Varşova-Soçi zirvelerinin gölgesinde Suriye’de durağan yoğunluk günleri

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney/ Bahçeşehir Kıbrıs Üni. İİSBF Dekanı/CEMES Başkanı
23.02.2019

YPG’nin ‘kahramanlaştırılarak’, Selman’ın ‘insanileştirilerek’, İsrail’in ‘güya normalleştirilerek’ sahneye çağrılması boşuna değil. ABD’de müesses nizam, YPG üzerinden ve YPG’yi kullanarak, terör örgütünün korunup sakat bir hayaletten, bir aktör olmaya evirilebileceği tampon bir bölge oluşturmak istiyor. Böylece çekilmeyi önceleyen Trump ile kalmayı önceleyen Evangelist/Yeni Muhafazakâr Amerikan Savaş-reisleri arasında bir denge kurulmuş olacak.



Geçtiğimiz günler, odağı Suriye’ymiş gibi görünen durağan bir yoğunluk içinde geçti. Cümle totolojik oldu değil mi? Durağan yoğunluk da nedir acaba dediğinizi duyar gibi oluyorum. Eh uluslararası diplomasi açısından yoğun günlerden geçtiğimizi kim inkâr edebilir ki. Zirve üstüne zirve görüyoruz. Ancak, tüm Zirvelerde arka ya da ön planda odağa konulan Suriye’nin kuzeyinde şimdilik bir sessizlik var. Taraflar, kendi sınırları ve başkalarının sınırları konusunda birbirlerini denedikleri bir durma-soluk alma dönemindeler.

Elbette herkesin soluklanması bir başka oluyor. ABD’ye bakınız, sürekli yaratıp öldürdüğü Golem’i, çamurdan hayaleti, yine sahneye çıkardı. Bildiğiniz ve defalarca yazdığımız gibi ABD yönetimini Suriye’nin kuzeyinden çıkarmaya ikna eden sebepler sadece Astana Üçlüsü’nün ABD’siz bir Suriye istediklerini açıklaması ve Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik kararlılığını gösteren caydırıcılığı değildi; aynı zamanda sahada ABD çıkarlarını korumak için serbest bırakılan hayalet kuşak, Küre kuşağı, başarısız olmuştu. BAE ve Suudi Arabistan, Katar-Türkiye-İran karşıtı politikalarını hedefe ulaştıramamış; İsrail İran’ı hedefleyeyim ama Türkiye’ye çelme atayım derken Ankara’yı Washington’dan Moskova’ya doğru itmiş;  Kuzey Irak, referandum ile bir fitil ateşleyecekken , yine Ankara-Bağdat-Tahran diplomasi üçgenine dönmüş;  YPG’nin kahramanlık hikayeleri, hayatını soldurduğu bölge insanının ve askeri başarısızlık-ların gölgesinde sönmüş; Körfez’de tasarlanan reformizmin Ürdün’den Fas’a bir karşı-bahar rüzgarı biçiminde yayılması için beslenen umutlar, İstanbul’da öldürülüp yok edilen muhalif gazetecinin setine ve Mısır’da yaşanan zor açıklanabilir yokluk ve yoksunluğa takılmıştı.

Tahran ve Riyad 

Bu hiç de parlak olmayan tablo karşısında, Trump, bir gece elini kaldırdı ve bir zamanlar tasarlayıp yarattığı bu çamurdan hayaleti ölü olarak ilan etti. Gerçi, Trump Suriye’den çekilme kararını açıkladığında da iki şeye dikkat çekmiş ve sürecin sorunsuz ve çabuk olmayacağını söylemiştik. İlk dikkat çektiğimiz husus, ABD’nin Ortadoğu’dan ve tasarladığı İsrail’i güçlendirmek planından çekilmediğiydi, sadece yukarıda uzun hikayesi anlatılan Küre odaklı siyasete kendince İran karşıtlığını güçlendirerek bir alternatif üretmeye çalışıyordu. Bu alternatif; gücünü İran’a yapabildiklerin-den ve İran’ın yapacaklarından alacaktı. Bu noktada ABD; İran’ı ne şekilde köşeye sıkıştırabileceğini, küresel ağın mali ve iktisadi araçlarını nasıl kullanabileceğini gösterdi. Ancak İran’da henüz rejim filan devrilmiş değil, İran’ı iyi tanıyanlar hatta, rejimin bu şekilde devrilmesinin mümkün ol-madığını da söylüyor. Kısaca yarı başarılı, sakat bir alternatif üretebildi Washington.

