Venezuela örneği, yalnızca bir ulusal trajedi değil, aynı zamanda uluslararası sistemin mevcut kırılganlıklarının somut bir yansıması olarak, gelecek nesiller için stratejik bir ders niteliği taşımaktadır. Bu eylem, güç asimetrilerinin küresel düzeni nasıl belirlediğini acı bir biçimde hatırlatmakta; tüm bağımsız devletleri, egemenliklerini korumak için çok katmanlı, proaktif ve entegre savunma stratejileri geliştirmeye zorlamaktadır.
Faruk Önalan / Yazar
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun, yabancı bir devletin özel askeri birimleri tarafından Caracas'ın merkezinde, resmi konutu içinde ve tam yetkiyle görevini sürdürürken ani bir operasyonla alıkonularak ülke toprakları dışına çıkarılması, uluslararası ilişkiler disiplininin temel paradigmalarını sarsan bir dönüm noktasıdır. Bu eylem, devlet egemenliğinin yalnızca hukuki bir soyutlama olmadığını, aynı zamanda somut güç ilişkileriyle doğrudan belirlenen bir gerçeklik olduğunu ortaya koymaktadır. Modern devlet sisteminin kurucu unsuru olarak kabul edilen, kökeni 1648 Westphalia Barışı'na dayanan mutlak egemenlik anlayışı, bu operasyonla birlikte büyük güçlerin stratejik öncelikleri karşısında tamamen geçersiz kılınmıştır. Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2. maddesinde açıkça tanımlanan kuvvet kullanmama yükümlülüğü, devletlerin iç işlerine karışmama prensibi ve toprak bütünlüğüne mutlak saygı zorunluluğu, bu tür tek taraflı müdahalelerde yalnızca retorik bir değer taşımaktadır. Normatif düzenlemeler, güçlü aktörlerin jeopolitik hesapları karşısında bağlayıcı olmaktan uzaklaşmakta; aksine, bu aktörlerin eylemlerini meşrulaştırmak için seçici biçimde yorumlanan araçlara dönüşmektedir. Küresel sistemdeki bu asimetri, orta ölçekli ve gelişmekte olan devletlerin sürekli bir kırılganlık hissiyle karşı karşıya kalmasına yol açmakta; egemenlik kavramını, yalnızca fiili savunma kapasitesiyle anlamlı hale gelen koşullu bir statüye indirgemektedir.
Emperyal pratiklerin dışına çıkıldı
Bu müdahale biçimi, yirminci yüzyılın klasik emperyal pratiklerinden belirgin biçimde ayrışmaktadır. Geleneksel dönemde rejim değişiklikleri, geniş çaplı konvansiyonel işgaller, hava bombardımanları veya yerel işbirlikçi güçler aracılığıyla desteklenen iç savaşlarla gerçekleştirilirdi. Oysa bu operasyon, devlet yönetiminin en üst noktasını doğrudan hedef alan, yüksek teknolojiye dayalı ve minimal görünürlüğe sahip bir yaklaşımı temsil etmektedir. Özel kuvvetlerin gece koşullarında hassas istihbaratla desteklenen hızlı baskını, iletişim sistemlerinin anlık felç edilmesi, liderin fiziksel izolasyonu ve ardından ülkenin yönetim boşluğu yaratılarak dış aktörlerin belirlediği bir "geçiş mekanizması"na teslim edilmesi, stratejik etkinliği maksimize eden bir modeldir. Bu yöntem, ağır lojistik gereksinimlerden, uzun süreli askerî varlık maliyetlerinden ve geniş ölçekli uluslararası kınamalardan büyük ölçüde kaçınmaktadır. Operasyonel hız, siber destek unsurları ve hava tahliye kapasitesi sayesinde, eylem birkaç saat içinde tamamlanmakta; kamuoyu tepkisi oluşmadan "başarı" ilan edilmektedir. Bu dönüşüm, güç projeksiyonunun niteliğinde köklü bir evrime işaret etmekte; devletler arası çatışmanın artık açık savaş alanlarından, karar alma merkezlerinin doğrudan nötrleştirilmesine kaydığını göstermektedir. Benzer taktiklerin gelecekte başka bağlamlarda da kullanılma olasılığı, tüm ulusal liderleri potansiyel hedef haline getirmekte; uluslararası sistemin güvenlik algısını kökten değiştirmektedir.
