Yalan dünyasının konforlu hayatları

Cengiz Algan / Yazar
23.06.2019



9-10 bin vuruşluk bir yazıda, uluslararası bir konsorsiyumun desteklediği CHP adayının seri şekilde söylediği yalanların analizini yapmak imkânsız. Çünkü sadece bu yalanları alt alta dizip yazmaya kalksak yazı biter. Ancak bu yalanları neden söylediğini ve seçmeninde nasıl olup da bir karşılık bulabildiğini ele alıp inceleyebiliriz. 

Venezüela’nın ABD destekli Guaido’su gibi, bir anda karşımıza çıkarılan CHP adayı, bugün çoğunu hatırlayamadığımız sayısız yalan söyledi. Bunların kimisi ufak çaplı (“Bana çay getiren adamı sürmüşler”), kimisi de devlet kurumlarını işe karıştıracak kadar (olmayan Sayıştay raporu gibi) iri yarı yalanlardı. Bence bu yalan stratejisini iki başlıkta ele almak mümkün.

Birincisi, adaya tanınırlık sağlamak. CHP’nin İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, 31 Mart’tan sonra CHP bülteni Sözcü’ye verdiği bir röportajda, bu şahsı aday göstermeye karar verdiklerinde, tanınırlık oranının yüzde 16 olduğunu söylüyordu. Az tanındığı için kendisine karşı önyargılar da azdı. Bu bir avantajdı ama tanınma sorununu çözmeye yetmiyordu. Adayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’la buluşturup (Canan Hanım’ın kendi sözleriyle) önemli ölçüde tanınmasını sağladılar. Ama hala yetersizdi.

Binali Yıldırım gibi ismi dev projelerle özdeşleşmiş bir adayın karşısına, küçük bir ilçenin, bilinmeyen ismini projelerle çıkaracak halleri yoktu. Bu işe yaramazdı. Gerekli olan adayın sürekli gündemde kalması, sürekli ondan söz edilmesiydi. Yalan bu aşamada devreye girdi. CHP’nin plastik adayı, dozu giderek artan yalanlarını piyasaya sürmeye başladı. Her gün birkaç yalan söyledi. Karşı tarafı sürekli kendi yalanlarını çürütmeye mecbur bıraktı. 

Siz bir yalanını çürütmek için, kanıtları arayıp bulup yayınlayana kadar o yenisini söylemiş oluyor, siz de kendinizi bu yeni yalanın kanıtını aramaya sürüklenmiş halde buluyordunuz. Böylece bütün medya, siyasiler, devlet kurumları, köşe yazarları, sosyal medya ve yabancı basın plastik adaydan söz eder oldu. Daha altı ay önce kimsenin tanımadığı bu şahıs, ABD medyasında yazısı yayınlanan bir figür haline geldi. Bizzat rakiplerine kendi reklamını yaptırdı. Bugün Google’a Binali Yıldırım yazınca yaklaşık 50 milyon, bu şahsın adını yazınca 64 milyon sonuç çıkıyor. 

Mağduriyet algısı

İkinci amaç ise mağduriyet algısını sürekli güçlendirmek ve gündemde tutmaktı. Kabaca söylersek seçmende “Gördünüz mü, hepsi birden bana saldırıyor” algısı yaratmak istiyordu. Oysa bu ortamı yaratan bizzat kendisiydi. Örneğin, CNN’de katıldığı program sonrası “Beni çeken kameramanları işten attılar. CNN birkaç gün içinde cevap vermezse bu durumu kabul etmiş olur” diyerek CNN’i kurumsal açıklama yapmak zorunda bıraktı. Arada geçen sürede de kamuoyu ilgisi yine onun üzerinde kalmış oldu. Aynı şekilde, Binali Yıldırım’la ortak canlı yayında, sorulan sorulara hiçbir cevap vermeyip yalan söylemekle yetindi. Anadolu Ajansı (AA) ve Sayıştay’la ilgili söylediği iki iri yalan sonrası, her iki kurum da açıklama yapmak zorunda kaldı. Burada CHP kurmayları devreye girip AA ve Sayıştay’ın siyasete müdahil olduklarını sert bir dille seslendirdiler. Sonuç? Plastik aday yine “mağdur”, devlet kurumları da onunla uğraşıyor algısı. 