İran direniyor, direniyor ama direnmesini tehditkâr hale getirecek mecalinin kalmadığını da aslında “yapamadıklarından” görüyoruz. Nitekim, Tahran’ın ABD yaptırımlarını delecek yollar bulmayla ilgili söz, tahmin ve tehditleri şimdilik boş çıktı. Bu yolda Tahran’ı ilk yalnız bırakıp, kar varsa ordayız zarar varsa yokuz diyenler de Avrupalılar oldu. Dolayısıyla direnirken sürünen ve sürünürken direnen Tahran çok korkutucu görünme-diğinden, Varşova gibi suni Ortadoğu toplantılarına yaratıcı bir gündem bulmak da zor oldu. Hele hele, Suriye’nin geleceği, anayasa yapım süreci ve tabii ki Fırat’ın doğusunda ne olacağı gibi gerçek bir gündemle toplanan Soçi Zirvesi’nin karşısında, İsrail’in bölge devletleriyle (?) sözüm ona kucak-laşması dışında bir şey üretemeyen (Tel Aviv Riyad’ın gerçekten bazı askeri /sivil kapasiteleri elde etmesine izin verir mi sorusunu sorup, “hayır” ceva-bı aldıktan sonra İsrail-Suudi Arabistan kucaklaşmasının samimiyetini tahlil edelim; detayları merak edenler de Riyad’ın sivil nükleer enerji reaktörü geliştirmeye çalışmasının hikayesini okusun) Varşova’nın “yeni Ortadoğu’sunun” hiçbir şansı yoktu. Bu konuda ortaya çıkan tablonun bilincinde olan ABD, Ruhani Varşova karşısında Soçi Zirvesi başarılıydı açıklaması yapmadan çok önce, Kral Selman’ı elinde para dolu çantayla Pakistan, Hindistan, Çin; Körfez güvenliğinin uzak komşularına gönderdi. Gerçi Suudi Arabistan’ın hem ABD’nin küresel piyasalarda petrol üreten ülkeler üzerinden çıkardığı krizleri dengelemek, hem Selman rejiminin devamını sağlamak, hem Libya idi, Mısır idi, Yemen idi çöken devletler operasyonları-nı yapmak, hem Türkiye-İran-Katar ‘a muhalefet edecek odakları beslemek, Rusya’ya gülümserken Pakistan, Hindistan, Çin yolunda para harcamak için yeterince kaynağı olup olmadığı da sorgulanıyor. Üstelik ABD, ara sıra Arap NATO’su, Arap Gücü, İslam NATO’su gibi farklı adlarla Riyad’dan pahalı askeri operasyonlar beklediğini hatırlatırken. Suudi Arabistan’ın bu misyonların hepsini gerçekleştirecek gücü olmaması bir yana, bu misyonları yarım yamalak yapmak için bile Ortadoğu’da asıl arzusu olan güçten vazgeçeceği görülüyor. İran’ın durumdan memnun olacak hali kalmasa da Tel Aviv içten içe mutludur. Sözün özü, Varşova’da ortaya çıkan tablonun hali pür meali budur, bu nedenle Varşova gibi ABD dizaynı buluşturmaların, Ortadoğu ve Arap coğrafyasında sahte de olsa bir heyecan dalgası yaratmadığı, doğası gereği yaratamayacağı ortaya çıkmıştır- ki Zirve’ye katılım da bu hayal kırıklığını yansıttı.

