Ya tembellik diye bir şey yoksa?

Rabia Yavuz / Uzman Klinik Psikolog
19.02.2021

Mükemmeliyetçilik insanı öyle bir kuşatır ki kişi paralize olur ve kendinde hiçbir şeye başlama motivasyonu bulamaz, bulsa bile odaklanıp devam etmekte güçlük yaşar. Mükemmel iyinin düşmanıdır derler. Mükemmeli hedefleyerek yola çıkma fikri yolun başında isteğinizi kaybettiren şey olabilir. Sürekli daha fazla üretmenin, hep meşgul olmanın kutsandığı bir kültürde yaşıyoruz. Yaşadığımız kültürün kapitalist kökenleri dikkate alındığında bu durum şaşırtıcı değil. Etrafımızda sürekli kabarık özgeçmiş örnekleri, başarılı ve meşgul insanların sosyal medyadaki renkli paylaşımlarına maruz kalıyoruz. Peki her şey yansıtıldığı gibi mi?



Terapi odasında en sık karşılaşılan şikayetlerden biri erteleme davranışı ile ilgilidir. Yapması gerekenleri ertelediğini düşünen kişi kendini suçlu hisseder ve faturayı hemen kendisine keser. Ertelemelerin sebebini sorduğumda yanıt çoğu zaman aynıdır: Ben tembelim! Bu cevabı biraz sorguladığımızda geçmişte tamamlanmış ve sonucu iyi olan birçok çalışma ile karşılaşırız. Bunca yapılmış iyi işin sebebi sorulduğunda ise; şanslıydım, öyle denk geldi, son dakikada oldu gibi yanıtlar olur.

Psikoloji alanında erteleme denilen procrastination, günlük hayatımızda tembellik olarak karşımıza çıkıyor. Ebeveynler çocuklarına "Neden bu kadar tembelsin" derken, o çocuklar yetişkin olduğunda "Ben tembelim" demeye başlıyor. Oysa durum bu kadar basit değil.

Mitin üzerindeki örtü

Loyola Üniversitesinde Sosyal Psikolog olan Dr. Devon Price Laziness Does Not Exist adlı kitabında tembellik denilen mitin üzerindeki örtüyü kaldırıyor. Toplum tarafından yaratılan yeterince çalışmadığımız ya da öğrenmediğimiz konusundaki baskının üzerimizdeki etkisini araştırıyor. Örneğin, erteleme davranışının kökeninde yapılacak şeylerin yeterince küçük ve uygulanabilir parçalara ayrılmamış olmasının etkisi gibi. Bu durum bana yakın zamanda bir danışanımın deneyimini hatırlattı. İlk görüşmede aylardır yazamadığı yüksek lisans tezinin ağırlığıyla omuzları çökmüş bir halde karşımda oturdu. Kendini tembellikle suçladı. Görüşmenin sonunda tezin teslimi için ne kadar süresi olduğunu sordum. Üç ayda bu tezin yazılamayacağını, zaten aylardır hiçbir şey yapamadığını söyleyerek bana yanıt verdi. Yanında taşıdığı ve ara sıra yudumladığı su şişesini göstererek üç ayda ortalama kaç litre su içtiğini sorduğumda hızlıca "180 litre içiyorumdur" dedi. 180 litre suyla dolu kocaman bir damacana hayal etmesini ve hepsini bir dikişte içmenin nasıl bir his olacağını hayal etmesini istediğimde üzerindeki hissin "kusturucu" olduğunu söyledi. Şu andan itibaren birer litrelik şişelerde içtiği suyun üç ay sonra bitmiş olacağını hatırlattım. Koca bir damacana su ya da bitmiş tezi düşünmeden sadece küçük parçalar halinde her gün alacağı yudumlara bakmanın ona nasıl hissettirdiğini sordum. Rahatladı ve tahmin edebileceğiniz üzere üç ay sonunda tezini başarıyla savundu ve teslim etti.

Mükemmeliyetçilik gerilimi

Devon mükemmeliyetçiliğin üzerimizde yarattığı gerilime de dikkat çekiyor. Mükemmeliyetçilik yaptığınız her şeyde en iyi olmak ve her şeyi kusursuz bir düzen içinde tutmak konusunda yoğun bir baskı hissetmenize sebep olur. Tabii olarak bir şeyler ters gittiğinde kişi çabucak dağılır. İşler yolunda gittiğinde ise yeterince iyi olmadığını söyleyen ses kişinin gevşeyip rahatlamasına ve sonuçtan memnun olmasına engel olur. Kendimize koyduğumuz yüksek standartları karşılayamadıkça daha da gergin ve huzursuz hissederiz. Mükemmeliyetçilik insanı öyle bir kuşatır ki kişi paralize olur ve kendinde hiçbir şeye başlama motivasyonu bulamaz, bulsa bile odaklanıp devam etmekte güçlük yaşar. Mükemmel iyinin düşmanıdır derler. Mükemmeli hedefleyerek yola çıkma fikri yolun başında isteğinizi kaybettiren şey olabilir. Ben iyiyi de hedeflemeyin diyorum. En kötüyü hedefleyin. En kötü tezi yazmasını önerdiğimde danışanıma, alay edercesine baktı bana. Sadece bir dene dedim, ne kaybedersin ki? Masana otur ve olabilecek en kötü girişi en kötü cümlelerle yaz. En kötüsünü yazmayı denedi ama başaramadı! Neticede kusursuz tezi yazmak zorunda olmadığını fark etmesiyle gayet iyi bir tez yazabildi ama her seferinde masasına en kötüsünü yazmayı hedefleyerek oturdu.

