Yangını yangınla mı söndüreceksiniz?

İsmail Şahin / Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi
20.05.2022

İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyeliği soğukkanlı bir şekilde tartışılmış bir mesele değildir. Alelacele alınan böyle bir kararın, Avrupa ve NATO'yu güvenlik açısından nasıl bir sürecin içerisine çekeceğini hesap etmenin güçlüğü ortadadır. Rusya'nın tehditleri ve eylemleri malumdur. Putin'in Finlandiya ve İsveç'in kararıyla ilgili olarak, "Bizim için doğrudan tehdit teşkil etmiyor. Kendi egemenlik haklarıdır. Ancak NATO'nun askeri altyapısının bu ülkeleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi halinde, kesinlikle buna sessiz kalmaz, yanıt veririz" açıklaması, Avrupa'nın daha büyük bir yangının içerisine çekilebileceğini resmediyor.



Avrupa Birliği (AB) ile Avrupa ülkelerinin çoğunun, PKK'yı terör örgütü olarak tanımalarına rağmen örgütün her türlü faaliyetine izin vermeleri, Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında yaşanan en büyük sorunlardan birisidir. PKK'nın Avrupa ülkelerinde ciddi bir yapılanma içerisinde olduğu bilinen bir gerçektir. Bu konuda yazılmış çok sayıda rapor, örgütün federasyonlar, dernekler ve birlikler vasıtasıyla Avrupa'da teşkilatlandığını gözler önüne seriyor.

'Fikir ve ifade özgürlüğü'

Ayrıca örgüte ait bürolar, yayınevleri, yayın kuruluşları ile örgüte üye ve sempatizan kazandıran birçok mekanizmanın varlığı çok iyi biliniyor. Türk makamları, bahsi geçen konularda Avrupalı muhataplarını sıklıkla uyarmalarına karşın her defasında "fikir ve ifade özgürlüğü" çerçevesinde bir yanıtla "ikiyüzlü" bir muameleye maruz kalmıştır. Avrupa'daki PKK yapılanmasının, Türkiye'nin terörle mücadelesine ciddi bir köstek oluşturduğu açıkça görülebiliyor. Nitekim Avrupa'daki örgüt yapılanması, militan tedarikinden silah ve para desteğine kadar PKK'ya ciddi düzeyde lojistik yardım sağlıyor. Kısacası PKK'nın Avrupa yapılanması, günümüzde örgütün ana faaliyet ve ana kaynak üssü olma yolunda emin adımlarla ilerliyor ve bu konuda Türkiye, Avrupalı dost ve müttefiklerinden aradığı desteği, tüm yönleriyle elde edemiyor.

Diğer taraftan önemli bir anlaşmazlık konusu da, Suriye'de varlık gösteren Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve onun silahlı kolu olan Halk Savunma Birlikleri (YPG) üzerinde yürütülen tartışmadır. Türkiye her iki oluşumu, PKK/KCK terör örgütünün Suriye kolu olarak kabul ediyor ve bu bağlamda PKK'yı terör örgütü olarak tanıyan devletlerin de bu yapıları terör örgütü listesine almasını ve bu yapılara sağlanan her türlü yardımın kesilmesini talep ediyor.

Türkiye, PYD/YPG'nin PKK'nın Suriye'de faaliyet gösteren uzantısı olduğuna ve PKK terör örgütüyle olan organik bağına yönelik pek çok kanıt ileri sürmüş olmasına rağmen müttefiklerini bir türlü ikna edememiştir. Bunun başlıca nedeni, Batılı devletlerin PKK ve YPG'yi Ortadoğu'da yürütülen vekâlet savaşlarında etkili ve kullanışlı bir araca dönüştürmeleridir. Nitekim Batılı devletler bu yapılara DEAŞ'a karşı mücadele adı altında silah, militan, mühimmat, para ve lobicilik başta olmak üzere her türlü desteği vermekten geri durmamıştır. Nihayetinde bu tutum, PYD/YPG'ye karşı uluslararası kamuoyu nezdinde bir sempatinin oluşmasına yol açmıştır. Haliyle bu sempati ve destek, PKK ile PYD arasındaki organik bağ nedeniyle her geçen gün Türkiye'nin sınır güvenliği ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditleri artırmış; Türkiye'nin terörle mücadelesini sekteye uğratmıştır. Burada dikkat çeken önemli nokta, PYD/YPG'nin nihai hedefleridir. DEAŞ ile mücadele altında bu yapıların, Suriye'deki koşullardan faydalanarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında yeni bir devlet kurma çabası içerisinde girdikleri çok açıktır. Dolayısıyla Batılı devletlerin PYD/YPG'ye verdiği desteğin, DEAŞ'a karşı mücadeleyle sınırlı olduğuna ilişkin "masum olmayan" bir gerçeklik, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini tedirgin etmektedir.

Türkiye'nin bölgesel güvenliği için en önemli mesele, terörle mücadeledir. Bu, üzerinde pazarlık yapılamayacak derecede varoluşsal bir konudur. Zira bu noktada gösterilecek bir zaaf, ülkenin varlığını ve bütünlüğünü büyük tehlikelere atabilir. Konunun hassasiyetinden dolayı Türkiye, başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere tüm müttefiklerinden PKK ile YPG'ye Suriye'de verdikleri desteği kesmelerini talep etmektedir.