Operasyon sonrası ABD yönetiminin kullandığı resmi ve gayriresmi dil, eylemin bir acil güvenlik önlemi değil, uzun vadeli hegemonik stratejinin bilinçli bir parçası olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Üst düzey yetkililerin "artık kontrol bizim elimizde" veya "güvenlik sorumluluğu bize geçti" benzeri ifadeleri, uluslararası hukukun evrensel normlarını aşan bir üstünlük iddiasını değil, bu normların zaten büyük güçler için bağlayıcı olmadığını kabul eden bir pragmatizmi yansıtmaktadır. Bu retorik, ABD'nin kendini yalnızca bir ulusal aktör olarak değil, küresel düzenin tek taraflı tanımlayıcısı ve icracısı olarak konumlandırdığını belgelemektedir. Daha ılımlı görünen diplomatik açıklamalar –örneğin dışişleri sözcülerinin "hukuki süreçlere saygı" vurgusu– ise bu doğrudan güç kullanımını uluslararası topluma kabul ettirme çabasının bir parçasıdır. Asıl kritik nokta, Venezuela'nın iç siyasi dinamiklerinin tamamen dış bir iradeye tabi kılınmasıdır: Seçimle iş başına gelmiş bir hükümetin tercihleri yok sayılmakta, ulusal kaynakların yönetimi ve dış politika yönelimi yabancı bir devletin stratejik hesaplarına göre yeniden yapılandırılmaktadır. Bu durum, demokrasi ve insan hakları söyleminin, hegemonik çıkarları maskelemek için nasıl araçsallaştırıldığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Tarihsel süreklilik
Bu olay, ABD'nin Latin Amerika politikalarındaki tarihsel sürekliliği de netleştirmektedir. 1823 Monroe Doktrini'yle başlayan "arka bahçe" yaklaşımı, bölgeyi Washington'un münhasır nüfuz alanı olarak tanımlamıştır. Soğuk Savaş döneminde bu doktrin, çok sayıda doğrudan ve dolaylı müdahaleyle somutlaşmıştır: 1954'te Guatemala'da seçilmiş hükümetin devrilmesi, 1961 Küba Çıkarması girişimi, 1973'te Şili'de Allende yönetimine karşı desteklenen Pinochet darbesi, 1980'lerde El Salvador ve Nikaragua'daki iç savaşlara sağlanan lojistik ve finansal destek, 1989 Panama işgali gibi eylemler bu zincirin halkalarıdır. Her örnekte, gerekçeler dönemsel tehdit algılarına göre değişmiştir: Komünizm korkusu, uyuşturucu trafiği, terör ağları veya bugün olduğu gibi "yolsuzluk ve otoriterizm" ithamları. Venezuela operasyonu, bu geleneğin biçim değiştirmiş halidir: Artık ideolojik rekabet yerine, enerji kaynakları kontrolü, bölgesel istikrarsızlık önleme ve rakip büyük güçlerin (Çin, Rusya) nüfuzunu sınırlama öncelikleri baskındır. Petrol rezervlerinin stratejik önemi, Karayip havzasındaki jeopolitik konum ve alternatif ittifak ağlarının kırılması, eylemin altında yatan temel motivasyonlardır.
Uluslararası hukuk düzleminde yaratılan emsal, sistemin uzun vadeli istikrarı açısından en yıkıcı sonuçları barındırmaktadır. Görev başındaki bir devlet başkanının, herhangi bir uluslararası yargı organının onayı olmaksızın, yalnızca bir devletin iç istihbarat değerlendirmelerine dayalı suçlamalarla ve doğrudan askeri kuvvet kullanılarak alıkonulması, BM Şartı'nın egemen eşitlik maddesini (Madde 2/1) tamamen işlevsiz kılmaktadır. Bu emsal, Güvenlik Konseyi'nin daimiüyelerinin veto yetkisiyle birleştiğinde, büyük güçlerin benzer eylemlerini dokunulmaz hale getirmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar, siyasi baskılar karşısında seçici davranmakta; güçlü devletlerin vatandaşları veya müttefikleri nadiren yargılanmaktadır. Sonuç olarak, hukukî normlar zayıf devletler için katı yükümlülükler, güçlü devletler için ise esnek yorum olanakları sunan çift standartlı bir yapıya dönüşmektedir. Bu asimetri, özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki devletler için kalıcı bir güvensizlik ortamı yaratmakta; bölgesel örgütlenmelerin (ASEAN, Afrika Birliği, CELAC) güçlendirilmesi gibi karşı stratejileri tetiklemektedir.
