yakınlık gördüğü ve candan bağlı olduğu bir yakınını kaybetmenin derin üzüntüsünü dile getirmekteydi.
Bu gelişmeler üzerine İstanbul'un artık kendisi için tadı kaçmıştı. Buradan uzaklaşıp tekrar Rumeli'ye, vatan-ı aslisine döndü. Hayatının son yılları hakkında biz de fazla bilgiye sahip değiliz. Edirne'de vefat ettiği duyuldu. Devir şairleri bu büyük şairin ölümüne çokça tarihler düşürdüler. Ama çağdaşlarından Silistreli Şirî Çelebi'nin tarihi klasik edebiyatın en güzel örneklerinden biridir: Sözü dilde hayâlî gözde kaldı. Mezarı, Edirne'de Uzunkaldırım mezarlığının karşısında dedelerinden kalan Vize Çelebi mescidinin avlusu önünde, kendi yaptırmış olduğu iki lüleli diye bilinen çeşmenin sol tarafındadır.
Hayâlî mahlasının da çağrıştırdığı gibi bu dünya ile çok alakası olmayan, mala ve makama önem vermeyen, bu anlamda eline geçen şeyleri başkalarına dağıtan istiğna sahibi bir kişiydi. Bu yüzden yazdığı şiirleri de düzenli olarak kaydedilmemiş ve bir kısmı kaybolmuştur. Kayıt tanımayan, eli açık, tok gözlü, müstağni, rind-meşrep bir tavır Yeniceli aydınların başlıca vasfıdır. Bunu sadece Hayâlî'de değil, Hayretî'de, Usulî'de ya da başka bir bu şehir doğumlu isimlerde de görmek mümkündü. Başta devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere Sadrazam Makbul İbrahim Paşa ve İskender Bey gibi çok önemli isimlerin iltifatına mazhar olması da Hayâlî'nin bu aldırmaz tavrını değiştirmedi. Yaşayışı gibi şiiri de mensup olduğu Yenice geleneğinin özelliklerini taşır. Ama Hayâlî Bey'in diğer Yeniceli şairlerden bir farkı vardı; Osmanlı devlet yapılanması içinde başkent İstanbul'da saray çevresinde yer alan şairlerle taşrada yaşamakta olan şairler arasında hitap ettikleri sosyal çevre açısından göze çarpan ayrımdı, bu. Merkezde estetik seviyesi daha yüksek bir kadro korunup kollanırken taşrada da buranın beklentilerine uygun bir yapılanma söz konusuydu. Ama taşra kadrosundan dikkat çeken yetenekli isimler İstanbul'a davet edilir ve burada değerlendirilirdi. Böylece merkezle taşra arasında da sağlıklı bir iletişim kurulmuş olurdu. Taşrada üretilen değerler bu merkezler aracılığı ile İstanbul'a ulaşmış; başka şehirlerden İstanbul'a gelen değerlerle harmanlanarak yeniden tali merkezler aracılığı ile imparatorluğun en uç noktalarına kadar yayılıyordu. Bu anlamda İstanbul devletin kalbi gibi bir fonksiyon üstlenirken eyalet veya sancak merkezleri de kalbin pompaladığı değerleri taşıyan ana damarlara benzer bir işlev görmekteydi.
İşte Hayâlî Bey, Nef'î ve Nabî gibi taşrada yetişmiş ama seçkin yetkinliğiyle İstanbul'a davet edilip burada Osmanlı şiirine değer katmış isimlerin en önemlilerinden biridir.
Hayâlî Bey dönem kaynaklarında Melikü'ş-şuarâ ("Şairlerin Sultanı"), Diyâr-ı Rûm'un Sultân-ı Şuarâsı ("Rumeli Şairlerinin Sultanı) gibi unvanlarla anıldı. Şiirinin Allah vergisi özel bir yetenek ürünü olduğuna dikkat çekildi. Vardar Yenicesi'nin zengin ortamında kazandığı bütün birikimleri İstanbul tezhibinden geçirip dile getirdi. Yaşadığı dönem Osmanlı edebiyatının olgunluk dönemine tesadüf ettiği için artık şiir dili belli bir kıvama ulaşmıştı. Ama o bunun üzerine kendi kişisel birikimini de ekledi. Bu şiirlerini 16. yüzyılın geniş hacimli mürettep örneklerinden biri olan Dîvân'da topladı. Bu divanda 25 kaside, 20 musammat, 704 gazel ve 106 kıta ve müfret yer alır. Kasideleri çoğunlukla koruyucuları olan Kanunî Sultan Süleyman, ve İbrahim Paşa'ya yazılmıştır. Ama o asıl şairliğini gazellerinde gösterir. Bu gazeller, söyleyiş güzelliği, tasavvufi duyguların fikir planına yükseltilerek ifade edilişi, içinde taşıdığı mazmunlar, melametî neşe ve lirik vasıflarıyla okuyanları büyüler. Dili ve üslubu sade, açık, kolay anlaşılır ama tasavvufi terminoloji ile yüklüydü. Yaptığı benzetmelerde, kullandığı mecazlarda, Rumeli'nin yerli unsurlarının şiire dâhil edilmesine hassasiyet gösterdi, bu da onun şiirine ilave bir yerellik ve güzellik kazandırdı. Şiirlerindeki en önemli özellik, mahlasıyla mütenasip eserlerinden yansıyan zengin hayal gücüdür. Konularını genelde ilahi sevgiden ve aşktan alan, düşündüklerini fazla dolandırmadan sade bir dille anlatan, basit teşbihler, mecazlar ve tasavvufi sembollerle süslenen bu şiirleri çekici kılan asıl unsur, samimiyettir. Bu özellikleriyle Hayâlî Bey, Osmanlı Rumelisinin en büyük şairi, bütün Türk edebiyatının da en önemli birkaç isminden biridir.
Bu konumu dolayısıyla da çağdaşı pek çok şair tarafından takdirle değerlendirildiği gibi Fuzûlî başta olmak üzere çağdaşı şairler üzerinde de etkili oldu. Bu etki sonraki dönem şairleri üzerinde devam etti. Şiirleri üzerine nazireler yazıldı.
Velhasıl çok yüksek bir şiir kavrayışına sahip olan Hayalî Bey, şair yaratılanlardan olduğu gibi daima şair yaşayıp şair göçenlerdendir.
Akıncı beylerinin himayesi ve Şeyh İlahî'nin himmetiyle Yenice, Osmanlı devletinin asırlar boyu oldukça tanınmış şairlerini yetiştiren önemli bir belde oldu. Elbette en önemli şairi Hayalî Bey'di ama onun yanında Hayretî, Usulî, Günahî, Yusuf-ı Sineçak gibi isimlerle Türk edebiyatına ciddi katkıda bulundu. Benim hinterlandımın tek merkezi Vardar Yenicesi değil. Asıl bölgemin büyük kenti denize döküldüğüm alanda kurulmuş olan Selanik. Burası yetiştirdiği şair ve yazarlar açısından da Balkanlardaki en büyük merkez. Çevremde Karaferye ve kaynağıma doğru gidildiğinde Gevgili, Üsküp, Kalkandelen ve Gostivar da yetiştirdikleri şairleriyle Türk edebiyatına ciddi katkılar sunmuş isimlerdir.
Bizim de bu uzun hikâyede rolümüz var herhalde, ne dersiniz?