Vatansever Rus muhalifleri ve bizim çocuklar

Doç. Dr. Bengül Güngörmez/ Uludağ Üniversitesi
25.04.2019



Ülkemiz siyasetçilerinin, özellikle de muhalif siyasetçilerinin Gorbaçov ve Yeltsin ikilisinin serüvenlerinden alacakları çok ders var. Muhalif olmak vatanına, kendi halkına, geleneğine muhalif olmak değildir. İktidar olmak için dış güçlerden medet ummak hiç değildir. Dünyada ve içte ülkene karşı kurulan acımasız paktlara karşı birlik beraberlik içinde karşı durabilmektir.

 

Marx, bir keresinde Rusya için “hantal Moğol” demişti. Bu topraklarda değişim zordur. Sovyetler Birliği ertesindeki Rus demokrasisi en az bizim demokrasimiz kadar kırılgandır. Batı demokrasileri kadar olgunlaşmış değildir. Darbelerle imtihanı bize bunu söyler. Belki de bu durum imparatorluk sonrası Doğu halklarının kaderidir. Rusya (Türkiye) Avrupalı mı Asyalı mıdır? Bu soru kolayca cevap verilemeyecek bir sorudur.

Rusya’nın tarihinde kaderini değiştiren iki büyük siyaset adamından bahsetmeden geçemeyiz: Gorbaçov ve Yeltsin. Başlangıçta arkadaş, yoldaş olan bu iki büyük siyaset adamı sonradan birbirine muhalif hatta düşman iki başkan adayına dönüşmüştür. Yeltsin’i siyaset arenasına çağıran, Moskova’ya onu getiren ve terfi ettiren Gorbaçov’dur.

Gorbaçov siyasi kariyerinin başlangıcı olarak genel sekreter olarak atandığında kendisi hakkında yapılan ilk yorumlardan birisi  “Onca yıldan sonra utanmayacağımız bir yöneticimiz oldu” şeklindedir. Gerçekten de Rus halkı Lenin, Stalin ve Kruşçev’den sonra, Brejnev’den itibaren Gorbaçov’a gelene kadar sürekli niteliksiz, vasat, yaşlı, yorgun ve hasta yöneticilerin elinde bitap düşmüş, sosyal ve ekonomik hayat müthiş bir durgunluğa girmiş durumdadır.

‘Perdeleri kapatın’

SSCB’deki zastoi, yani durgunluk yıllarında –80’ler- bir fıkra herkesin dilindedir: “SSCB’nin önderi arıza yapan bir trendedir. Önce Lenin’dir bu lider ve “Makinisti kurşuna dizin!” diye gürler devrimin babası. Aynı sahne bu kez trene binmiş olan Stalin’le tekrarlanır: “Bütün yolcular Gulag’a” diye emreder. Sıra Kruşçev’e gelir, o da herkesi rehabilite ederek treni yeniden hareket ettirebileceğini düşünür. Sonunda sıra Brejnev’e gelir, sakince der ki: “Perdeleri kapatın böylece trenin durduğu artık görülmez.”  (Helene Carrere D’Encausse, Dünyayı Değiştiren Altı Yıl: 1985-1991 Sovyet İmparatorluğu’nun Yıkılışı, Yapı Kredi Yayınları, s.11) Çarın büyük imparatorluğuna devrimle son verildikten sonra, SSCB’nin kapalı toplum yapısı zaman içinde Gorbaçov’a kadarki yetersiz yöneticilerin elinde tamamen durağanlaşmıştır. Gerçeği türlü yöntemlerle örtmek isteyen yöneticilerin uğraşları imparatorluğun parçalanışını, SSCB’nin sonunun gelmesini geciktirememiştir. Komünist ütopyanın çöküşünün açığa çıkardıkları ise tüm dünyayı dehşete düşürecek cinstendir: zorunlu çalışma kampları, Gulag, baskı, despotizmin her türü, Çernobil felaketinin yarattığı insani ve ekolojik facia, milyonlarca insanın açlıktan ya da kurşuna dizilerek ölümü, katledilmesi, Sovyetler’in Vietnam’ı Afganistan batağında binlerce Sovyet askerinin ölümü. Svetlana Aleksiyeviç’in sözünü ettiği asker cenazelerini taşıyan çinko tabutlar…