YPG’ye hami ithal ediliyor

Tam da bu noktada dikkat çektiğimiz ikinci hususu hatırlamakta fayda var. Varşova gibi yeni dizaynların başarısının kıt olacağının farkında olan Washington’daki kimi çevreler bu mecraların eski Küre İttifakını ölü toprağından çıkartmak için kullanmaktan yana. Suriye’nin ve Irak’ın kuze-yindeki çıkarlarından vazgeçemeyenler için, sakat makat tekrar Golem’i hayata döndürmek gerekiyor. Nitekim, ABD menşeili son haberlere göre, Washington desteğiyle YPG liderliğinde kurulan SDG terör örgütünün DEAŞ’a karşı nihai zaferi kısa bir süre içinde açıklanacak. Zaten bu yöndeki girizgâhı bir PR’cı ciddiyetiyle Trump yapmış, Suriye ile ilgili çok büyük (!) bir açıklama yapacağını twitter’dan duyurmuştu. ABD, terör örgütü PYD/PKK’yı kahramanlaştırarak tüm başarısızlık ve ölümleri unutturacağını düşündüğü bir tiyatro sahnesi hazırlıyor anlaşılan. Oysa, ÖSO komutan-larının ifade ettiklerine göre, DEAŞ’ı yendiği söylenen PYD/PKK, DAEŞ örgütüyle şimdiye kadar neredeyse hiç çatışmadı. Tabii YPG’nin “kahraman-laştırılarak”, Selman’ın “insanileştirilerek”, İsrail’in “güya normalleştirilerek” sahneye çağrılması boşuna değil. ABD’de müesses nizam, YPG üzerinden ve YPG’yi kullanarak, terör örgütünün korunup çamurdan sakat bir hayaletten bir aktör olmaya evirilebileceği tampon bir bölge oluşturmak, böylece de çekilmeyi önceleyen Trump ile kalmayı önceleyen Evangelist/Yeni Muhafazakâr/Militarist Amerikan Savaş-reisleri arasında bir denge oluşturmak istiyor. Tabii bir de işin matematiği var: Suriye’deki son tabloya göre, Esad rejimi sahada Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 60’ı üzerinde hakimiyet sağlamış durumda. Ilımlı muhalefet ise, ülke topraklarının yüzde 10 kadarını elinde tutuyor. ABD destekli YPG’nin kontrolündeki alan ise Suriye topraklarının yüzde 28’ne tekabül ediyor. Son Soçi Zirvesinde, Türkiye-Rusya-İran devlet başkanları Suriye konusunda Astana ruhunu muhafaza etme kararlılığını gösterince (yani ABD’siz Suriye ve terörle mücadele hususlarında geri adım atılmayınca), ABD kuvvetlerini Suriye’den çektikten sonra, farklı senaryolar dahilinde Suriye’nin geleceği üzerinde karar verme inisiyatifini başka aktörlere kaptırabileceğinin farkında. Bu nedenle Trump çekilelim diye ısrar ederken, ayak direyen, Türkiye ve Astana üçlüsü ile karşı karşıya gelme riskini alabilecek bir aktöre/aktör grubuna sorumluluğu yükleyip, olay mahallini öyle terk etmek isteyenler var. Arap/İslam dünyasını parça pincik etmenin, Riyad’ın sırtına taşıyamayacağı küfeleri yükle-menin zararları da burada ortaya çıkıyor. Tampon bölge için “güvenilir hami” arayışı sıkıntıda. Terörle mücadele kabiliyetine sahip bir hami güç bulmak bir zorluk, Türkiye’yi askeri olarak olmasa da siyasi olarak caydırabilecek güç bulmak ayrı zorluk. Sonuçta eski formül, “pisliği Avrupalılar temizlesin” devreye giriyor, Washington terör örgütünü koruma altına almak için Türkiye sınırında bir Avrupa gücü oluşturma çabası içinde görülüyor. Bu nedenle olsa gerek ki, Münih Güvenlik Forumu’nda konuşan ABD’nin Güney California Senatörü, Cumhuriyetçi Lindsey Graham, Avrupa ülke-lerine şöyle seslendi; “Yakında Başkan Trump size gelip yardımınızı isteyecek ve siz de umarım ki evet diyeceksiniz”. Brexit, Faşizm, Sarı Yelekliler, INF sonrası silahlanma/hedef olma tehditleri arasında sıkışmış Avrupalılar için işte yeni bir heyecan kaynağı. Washington Post Gazetesi’nde yer alan habere göre, bazı Avrupalı ülkeler Suriye’ye 1500 kadar asker göndermeyi şimdiden taahhüt etmişler. Bosna’da bu tür bir senaryo muazzam sonuçlar vermişti, hatırlanacaktır. Ama ne de olsa Avrupalılar başarısızlığa, Suriye de kana alışık.

