Yalan değil bildiğin sahtekâr dünya

Hakan Yurdakul / Yazar - hakanyurdakul@yahoo.com
10.08.2013

Edepli, yerli, bizim olmayan şeyleri zekâyla dayatmayan, biraz üzen çokça güldüren, tevekküllü, bildiğimiz ve büyüdüğümüz iyi şeyleri öven kötüleri yeren, yani jakoben ve küt modernist falan olmayan bir komedi dizisi mümkün değil mi?



Bu yazı çok izlenen Yalan Dünya, eğlenmek ve şölen üzerine, ama önce karakterler. İlk grup, Antepli ve Cihangir’deki apartmanlarındaki zengin Kocabaş ailesi. Baba Şehmuz ve anne Server, yeni muhafazakâr modern tiplerden. Antep yöresinden gelenekçi-görenekçi, ama modern tüketici, hayat bilgilerine uymayan kiracılarını ötekileştiren ve aşağılayan. Şehmuz’un mazisinde bir pavyon kadını ve alkolik. Server Hanım ezik, çocuklarını hangi “gelenekle” büyütmüş belirsiz, alıştığımız anne profilinden hayli farklı. Evin kızı Gülistan, sözde edepli ve ailesine odaklı Türk kadını, ama “aşnaları fişneleriyle” evde kalmamak için Selahattin’e fit olmuş alışveriş delisi ve pragmatistin “dibi”. Oğluyla temel ilişkisi, onu yüceltmek ve zorlamak, tabi örnek olmadan. Eğlenceli, ama abla, eş veya anne olarak her durumda sınıfta kalır.

İkinci çocuk Rıza yakışıklı, küt, cahil, korkak, niteliksiz, faydacı, likör içince sapıtan, sözde racon sahibi. Deniz’in “artık neyse” kültürel üstünlüğünden tırstığından “kültürel” dengi zengin Nurhayat’a ikide bir fit. Bence kalsın.

Damat Selahattin, bildiğimiz namussuz, üçkâğıtçı ve çıkarcı asalak. Kayınpederinin izinden bir pavyon şarkıcısıyla metres ilişkisinde. Dini imanı para, para için ailesini ve kendini satan bir şahsiyet(siz). Oğul, Orçun. Aklını öpüşmekle bozmuş, kurmadığı fantezi kalmamış. Eylem’e aşık olmuş gibi, ama fırsatını bulsa başka şeylere teşne. Komik olmayan çene kayması, alamet-i farikası. Dedeye karşı bildiğin efendi torun, ebeveynlerine karşı asi ve rahatsız. Eylem ile odasını paylaşıyor. Ailenin kızı olsaydı aynı “hoşgörü” olur muydu? Bunun kabulü, “erkektir, elinin kiridir” ilkesizliği. Orçun, ebeveynlerin sorumluluklarından kaçtığı bir dünyadaki mümkün evlat halinin cisimleşmiş hali.

Sonra kiracı ve “sanatçı” ahalisi. Komşu çatı katını kiralamışlar. Bora, Açılay’ın sözde kocası ve doktor, saygın meslek, kız ve ev verilir hesabı. Deniz, “modern(ist)”, İzmir’li ve oyuncu. Kafayı kariyerle ve menopoza “duçar olmadan” evlenip çocuk sahibi olmakla bozmuş. Endişeleri bildik modern şeyler; yenilme falan. Yapmadığı iş yok; evlilik programı, erotik seslendirme, aşağılanan “Doğu aşiretinde aşk ve iktidar ilişkileri” dandik dizisinde oyunculuk. Buralara Fransız, Servet Hanımın elini öpmesi mesele. Kardeşi Bora, İzmir’in daha da modern tarafı olan Karşıyaka’dan. Tembel, boş gezeninin boş kalfası, dubaracı. Herkes gibi, binanın altındaki “şarkılı - içkili” kafenin daimi müdavimi. Açılay, oyuncu ve “olması gerektiği gibi” depresif ve narsist. İyi bir erkek arıyor ve sonuçta evdeki Emir’e fit. Bora ile sözde evli olduğundan yine sözde ayrılıyor, ama tuhaftır kimse bu daracık evden ayrılmıyor. Açılay, tiyatronun esas sanat, televizyonculuğun ise sadece para olduğunu buyuran “sanat için sanat” ahalisinden. Emir yakışıklı, züppe, genç kızların sevgilisi, büyük tiki. Kız ve yüzeysellik yarışında Çağatay’ın hemen arkasında. Yaşlanınca “Yeşilçam emekçisinin dramı” başlıklı demagojik haberlere meze olacak gelgeç bir adam.