Gerçeğin üstü ne yapsanız sonsuza kadar örtülemez. Ezilenlerin iktidara gelişi sloganıyla yola çıkan komünizm Sovyet halklarını en vahşi şekilde ezdi. Bu dünyadaki cennet rüyası kâbusa dönüştü. Homo sovieticus, ilerici bir yurttaş olmanın ötesinde, büyük insan olarak “acılarıyla” tarihte devleşti.  İki “halk düşmanı”nın torunu olan ve Deccal’in işareti alnındaki doğum lekesiyle (SSCB’den sınır dışı edilen Galina Vişneskaya’nın ifadesi) Gorbaçov SSCB’deki büyük değişimin arkasındaki lider oldu. Kimi zaman Amerikan ajanı olmakla suçlanan ve başlangıçta hayata geçirdiği reformları Stalin’in sözleriyle komünizmin mirasına yaslanarak meşrulaştıran Gorbaçov, toplumsal ve ekonomik işleyişte yeni kavramlarla yola çıkar: Perestroyka (işletmelerin haklarının ve bağımsızlıklarının genişletilmesi), glasnost (doğru bilinenin herkesçe ifade edilmesi özgürlüğü, zira Gorbaçov aydınlarla bu bahaneyle ittifak yapmak ve geçmişe ait bazı tabuları yıkmak istiyordu) ve demokratikleşme. Bununla birlikte bütün bu yenilikleri öne sürse de Gorbaçov geçmişten tam olarak kopamaz. Hala merkezdeki muhafazakar görüşün taşıyıcılarını Lenin’den destek alarak etkisiz kılmaya çalışmaktadır. Bu konudaki başarısızlığı ülkenin radikal reform ihtiyacını karşılamamaktadır. İşte tam bu sırada siyasi hesapları alt üst eden bir durum ortaya çıkar. Kendisinin Moskova’ya getirtip partide yükselmesini sağladığı Yeltsin’in adeta bir yıldız gibi parlayışı. Yeltsin, halka sürekli inen, gündelik yaşamı dikkatle gözleyen ve sorunları tespit eden bir siyaset adamıdır. Gorbaçov’a karşı siyasi çıkışında Gorbaçov’un tek adam yönetimiyle, kişi kültü oluşturma, aldatıcı vaatler, reformların yetersizliği ve yaşam düzeyini refaha çıkartmaktaki başarısızlığı dile getirmiştir. Yeltsin’e göre yöneticiler, lüks, sefahat içindeyken, istedikleri özel mağazalardan alışveriş yapabilirlerken aynı izin fabrika işçisine tanınmamış, ona etten ziyade nişastalı sosis kuyrukları reva görülmüştür.  Bundan sonraki Rus tarihi Gorbaçov ve Yeltsin arasındaki çekişmenin ve Yeltsin’in zafere doğru yürüyüşünün tarihidir. Bu iki siyaset adamı birbirine muhalif olarak kıyasıya bir mücadeleye girişirler. Bu mücadeleye Gürcülerin, Kazakların, Azerilerin, Ukraynalıların, Letonyalıların, Estonya, Moldova ve Polonya’nın isyanı ve parçalanma süreci eşlik eder. Herkes şu soruyu sorar hale gelir: “SSCB kumdan bir kale gibi çökecek mi?” (D’Encausse, a.g.e)