Yeni üçlü çevreleme

Sorun, NATO üyesi Türkiye’nin terör kuşağına izin vermeme kararlılığı. Bunu da zamanında Sovyetlere karşı Berlin’de uygulanan bir taktikle aşmayı düşünmüş Senatör Graham. Avrupalı askerlerin gelmesi sonrasında ABD de 2500 kadar askerinin 200 kadarını Suriye’de bırakarak çekilmeyi gerçekleştirecekmiş. Ankara’ya karşı “çok katlı pasta” denilen eski bir strateji, daha çok da siyasi-psikolojik bir caydırıcılık stratejisi yeniden deneniyor anlayacağınız. Ancak Washington, Ankara’ya mesaj verirken, Rusya ve İran’ın da gören gözleri, duyan kulakları olduğunu unutuyor. Nitekim, Suri-ye’nin yüzde 28’i Moskova, Şam ve Tahran’ın iştahını kabartmış dahi olsa, Soçi’ye gelirken Rusya ve İran bu “hami ithal etme” stratejisinin sonuçla-rını düşünerek gelmiş görünüyorlar. Bu nedenle, Üçlü, tüm Washington kaynaklı tehditlere rağmen (S-400’ler üzerinden Türkiye’ye, INF üzerinden Rusya’ya, balistik füzeleri üzerinden İran’a) Astana sürecinin fişini çekmedi. Yeni ortaya çıkan konjonktürde (kuzey Suriye’de- üstelik de Irak-Suriye bağlantısı açısından kilit bir noktada çıkacak güç boşluğunun paylaşım kavgasına dönme riski) Astana’nın devam etmeye karar verdiğini tüm Dün-ya’ya, bu arada kendi dertleriyle körleşmiş, sağırlaşmış Avrupalılara ve Araplara duyurması son derece önemlidir.

Rusya, sağlıklı yaşam için zorunlu perhize girmiş obur bir adama benziyor. İştahını hep kontrol altında tutmak zorunda ve bu zorunluluğun tek nedeni de Suriye’nin kuzeyinde yaşanan durağan yoğunluk, Astana üçlüsünü ve Türkiye’ye yapıcı mesaj gönderme zorluğu, YPG’nin hala Batı’nın yörüngesinde olması filan değil. Rusya, ABD’nin, bugünlerde “yeni çevreleme” ya da “üçlü çevreleme” dediği (evet, evet artık sınırlama filan değil açık açık çevreleme diyorlar. Hoş geldin yeni Soğuk Savaş) bir stratejiyi olgunlaştırmaya çalıştığını hissediyor. Bu strateji Çin’i çevrelemek için Rus-ya’nın dostluğu, Rusya’yı sınırlandırmak için Tahran ile yakınlaşma gibi öngörüleri olan Obama döneminden farklı bir anlayışa yönelindiğini de açıkça gösteriyor. Buna göre, ABD, aynı anda Çin, Rusya ve İran’ı çevrelemeye odaklanıyor (bunu yapacak güçte mi- öyle olduğunu düşünüyor-, üçlü çevreme risksiz mi- çok riskli, merak edenler Foreign Affairs’in son sayısını okusun). Bu çevrelemenin Pasifik, Körfez, Akdeniz hattında bir itti-faklar kuşağını da gerektirdiği, ancak ABD’nin henüz bu kuşağı oluşturamadığı da söyleniyor.