Bir asırdır yalanla yaşıyorlar

Ordu valisine ettiği hakareti bile tersine çevirip bu algıyı sürdürdü. Hatta “Vali bana tuzak kurdu, özür dilesin” pişkinliğine kadar vardırdı. İşin içine annesini de katınca, taraftarları hakareti görmek yerine neden VIP’ten alınmadığına kızdılar. Buna kimi yazarlar da katkı sundu tabii. Mesela “Sarraf’ın eşi Ebru Gündeş’i bile VIP’ten geçirdiniz, onu neden almadınız?” minvalinde, hem mağduriyet algısını güçlendirecek, hem de en alakasız kişilerin ismini ısıtıp piyasaya sürerek eski bazı algıları canlandıracak köşe yazıları yazıldı. Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı da doğal olarak devletin valisini, polisini savununca “en üst düzeyden bana saldırı” algısını yaymaya devam etti. Söylediği en kısa ve fıkra gibi olan yalan ise “Ben yalan söylemem” oldu. Peki, bu şahıs jestleriyle, mimikleriyle, yüzünün kızarmazlığıyla, profesyonelce (yani bu işin eğitimini almış olarak) yalan söylüyor da, seçmeni olan kitle bu kadarına nasıl inanıyor?

Plastik adayın söylediği hiçbir yalan ayaküstü uydurulmuş değil. Hepsi bir ajans tarafından düzenli olarak üretiliyor ve önceden çalışılmış hareketler eşliğinde, aday tarafından piyasaya sürülüyor. Biz gördüğümüze göre, elbette kitlesi de yalanları görüyor. Fakat sesini çıkarmadığı gibi, kendi cenahlarından biri en ufak bir itirazla yalana yalan dediğinde, adeta ayaklanma çıkarıyor ve o kişiyi anında linç edip susturuyorlar. 

Mesela, plastik adayın eski ev arkadaşı Fatih Portakal, valiye hakaret görüntülerini izlediğini söyleyince kıyameti kopardılar. Yıllardır ayıla bayıla izledikleri bir sunucuyu bile bir anda defterden silebiliyorlar. Çünkü yalan dünyalarında gedik açılıyor, içeriye ışık sızıyor. İşte asıl sorun da burada. 

Bu kitle yalanın gönüllü alıcısı konumunda. Yeter ki söyleyen kendilerinden olsun. Çünkü aslında bir asırdır zaten yalan bir dünyanın içinde, adeta bir fanusta yaşıyorlar. Bir defa, kuruluştan bugüne asker-sivil bürokrasi ve “Batıcı” İstanbul sermayesinin ilerici, geri kalan halk kitlelerinin gerici olduğu yalanıyla yetiştiler. Kadın nüfusun başı örtülü yüzde 60-70’inin okullara girmesini yasaklayıp, sonra da “cahil” diye yaftaladılar ve buna yıllardır inanıyorlar. 

Dindarların “yobaz” olduğu, bilime inanmadığı, gelişmenin önünde engel olduğu illüzyonuyla bir asırdır yaşamaya, fikirlerinde en ufak bir değişiklik olmaksızın devam ediyorlar. Çoğunluğu katı Kemalist olan Alevileri örneğin, açıkça gladyo organizasyonu olan Maraş, Sivas, Çorum, Madımak katliamlarını “yobaz” Sünni’lerin yapmadığına bugün bile asla inandırmazsınız. 

1960 darbesi öncesi Menderes’i devirmek için “Öğrencileri kıyma makinelerinden geçirip hayvan yemi yapıyorlar” gibi absürt bir yalana bile inandılar. Oy verdikleri partinin genel başkanı, kaset marifetiyle koltuğa oturduğu 10 yıldan beri sayısız yalan söyledi. Birçoğuna dava açıldı ve yalancılığı mahkemeler tarafından defalarca tescillendi. Milyonlarca lira tazminat ödedi. Hatta para yetmeyince milletvekillerinin cebinden “yalan tazminat havuzu” oluşturuldu. Peki, kitlesinde bir değişiklik var mı? Asla. Her hafta meclis grup toplantılarına katılıp, yeni yalanları çılgınca alkışlıyor, üstüne de slogan atıyorlar. 