Yeltsin’in telefonu

Gorbaçov ve Yeltsin gerçekten de birbirine muhaliftir, mücadele ederler ve ikisi de devletin başkanı olmak istemektedir. Bununla birlikte 19 Ağustos 1991’de beklenmedik bir olay gerçekleşir. Ülkenin dört bir yanında şu haberler yankılanır: “Tanklar Moskova’ya girdi”, “Gorbaçov hasta”, “Olağanüstü Hal Komitesi iktidarı ele geçirdi.” O sırada tatilde olan Gorbaçov’un hasta olduğuna dair uydurma bir haber ileri sürülerek askerler tarafından hükümete ve başkana darbe yapılmıştır. Olağanüstü Hal Komitesi Sovyet halkına şöyle seslenir: “Ölümcül bir tehlike büyük vatanımızı tehdit ediyor. Gorbaçov’un girişimiyle başlatılan reform politikası bir çıkmazdadır... Yönetim halkın güvenini kaybetmiştir… Ülke gerçekten yönetilemez hale gelmiştir (aktaran D’Encausse, s. 150), (Komite bize ne kadar da tanıdık geliyor öyle değil mi?). Ülke halkı şoktadır. Darbeciler biraz amatördür, askeri güçlerini konuşlandırmışlardır ama sınırlar açık, telefonlar çalışır durumdadır. Henüz tutuklanan yoktur ve halk alanlarda toplanmaya ve barikatlar kurmaya başlar. Herkes Gorbaçov’u merak etmekte, açıklama yapmasını beklemektedir. Elbette darbeciler Gorbaçov’u almaya gideceklerdir. Durumu haber alan Gorbaçov, Sovyet halkına hitaben bu yasadışı durumun sona ermesini talep eden bir bildiri kaleme alır. Gorbaçov zorlu geçen 73 saatlik bir tutsaklığın ardından Yeltsin’in telefonuyla, Yeltsin’in ona ulaşmayı başarmasıyla hayata döner. Yeltsin durumu kontrol altına almış ve hemen Gorbaçov’un yanına, Foros’a gidecek bir Rus heyeti oluşturmuştur. Gorbaçov kendisine muhalif olan, rakibi Yeltsin tarafından özgürlüğüne kavuşturulmuştur. Onu darbecilerden muhalifi Yeltsin kurtarmıştır.

Yeltsin bir darbe yapılacağını sezdiği için “X planı” adı altında önceden bir direniş planı yapmıştır (parlamentonun kuşatıldığı ve üyeleri tutuklandığı anda başka bir yerde, gerekirse Paris’te görev yapabilecek yedek bir hükümet ve Rus topraklarında görev yapacak ikinci bir hükümet hazırlığı gibi).  Yeltsin bu plan çerçevesinde “Rus Yurttaşlarına Çağrı Metni”ni kalem alır ve darbenin anayasa karşıtı ve yasadışı olduğunu ilan eder. Olağanüstü Hal Komitesi’nin talimatlarını yasa dışı ilan ederek olağan üstü Halk Vekilleri Kongresi’nin toplanmasını talep eder. Rus halkını direnişe ve ülke çapında genel greve, askerleri de darbeye katılmayı reddetmeye çağırır. (Bizim ülkemizin seçimle gelmiş başkanının kendisine karşı yapılacak bir darbe esnasında uygulamaya koyacağı acaba bir “X planı” var mıdır? Kurmaylarıyla bu konuda bir hazırlık yapıyor mu? İnsan merak etmeden duramıyor).

Gorbaçov’un amansız muhalifi Yeltsin, sonradan darbeye karşı direnişin sembolü olacak olan Beyaz Ev’e yerleşir ve halk oraya akın etmeye başlar. Zırhlı araçlar da ilerlemekte, yolları, köprüleri tutmaktadır. Korkusuzca tankların etrafını saran sivilleri penceresinden izleyen Yeltsin Beyaz Ev’den cesur bir şekilde çıkarak durdurulmuş bir tankın üzerine çıkar ve kalabalıklara seslenir. Onları özgürlüklerini savunmaya çağırır. Bütün Rusya nefesini tutmuş televizyonlardan Yeltsin’i izlemektedir. (Rusya’nın ana muhalefet liderinin darbeye tankların üzerinde direnişi, “darbe olursa tankın önüne ilk ben çıkarım” diyen kendi muhalefet liderimizin darbe esnasında nerede olduğunu ve ne yaptığını bana düşündürdü. Sanırım darbeyi konforlu bir koltukta, televizyondan terlikle izlemişti.  Yoksa yanlış mı hatırlıyorum?)

