Venezuela'dan Grönland'a: Almanya, Avrupa ve bağımsızlık yanılsaması

M.Emin Şimşek / İstanbul Üniversitesi
15.01.2026

Güvenlik şemsiyesi, enerji arzı ve ekonomik bağımlılıklar, Avrupa'yı reaktif bir aktöre dönüştürüyor. “Stratejik özerklik” söylemi ise bu koşullarda bir hedef olmaktan çıkıp, retorik bir teselliye dönüşmüş durumda. Venezuela'da suskun kalan, Grönland'da sembolik açıklamalarla yetinen Avrupa, küresel güç mücadelesinde inisiyatif alamıyor.


Venezuela'dan Grönland'a: Almanya, Avrupa ve bağımsızlık yanılsaması

M.Emin Şimşek / İstanbul Üniversitesi

Venezuela'da yaşananlar ve ardından Grönland üzerinden alevlenen tartışmalar, artık tek tek kriz başlıkları olarak okunamaz. Bu gelişmeler, Almanya'nın ve Avrupa'nın uzun süredir ertelenen bir gerçekle yüzleşmesine neden oluyor: ABD karşısında hareket alanı daralmış, refleksleri zayıflamış ve karar alma kapasitesi ciddi biçimde aşınmış bir Avrupa tablosu.

Özellikle Almanya açısından mesele, dış politikada "ne yapılmak istendiği" değil, ne yapılamadığıdır. Çünkü Berlin'in attığı her adımın arkasında tercihlerden çok, zorunluluklar vardır.

Venezuela: Hukuk söylemi, siyasi sessizlik

ABD'nin Venezuela'daki askeri hamlesi, Almanya'da yüksek sesli bir itiraza yol açmadı. Berlin, alışıldık bir refleksle "siyasi çözüm", "uluslararası hukuk" ve "diyalog" vurgusunu öne çıkardı. Ancak bu ifadeler, sahadaki gelişmelere etki edecek bir iradeden ziyade, krizi yönetme değil, krizden kaçınma çabasını yansıtıyordu.

Almanya'nın bu sessizliği bir diplomatik incelikten değil, stratejik sıkışmışlıktan kaynaklanıyor. Çünkü Berlin, ABD'nin küresel askeri ve siyasi hamlelerine açıkça karşı çıkabilecek ne askeri güce ne de siyasi manevra alanına sahip. Venezuela örneği, Almanya'nın normatif dili korurken fiili olarak pozisyon alamadığını açık biçimde gösterdi.

Bu durum, Almanya'nın ABD ile ilişkilerinin klasik bir müttefiklik ilişkisinden ziyade, asimetrik bir bağımlılık ilişkisi olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Askeri gerçeklik: Egemenlik kâğıt üzerinde

Bugün Almanya topraklarında yaklaşık 40 bin ABD askeri bulunuyor. Ramstein başta olmak üzere ABD üsleri, yalnızca Almanya'nın savunma mimarisinin değil, Washington'un küresel askeri operasyonlarının da kritik merkezleri konumunda. Bu tablo, Almanya'nın egemenliğini hukuki olarak korurken, siyasi ve askeri bağımsızlığını fiilen sınırlıyor.

Bu gerçeklik karşısında Berlin'in ABD'ye yönelik sert bir dış politika dili geliştirmesi, teorik olarak mümkün olsa bile pratikte uygulanabilir değil. Çünkü Almanya için ABD ile yaşanacak ciddi bir gerilim, sadece diplomatik değil; güvenlik, istihbarat ve savunma alanlarında da ağır sonuçlar doğurabilir.

Enerji krizi: Ekonomik güçten kırılganlığa

Almanya'nın dış politikadaki çaresizliğini derinleştiren bir diğer unsur, enerji ve ekonomi alanındaki kırılganlıktır. Rusya'ya olan enerji bağımlılığının Ukrayna savaşıyla birlikte çökmesi, Alman sanayisini tarihsel bir eşikle karşı karşıya bıraktı.

Artan enerji maliyetleri, üretimde daralma ve sanayi rekabetçiliğinin zayıflaması, Almanya'yı ekonomik açıdan savunmasız hale getirdi. Bu kırılganlık, Berlin'in dış politikada daha sert ve riskli adımlar atmasını neredeyse imkânsız kılıyor. Ukrayna Savaşı'nın uzaması, Avrupa genelinde etkiler yaratsa da en ağır yükü Almanya'nın taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor.

Bu nedenle Almanya, ABD ile stratejik bir çatışmayı göze alabilecek ekonomik ve siyasi konfordan yoksun. Venezuela'daki "yumuşak dil" ve temkinli açıklamalar, bu yapısal zayıflığın kaçınılmaz bir sonucu.

Grönland: Söylem net, güç yok

Grönland meselesi, Almanya ve Avrupa'nın bu sınırlı kapasitesini daha görünür kıldı. Berlin, söylem düzeyinde netti: Grönland Danimarka'ya aittir, egemenlik tartışılamaz ve uluslararası hukuk esastır. Ancak bu netliğin sahaya yansıyan bir karşılığı yoktu.