Rusya, hem söz konusu kuşakta, ki Akdeniz ayağındaki kilit Türkiye, hem de bu kuşak konusunda rakibi tetiklemek için ABD karşısında çok dikkatli olmak zorunda. Ancak bu Kremlin’in sürekli acıkarak, karnı guruldayarak köşesinde bekleyeceği anlamına da gelmiyor. Nitekim, Soçi Zirve-si’nde Astana Üçlüsünün hayatta ve sağlam olduğu Dünya’ya duyurulurken, Ankara’ya da bazı mesajlar iletildi. İlk mesaj, Idlib’deki terörizm konu-sunun gündemde tutulmasıydı. Zaten mucizevi bir şekilde İdlib’de HTS’nin güçlenmesi vs. bu mesajların gelebileceğini de gösteriyordu. Moskova, Ankara’ya İdlib’e olası bir müdahalede bulunma istek ve arzusunda olduğunu hatırlattı. İdlib’de halihazırda karışıklıkların ve çatışmaların devam etmesi aslında bu şartlar altında hiç de şaşırtıcı bir olay değil.

İkinci mesaj, ABD askerlerinin Suriye’den çekilmesi sonrası (-ki hala çekilmediler), Fırat’ın doğusunun kimin denetiminde olacağıyla ilgili soruyla ilgiliydi. Rusya, hem Akdeniz hem Körfez (Türkiye’nin Katar ve Somali’de ne işi var, S-400’leri niye alıyoruz, Akdeniz’de niye sondaj yapıyoruz diyenler tekrar düşünsün) siyasetinde yeni çevrelemeye karşı dengeleyici olarak gördüğü Türkiye’yi kaybetmemek ama iştahını da dizginleyebilmek için mesaj bavulundan Adana mutabakatını ve Esad rejimi ile yakın ilişki kurulmasını çıkardı. İlk konuda netleşmesi gereken pek çok siyasi-askeri nokta var, ikinci konuda da Türkiye’nin Esad rejimine güvenmesi, hele rejim YPG’ye karşı net bir tutum takınmamışken mümkün değil. Üstelik, Rejimin Fırat’ın doğusunda söz sahibi olmadığı da başka bir gerçeklik. Orada maalesef Suriye’yi hala bölme kararlılığında olan Washington’un boru-su ötüyor.

Soçi’de ortaya çıkan bu manzarada, tarafların Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması meselesinde hemfikir oldukları yani ABD’siz Suriye konusundan taviz vermedikleri, ama Ankara’nın güvenlik endişelerinin nasıl karşılanması konusunda henüz bir uzlaşıya varmadıkları görülüyor. Bu nedenle, Ankara hem ABD hattında hem de İran-Rusya hattında kendi güvenlik meselesine ön açacak formüllere işlerlik kazandırmak amacıyla diplomatik istişarelerini sürdürmekte. Tüm bunların yanında Ankara, Pasifik, Körfez, Akdeniz hattında yeni Soğuk Savaş çevreleme-çevrelemeyi yarma alanlarının nasıl oluşacağını dikkatlice izliyor. Askeri kapasitesini tamamlar, hedeflerini netleştirilse Ankara bu yeni zorlu sürece, çok değerli “dengenin dengeleyicisi” kartıyla girebilir, pazarlık masasında elini çok çok güçlendirebilir.

@nursinguney