Belki mükemmeliyetçi değilsiniz, belki hedeflerinize ulaşmak için yapmanız gerekenleri küçük parçalara ayırmayı zaten uyguluyorsunuz ama hala bir şeyler yetişmiyor diye endişeleniyorsanız belki siz de benim gibi yapabileceğinizden daha fazlasına kalkışmış olabilirsiniz. Kendimi sürekli yorgun hissetmeye başladığımda büyük ya da küçük değişiklikler yapmaya başladım. Önce küçüklerle başladım. Birçok e-posta grubunun üyeliğinden çıktım. Sosyal medyada geçirdiğim zamanı kısıtladım. Daha sık hayır demeye başladım. Hatta iki ayrı kurumda çalışırken birinden ayrıldım. Böylece dinlenmek ve yeniden çalışacak enerjiyi toparlamam kolaylaştı. Tembel olmak ile tükenmişlik sendromu yaşamak arasındaki farkı görmek kendime yardım etmemi sağladı.

Üretimin kutsanışı

Sosyal Psikolog olan Devon, bireylerin davranışlarının altında yatan mekanizmalara baktığımızda yapıların önemini göreceğimizi söylüyor. Sürekli daha fazla üretmenin, hep meşgul olmanın kutsandığı bir kültürde yaşıyoruz. Yaşadığımız kültürün kapitalist kökenleri dikkate alındığında bu durum şaşırtıcı değil. Kapitalizm sürekli kazanç arayışı içindedir ve sistemin bekası için üretim aksamamalıdır. Etrafımızda sürekli kabarık özgeçmiş örnekleri, başarılı ve meşgul insanların sosyal medyadaki renkli paylaşımlarına maruz kalıyoruz. Peki her şey yansıtıldığı gibi mi? Kazın ayağı öyle değil. Ya da şöyle söylenebilir; ördeğin ayağı öyle değil. Psikolojide "Duck Syndrome" denilen bir fenomenden bahsetme zamanı. Suyun üstündeki ördeği izlerken onun ne kadar yumuşak ve rahat bir şekilde süzüldüğünü gözlemlenir. Oysa suyun altında, bizim görüş alanımız dışında ördek sürekli ayak çırpmaktadır. Bu fenomen başarılı hayatlarını gördüğümüz insanların aslında görünmeyen taraflarına da ışık tutar. Bu ışık sayesinde onların da bizler gibi türlü zorluklar yaşadıklarını, bir işe başlarken güçlük yaşayabileceklerini fark edebiliriz. Bu duruma verilebilecek en iyi örneklerden biri Princeton Üniversitesinde Psikoloji Profesörü olan Johannes Haushofer'in yayınladığı özgeçmişi. Haushofer özgeçmişini alternatif bir formda paylaşmış. Bu özgeçmişte sadece kabul aldığı eğitimler değil, kabul almadığı okullar da var. Sadece yayınlanan makaleleri değil, reddedilen makaleleri de var. Başarısız burs başvuruları ve kabul almadığı iş başvuruları da dahil...

Başarı illüzyonu

Haushofer çevremizdeki başarı illüzyonunu bozuyor. Denediğimiz her şeyin başarılı olmaması, başarıya ulaşmış olup olmasa da denediğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Aldığımız başarısız bir sonuç sadece bizim yeterliliğimiz ile ilgili olmayabilir. Seçim komitelerinin, tez danışmanlarının da kötü günleri vardır. Ya da bir işe başlamakta güçlük çekiyor olmamızın sebebi tembel olmamız ile ilgili olmayabilir. Belki de doğru alanda yani kendi becerilerimize uygun bir alanda olmadığımız ile ilgili olabilir. Ya da yapacağımız şey konusunda kafamızda daha net ve küçük parçalar halinde tasarlanacak bir plana ihtiyacımız vardır. Belki de kendimize koyduğumuz yüksek standartlar ellerimizi ve gözlerimizi bağlamıştır. Ya da kendi kapasitemizin çok üzerinde yüklerin altına girdiğimiz için çok yorulmuş olabiliriz. Kendimiz de dahil olmak üzere birini tembel ya da başarısız diye etiketlemek yerine "tembellik" etmeden o kişinin eyleme geçmesinin önündeki engellere, hayatında yaşadığı zorluklara bakmayı deneyebiliriz. Devon kitabında bireylerin bizim hatta onların da göremediği bazı engeller ve zorluklarla karşı karşıya olduğunu fark edebileceğimizi söyler. Üstelik hayattan tat alıp biraz yavaşlıyor olmanın adı da tembellik değildir. Fiziksel veya ruhsal olarak tükenme noktasına gelene kadar üretme baskısı altında olmadan da çalışmak için kendimize soracağımız sorular var. Hakikaten, tembellik diye bir şey var mı, eğer yoksa?

rabia.yavuz@gmail.com