Yalan Dünya’nın karakter tahlili

Üçüncü grup, çevredeki ahali. Nurhayat, “hanım hanımcık kız” modelli. Babadan zengin ve “doğal olarak” şımarık, fakir düşmanı, afralı tafralı, iktidar budalası ve aşağılama derecesinde öfkeli. Emir’in “âlemlerden dar gelip, muhafazakâr” bir kız aramasıyla, Nurhayat’ın Rıza’yı kıskandıracak “fake” sevgili araması denk düşünce Rıza ile ikinci düğününden sonra tiki Emir’e kaçmış. Aşk, hanım kızlığı döver imiş. Bünyamin, Nurhayat’ın ağabeyi. Bir sapa balta olamayınca İtalya’ya mimarlık okumaya gönderilip kazma olmuş. Ailenin özelliklerine ek olarak akılsız, tırsak, karaktersiz, asosyal, gördüğü tüm kızları teknesine davete her an hazır- nazır bir kifayetsiz.

Tülay, Selahattin’in uzatmalı metresi ve pavyon şarkıcısı. “Selahattin’le birlikte olmak için her şeye hazır. Arkadaşı Zerrin, konsomatris-dansöz, sahte psikolog, para için ne varsa satmaya hazır, numaracı, şantajcı, ilaveten Boğaza karşı rakısı, “zenci poposu” ve komisyonculuğu. En benzediği karakter Selahattin ve geçinemiyorlar. Zerrin yanınızda yörenizde olmasını istemeyeceğiniz biri. Çağatay, eski jönlerden ve diyaframı fazla gelişmiş. Yüzeysellik yarışında rakibi yok. Oyunculuk dışında temel faaliyeti eve kız atmak: şampanyalı, karanlıkça, romantik müzikli. Kankası Tufan ile her şeye ve herkese alaycı. Tufan, televizyon dünyasının “dahi” çocuklarından. Dini imanı, para ve sponsor. Ortaya Doğu kültürlü dandik dizinin de senaristi. Eylem, pasaklı, robot ayarında rasyonel, tuhaf ve Orçun’un kız arkadaşı. Zengin bir ailenin kızı, ama baba kaçmış, anne sevgili peşinden koşturmada, kız da sevgiye aç. Kocabaşlar ise sevgi kaynağı. Vasfiye, Antepli, sinsi, dedikoducu, laf sokucu ve başkalarının bedbahtıyla beslenen kan emici. Bilmeyeyim böyle bir garabet dedirten bir acuze. Etek boyu ve çoraplarından gayri bildiğimiz hiçbir yaşlı teyzeye benzemiyor. Ahmet, Selahattin’in kardeşi, alkolikliğe varmış ayyaşlığı her şeye mani ve bu yüzden hiçbir şey olamamış gibi. Reis, Kocabaş şirketinin tek çalışanı, belgesele meraklı ve Laz aksanlı. Varlık nedeni ortaya fonksiyonel bir Laz çeşnisi. Zorbey, kabadayı ve pavyonun sahibi. Afife Hanım, eski oyuncu, yaşayan “abide”, cimri, çıkarcı, kurnaz, her türlü adam kullanmacı, Deniz ile Bora’nın ne işe yarar belirsiz anneannesi.

Oyunculara diyecek laf yok, ama anladığımız, hiçbiri karakterin beş para etmediği ve gerçek hayatta birlikte olmalarının mümkünsüzlüğü. Haniymiş ortak paydaları? Hepsi de gaz maskeleriyle eylemci, çevreci ve “modern değerlerin” koruyucusu. Aralarından bir tane bile muhalif yok, her şeye muhalif Laz’ı dahil.