Gerçekte Almanya'nın Grönland konusunda bağımsız, caydırıcı ve sürdürülebilir bir politika üretmesi pek mümkün görünmüyor. Bunun nedeni sadece askeri kapasite eksikliği değil; aynı zamanda enerji bağımlılığı, ekonomik kırılganlık ve tarihsel sınırlardır. Berlin'in yapabildiği tek şey, meseleyi NATO çerçevesine taşımak ve sorumluluğu kolektif güvenlik söylemi içinde eritmek oldu.

Bu, bir tercih değil; seçeneklerin tükenmişliğidir.

Avrupa: Birlik var, irade yok

Almanya'nın yaşadığı bu sıkışmışlık, Avrupa'nın genel tablosundan bağımsız değil. Fransa'nın zaman zaman özerk söylemlerine rağmen, Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu ABD politikalarına açıkça karşı çıkabilecek bir kapasiteye sahip değil. Güvenlik şemsiyesi, enerji arzı ve ekonomik bağımlılıklar, Avrupa'yı reaktif bir aktöre dönüştürüyor.

"Stratejik özerklik" söylemi ise bu koşullarda bir hedef olmaktan çıkıp, retorik bir teselliye dönüşmüş durumda. Venezuela'da suskun kalan, Grönland'da sembolik açıklamalarla yetinen Avrupa, küresel güç mücadelesinde inisiyatif alamıyor.

"Hasta adam" benzetmesi neden geri döndü?

Bir dönem Osmanlı için kullanılan "Avrupa'nın hasta adamı" benzetmesi, bugün ironik biçimde yeniden Avrupa için telaffuz ediliyor. Çünkü tablo tanıdık: dışa bağımlılık, iç kırılganlık, siyasi bölünmüşlük ve karar alma zafiyeti.

Avrupa hâlâ normatif bir güç olduğunu iddia ediyor; ancak bu normları koruyacak ve dayatacak güce sahip değil. Venezuela ve Grönland krizleri, bu çelişkiyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Sonuç: Söylem var, güç yok

Küresel ekonomi, giderek daha açık biçimde değerli metaller, enerji kaynakları ve stratejik ticaret yolları üzerinden şekillenecek yeni bir muharebenin içine sürükleniyor. Bu mücadelenin "çok can yakacağı" artık gizlenmiyor. Enerjiye sahip olmak, madenlere hâkim olmak ve deniz–kara ticaret koridorlarını kontrol etmek uğruna, yeni bir paylaşım rekabetinin son derece agresif biçimde yaşanacağı görülüyor.

Bu sert küresel tabloda Batı dünyası, yıllardır başka ülkelere karşı kullandığı tehdit, yaptırım, norm ve ahlaki üstünlük argümanlarını tek tek kaybediyor. Uluslararası hukuk söylemi, demokrasi vurgusu ve insan hakları diskuru; artık çıkar çatışmasının sertliği karşısında etkisini yitiriyor. Çünkü sistem, yeniden ve çıplak bir gerçeklikle şu kurala dönüyor:

"Zor oyunu bozar".

Tam da bu bağlamda Berlin'de yaşanan elektrik sabotajı, teknik bir altyapı krizi olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Avrupa'nın en gelişmiş başkentlerinden biri, kritik altyapısını koruyamazken; Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrası hem içte hem dışta yaşadığı en derin kriz dönemlerinden birinden geçiyor. Enerji arzı kırılgan, ekonomi baskı altında, toplumsal gerilim yükseliyor ve güvenlik algısı zedelenmiş durumda.

Aynı Almanya'dan, Grönland gibi jeopolitik açıdan son derece hassas bir meselede bağımsız, kararlı ve caydırıcı bir politika üretmesi bekleniyor. Oysa gerçeklik çok daha sert:

ABD askerleri hâlâ Almanya'da, enerji krizi derinleşiyor, Ukrayna savaşı Berlin'i ekonomik ve siyasi olarak yıpratmaya devam ediyor. Bu koşullar altında Almanya'nın manevra alanı son derece dar. Söylem var; fakat bu söylemi taşıyacak güç yok.

Avrupa'nın geneli için de tablo farklı değil. Venezuela'da sessiz kalan, Grönland'da temkinli açıklamalarla yetinen Avrupa; ABD'ye karşı ne yapabileceğini değil, daha çok ne yapamayacağını gösteriyor. Bu durum, "Avrupa'nın hasta adamı" benzetmesinin neden giderek daha sık dillendirildiğini de açıklıyor. Askeri olarak bağımlı, enerji açısından kırılgan, siyasi olarak bölünmüş bir Avrupa; küresel güç mücadelesinde masada kalmakta zorlanıyor.

Ancak bu kırılma, aynı zamanda yeni güç dengelerini de doğuruyor. Avrupa'nın içine kapanması ve ABD eksenli politikaların gölgesinde kalması, Türkiye gibi bölgesel aktörler için stratejik bir alan açıyor. Enerji koridorları, ticaret yolları, güvenlik mimarisi ve diplomatik denge açısından Türkiye, bu yeni paylaşım mücadelesinde masada kalabilecek nadir ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.

Berlin'in karanlığa gömülen sokakları, yalnızca bir elektrik kesintisini değil; Batı'nın güç kaybını, Avrupa'nın irade eksikliğini ve küresel sistemin sertleşen doğasını da gözler önüne seriyor.

Bugün dünya yeniden paylaşılıyor. Ve bu paylaşımda kimin masada kalacağı, kimin menüye yazılacağı artık söylemlerle değil, gerçek güçle belirlenecek.