Caydırıcılık kavramı, bu olay bağlamında çok katmanlı bir yeniden değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Klasik realist yaklaşımlar caydırıcılığı nükleer denge veya konvansiyonel üstünlükle sınırlarken, modern koşullar bu tanımı genişletmektedir. Etkili caydırıcılık; yüksek teknoloji savunma sistemleri, güçlü istihbarat ağları, sağlam diplomatik ittifaklar, ekonomik çeşitlilik ve bölgesel güç projeksiyonu kapasitesinin entegrasyonunu gerektirmektedir. Örneğin, NATO gibi kolektif savunma mekanizmaları veya Çin'in Kuşak ve Yol girişimiyle oluşturduğu ekonomik bağımlılık ağları, müdahale maliyetini artırarak caydırıcılık üretmektedir. Tersine, izolasyonist politikalar veya tek taraflı bağımlılıklar, en gelişmiş silah envanterlerini bile etkisiz kılabilmektedir. Bu operasyon, caydırıcılığın yalnızca askeri değil, aynı zamanda jeoekonomik ve diplomatik boyutlarını ön plana çıkarmakta; devletlerin çok kutuplu dünyada hayatta kalma stratejilerini yeniden şekillendirmektedir.
Türkiye'nin jeopolitik konumu ve tarihsel deneyimleri, bu gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir. Avrasya'nın kesişim noktasında yer alan bir büyük güç olarak Türkiye, benzer asimetrik tehditlere karşı ciddi atılımlar gerçekleştirmiştir. Son yirmi yıldaki savunma sanayi yatırımları –balistik füze savunması, insansız hava araçları filosu, milli savaş uçağı geliştirme projesi, denizaltı ve fırkateyn üretim kapasitesi– bu risklerin farkında olunduğunun stratejik yansımasıdır. Bu adımlar, yalnızca teknolojik özerklik sağlamakla kalmamakta; aynı zamanda kriz anlarında diplomatik pazarlık gücünü artırmakta, üçüncü tarafların müdahale hesaplarını karmaşıklaştırmaktadır. Doğu Akdeniz enerji kaynakları, Karadeniz tahıl koridoru ve Kafkasya'daki nüfuz alanları gibi stratejik dosyalar, Türkiye'nin caydırıcılık denklemini güçlendirmektedir. Aynı zamanda, çok yönlü dış politika yaklaşımı –NATO üyeliğiyle birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü gözlemciliği, BRICS ile diyalog– izolasyon riskini azaltmakta; müdahale maliyetini çok boyutlu hale getirmektedir.
Küresel güç geçişi
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu olay küresel güç geçişinin hızlandığı bir dönemin göstergesidir. Batı merkezli tek kutuplu düzenin zayıflaması, Çin ve Rusya gibi aktörlerin yükselişiyle birleştiğinde, benzer operasyonların çoğalması olasılığı artmaktadır. Ancak bu çoğalma, ters tepkisel dinamikler de yaratabilir: Bölgesel ittifakların derinleşmesi, alternatif finansal sistemlerin (BRICS ödeme mekanizmaları) geliştirilmesi, nükleer yayılma eğilimlerinin güçlenmesi gibi. Uzun vadede, uluslararası sistem ya daha kaotik bir güç rekabetine ya da yeni bir denge arayışına evrilecektir.
Sonuç olarak, Nicolas Maduro'nun yabancı askeri güçlerce gerçekleştirilen operasyonla alıkonulması, devlet egemenliğinin büyük güçlerin tek taraflı iradesi karşısında ne denli kırılgan olduğunu belgeleyen tarihsel bir eşiktir. Uluslararası normlar, ancak bunları uygulatacak fiili güçle desteklendiğinde anlamlıdır; aksi takdirde, yalnızca diplomatik metinlerde kalan soyut ilkeler haline gelmektedir. Bu eylem, güç asimetrilerinin küresel düzeni nasıl belirlediğini acı bir biçimde hatırlatmakta; tüm bağımsız devletleri, egemenliklerini korumak için çok katmanlı, proaktif ve entegre savunma stratejileri geliştirmeye zorlamaktadır. Venezuela örneği, yalnızca bir ulusal trajedi değil, aynı zamanda uluslararası sistemin mevcut kırılganlıklarının somut bir yansıması olarak, gelecek nesiller için stratejik bir ders niteliği taşımaktadır.