İlerici olmanın gerek şartı

Çok değil, altı yıl önceki Gezi ayaklanması sırasında binlerce yalan dolaşıma sokuldu. Tank paletlerinin onlarca insan ezdiğini, helikopterlerin parka havadan bomba attığını bile söylediler. Akla ziyan yalanlardı ama hepsine de inandılar ve gönüllü yaydılar. 15 Temmuz darbesinin başarısız olacağı anlaşıldığında uydurulan köprüde asker kafası kesildiği yalanı hala dolaşımda. Fotoğrafı dolaştırılan asker bizzat çıkıp “Ben buradayım, yahu. İşte kanlı canlı karşınızdayım” dedi ama kimin umurunda. Önemli olan kullanışlı bir yalan bulup ona kendilerini inandırmalarıydı.Çünkü kurdukları yalan dünya konforlu. Normal yollardan iktidara gelmeleri mümkün değil. Türkiye’ye dair bir projeleri hiç olmadı ki çıkıp halka anlatarak oy istesinler. Olsa bile yapabilecek kapasitede ne lider, ne de kadro çıkarabiliyorlar. Yıllardır Batı’nın verdiği direktiflerle yönetilmeyi benimsemişler. Nasılsa ilerici, çağdaş Batı doğrusunu bilir, formülü verirler biz de uygularız. Fikir üretmeye, proje geliştirmeye gerek yok. 

İş yapmaya da gerek yok. Özel kolejlerde rahatça oku, bir üniversite bitir, devlette veya büyük şirketlerde bir pozisyon kap. Babanın şirketinin devletten aldığı kaymaklı ihalelerle çocukluktan itibaren kalburüstü bir hayat sür. Akşamları barda arkadaş çevrenle toplaşıp “Tayyip’e küfür” ayinleri düzenle, “yobazlara” saydır. Yazın plajda Atatürk imzalı dövmeni de sergiledin mi, oldu sana dört dörtlük “ilerici”. 

Böyle konforun bozulmasını kim ister? Emperyalizme kafa tutmak, darbelerle, suikastlarla, ekonomik saldırılarla boğuşmak, bir yandan da halka hayalini bile kuramadığı hizmetleri götürmeye uğraşmak pek zahmetli işler. Eski düzen geri gelsin, Batı aklıyla yola devam edelim. Halk çalışıp borç faizlerini ödesin, çiftçilik yapsın, bizim yaşam alanlarımıza da girmesin. Hele de öyle eşi başörtülü cumhurbaşkanları, bakanlar filan hiç olmasın. 

15 Temmuz ve solun iflası 

Bu kitle bu kafadan asla çıkmayacaktır. Çünkü bu kafa çok konforludur. Yalanlar da umurunda olmayacaktır. Hatta mümkünse, hiç boşluk bırakmaksızın, karşı tarafı kötüleyen yalanlar üretilmeye devam edilmeli, kimse de itiraz etmemeli ve konforunu bozmamalı, yalan dünyayı sarsmamalıdır. Kanıt mı istiyorsunuz? Şu ana kadar plastik adayın söyledikleri arasında bozuldukları tek şeye bakın. Belediye sosyal tesislerinde alkol vermeyeceğini ve kadınlara ayrı, erkeklere ayrı yüzme havuzları olacağını söylemesine köpürüp, isyan ettiler. 

Yoksa bütün yalanlarına razılar, memnunlar ve hatta destekliyorlar. Hiçbir ahlaki ilkeleri kalmadı, hiçbir etik kuralı tanımıyorlar. 15 Temmuz darbecileri halkı havadan bombalarken, karadan camilere saldırıp (o gece 60 camiye saldırı oldu) müezzinleri döven bir kitleden söz ediyoruz. Kazanmaya bile değil, kaybettirmeye odaklanmış, hipnotize bir yığın ve etrafına toplanan farklı farklı gruplar var karşımızda. Laf anlatmaya çalışmak nafile. 

Son olarak, eli CHP’ye oy vermeye gitmeyen, zamanında HDP’nin kuyruğuna takılmış ama şimdi HDP de plastik adayın emrine girdiği için ortada kalan, küçük bir sol azınlığın gerekçe arayışına değineyim. Çoğunu eskiden tanıdığım bu çevrelerin yazdıklarından gördüm ki, CHP’ye oy vermeyi açıklamak için kıvranıyorlar. Bahaneyi de yine yalanda bulmuşlar. “Hayatta CHP’ye oy vermem ama kazandığı seçimi elinden aldınız, sırf bu yüzden oy vereceğim” diye yazıp çiziyorlar. 

Sandığa operasyonu, oy hırsızlığını, organize yolsuzluğu, oyların yeniden sayımının gece yarısı operasyonuyla engellenmesini görmeyip, yargı kararıyla seçim yenilenmesine güya hak gaspı kılıfı bulmuşlar. Ne diyelim? Türk solu 15 Temmuz gecesi ölmüş, cenazesi ortada kalmıştı. Bu zavallı gerekçeye kadar düştüklerine göre, artık mevtayı gömelim de ışıklar içinde uyusun. 

@cengizalgan