Darbeye karşı sivil başkaldırı büyük bir efsaneye dönüşmüş ve kendilerine verilen görevden emin olmayan tankçılar, ne yapacaklarını bilememiş, sonrasında da teslim olmuşlardır. Darbeciler başarısızlıklarının tesellisini alkolde aramışlar, darbe girişimi sona erdirildikten sonra odalarında yarı sarhoş halde bulunmuşlardır. Ordunun tam desteğinin olmaması, alternatif olan “X planı”nın ordu içindeki hareketteki kopmaları sağlaması ve buna eşlik eden bir siyasal plan darbecileri şaşırtmış ve afallatmıştır. General De Gaulle, sonradan Rus darbecileri için aşağılayıcı bir şekilde “bir avuç general” olarak söz eder. (a.g.e, s. 150-160)

Aynı hedefin peşinde

Darbecilerden kendisinin kurtuluşunu sağlayan Yeltsin’in, Gorbaçov muhalifi olarak yükselişi ayrı bir yazı konusudur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Her iki lider de hatalarıyla sevaplarıyla birbirlerinin muhalifi olsalar da kurtuluşu dış mihraklarda aramazlar. Aslında birbirlerini tamamlarlar. Rus halkı için birbirine muhalif ama birbirlerini tamamlayıcıdırlar. İkisinin de hedefi nihai noktada aynıdır: Ülkelerinin selameti. Ülkenin selameti sivil yönetimler eliyle gerçekleştirilecek demokratik reformlara bağlıdır. Başlatan Gorbaçov’dur sürdürecek olan ise Yeltsin. Yeltsin, rakibini alt etmek ve iktidara gelmek için darbecilerden istifade etme yoluna gitmemiştir. Bilakis sivil siyaseti korumak için onlara karşı direnmiştir. Her iki liderin yazgısı da ortaktır. Rus topraklarının mensubu olmak ve Rus imparatorluğunun taşıyıcısı olmak. Bu kontekstte D’Encausse şöyle der: “Gorbaçov imparatorluğu kurtarmayı düşlemişti. Yeltsin Gorbaçov’un tasarısının özünü yeniden ele aldı ama onu imparatorluğun tarihi merkezine, Rus topraklarına uyguladı. Son kertede birbirlerine o kadar şiddetle muhalefet etmiş, hatta birbirlerinden nefret etmiş olan, çok büyük karizmaya sahip bu iki adam ülkelerinin tarihi göz önüne alındığında birbirlerinden ayrılmaz. Kâh benzer kâh farklı yollarla aynı hedefin peşine düşmüşlerdir: Rusların gecikmesini telafi etmek” (a.g.e, 241)

Ülkemiz siyasetçilerinin, özellikle de muhalif siyasetçilerinin Gorbaçov ve Yeltsin ikilisinin serüvenlerinden alacakları daha çok ders var. Muhalif olmak vatanına, kendi halkına, geleneğine muhalif olmak değildir. İktidar olmak için dış güçlerden medet ummak hiç değildir. Muhalifken de yerli ve milli olabilmek, kendi ülkeni canla başla müdafaa edebilmektir. Dünyada ve içte ülkene karşı kurulan acımasız paktlara karşı birlik beraberlik içinde karşı durabilmektir. Gerçekten de “dönem, kızgın demiri soğutma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemidir”. Ancak demiri soğutacak olan yalnızca iktidar cephesi de değildir. Muhalefet olmanın anlamını yeniden düşünmek gerek.