Programlanabilecek kadar didaktik kurgunun esasları şunlar:

1. Olumsuz insan halleriyle bir ana ve ana hikâyeye bulaşacak birkaç ara hikâye

2. Bir bölümde vezir olan karakter ve fikir diğerinde rezil, tempoyu koruma, kimsenin husumetini çekmeme kurnazlığı

3. Buraların hikâyelerini, deyimlerini ve atasözleri, İnternetten

4. Müşterisi hazır şeyleri saçma ve saçalama; mümkünsüz aşk

5. “Hafif Müzik” şarkıları (Bu millet şarkılı aşk filmlerini pek sever.)

6. Senaryoyu bir silah olarak kullanma: “Televizyonun Dahi Çocuğu”

7. Ne varsa insana inanmaya dair, karakterlerini tam tersleriyle parlatma çünkü insan”Eşref-i mahlûkat” falan değildir.

Senaristin hayatı bildiği yabancı şekliyle anlatması temel sorun. Bununla yapılan şey (toplum mühendisliğinden de şüphelenelim, şüphe iyidir), bizi yansıtmayan, çaktırmadan kabullerimizi etkilemeye çalışan dayatmacı, tek tip insana inanan, çok dillilere inanmayan ve “edepli” olmadan komik olunamayacağına iman etmiş bir kurgu. Sonuçta “zekâ babacan tavrıyla tiksinti veri(yo)r.

Eğlenmek doğal ve meşru bir ihtiyaç. Bu beceri buralarda da var idi. Mesela atışma geceleri, piknikler, hasat türküleri vesaire, ama bunların çoğu eskide kaldı. Bunlarda ısrar, yenik bir melankoli ve başka bir sahtekârlık. Komedi dizileri ise modern zamanlarda eğlenmenin araçları. Tüm araç kullanımlarındaki dezavantaj burada da mevcut; uygun değilse bozar, başkalaştırır. Sonuçta bunların bizim için olması hem kıymetli hem de gerekli. Bu dizide yansıtılmasa da farklılıklarıyla birlikte yaşama becerisine sahip çoğunluğun, “artistlik” ile eğlence kurgulama becerisi ise sınırlı. Yer altında yaşamaya zorlanıp, her türlü merkez avantajından ve beceri kazanma sürecinden yoksun bırakılınca sonuca şaşırmak da zor. Ancak ihtiyaç baki, hülasa bir şeyler yapmak lazım.

Dizi jakobenizmi

Bu yalan değil, bildiğin sahtekâr, kokuşmuş dünyanın, “komedi” sıfatının ardından insanı azaltması, kendi durduğu sözde “kutsal” ve ilerlemeci konumuyla istediği değeri azaltması veya normalleştirmesi, sırf sesi yüksek çıkabiliyor diye “ortalamayı” temsil etmesi, otantik olanı değersizleştirebilmesi, adabıyla işlenen “günahı” sıradanlaştırması ve herkesleştirmesi, “Cennetten beri yolda neler var”ı tamamen yanlış anlaması, kıymetli aşk üzerinden kandırması ve olanları kurnazlıkla “iyi” değil de “olan” ve dolayısıyla “mümkün olan” diye sunup bilinçaltımıza çöreklenmesi; hak değil yahu. Ama alternatifi ne ola?

Alternatifi; edepli, yerli, burayı temsil eden, bizde olmayan bir şeyleri zekâyla dayatmayan, “insana dair bir umut” sunan, biraz üzen çokça güldüren, tevekküllü, bildiğimiz ve büyüdüğümüz iyi şeyleri öven kötüleri yeren, yöre şiveleri veya adetleriyle aşağılamayan, ayırmayan, birleştiren, yapay ve sözde dayanışmacı aksiyoner hikâyelere bizi bulaştırmayan, erkekleri de kadınları da son kertede “adam” olan, birbirinden farklı kültürlerin bir kaçıyla nimetlenmiş tipleri karakterleri kılan, bunların mevcut olabileceğine inanan, yani jakoben ve küt modernist falan olmayan bir komedi dizisi.

Eğlenceye ve “şölene” dair düşünceleriyle bunları yazdıran en iyi arkadaşımın anlattığı bir hikâye vardı. Bayburt’ta bir köy çocuğu, öğretmenin başkalarının defterlerine yıldız verdiğini görüp hakkını korumanın insan olma gereği olduğu kadim bilgisiyle öğretmene sormuş: “Şuna da bir imza çıkmaz mı?” Efendim, diyeceğim o ki, bize de bize göre bir komedi dizisi çıkmaz mı?