Terör kartı

İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyelik sürecinde Türkiye'nin şart olarak masaya "terör kartını" getirmesi, bu bağlamda haklı ve bir o kadar da yerinde bir tutumdur. Türkiye, yıllardır terör bataklığını kurutmaya çalışan bir ülkedir. Bu süreç, ülkeyi maddi ve manevi olarak ziyadesiyle yıpratmıştır. Bu yüzden Ankara'nın, Türkiye'nin ulusal güvenlik kaygılarının giderilmesine öncelik vermesi bir tercih değil aksine bir zorunluluktur. Batılı müttefiklerin, bu çerçevede Türkiye'yi anlaması oldukça önemlidir. Aslında Türkiye, İsveç ve Finlandiya üzerinden tüm müttefiklerine bir çağrıda bulunuyor. Yani mesele İsveç veya Finlandiya değil, PKK/YPG'ye destek veren tüm ülkeler.

Bu çerçevede Türkiye'nin beklentileri gayet açıktır. Herhangi bir spekülatif ve soyut bir tarafı yoktur. PKK ve YPG'ye dönük somut adımlar dışında herhangi bir maddi beklenti içermeyen şeffaf bir güvenlik talebidir. Ayrıca bir blöf de değildir. Dahası, hükümeti aşan ve milletin beklentisine dönüşmüş bir talep söz konusudur. Türk milleti artık terörle geçen yılları geride bırakma ve geleceğe güvenle yürüme arzusu içerisindedir. O nedenle kendi güvenliğine kast eden terör örgütlerini tolere etme sınırını çoktan aşmıştır. Kaldı ki PKK/YPG'nin Suriye'de yürüttüğü terör eylemleri, günümüzde Türkiye ve Avrupa'yı meşgul eden mülteci meselesinin en önemli faktörleri arasında yer almaktadır. Suriye'yi "Arapsızlaştırma" stratejisi bağlamında sürdürülen nüfus politikasıyla terör örgütlerine "devlet" kurabilecekleri yeni topraklar sağlanmaya çalışılmaktadır. Nihayetinde, PYD/YPG'nin işgal ettiği topraklar Suriye'nin üçte birine tekabül etmektedir ve bu işgaller neticesinde bu topraklardan Araplar ve Türkmenler zorla göç ettirilmiştir. Suriye göçünün ana nedenlerinden biri de bu işgallerdir. Batılı güçlerin desteğiyle, PYD/YPG'nin DAEŞ'e karşı mücadele şemsiyesi altında Suriye'nin doğusunun tamamını ele geçirmeye çalışmasını NATO müttefiklerinin görmemeleri imkânsızdır.

O halde Türkiye'yi hedef alan terör örgütlerine destek veren İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyeliğine Ankara, muhataplarından somut garantiler elde etmeden nasıl destek verebilir. Batılı müttefikler artık Türkiye'ye ilişkin geleneksek tavırlarını değiştirmeli. Bu stratejinin artık işe yaramadığı çok açık. Bu doğrultuda bir anıyı hatırlatmakta fayda var. 2002 Kopenhag zirvesi esnasında, Danimarka Dışişleri Bakanı ile Danimarka Başbakanı arasında yapılan bir konuşma gayri ihtiyari olarak kameralara takılmıştı. Konuşmada Dışişleri Bakanı Başbakana şöyle diyordu: "Çok büyük bir Avrupa ülkesinin dışişleri bakanıyla görüştüm, Türkiye'nin üyeliği konusunda bana dedi ki: Türkiye'yi önce uyutacağız, sonra unutacağız."

Uyutma ve unutma

Batı'nın Türkiye'yi "uyutma ve unutma" taktiklerinin sonu gelmeyecektir. Zira onlar için kendi güvenliklerinden öte bir güvenlik sorunu söz konusu değildir. Türkiye'yi de kendi güvenliklerine hizmet eden bir ülke olarak görüyorlar. Bu nedenle Türkiye bu konuda asla geri adım atmamalıdır. Nitekim Avrupa'nın güvenliği kadar Türkiye'nin de güvenliği önemlidir. Şayet modern güvenlik konsepti bir şemsiye veya bir mimari olarak tabir ediliyorsa o halde tüm üye ülkelerin güvenlikleri eşit derecede önem arz eder. Birinin diğerinden üstün olması gibi bir varsayım kabul görmez. Ayrıca şunu da belirtmek gerekiyor. İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyeliği soğukkanlı bir şekilde tartışılmış bir mesele değildir. Alelacele alınan böyle bir kararın, Avrupa ve NATO'yu güvenlik açısından nasıl bir sürecin içerisine çekeceğini hesap etmenin güçlüğü ortadadır. Rusya'nın tehditleri ve eylemleri malumdur. Ukrayna'daki işgalin yol açtığı güvenlik bunalımı ve mülteci krizi aşikârdır. Burada öncelikli konunun Ukrayna müzakereleri olması gerekirken krizi yeni bir safhaya taşımanın iyi niyetli ve barışçıl bir amaç taşımayacağı da çok açıktır. Güçlü bir şekilde yapılması elzem olan Ukrayna'daki savaşa son verecek diplomatik girişimleri etkili bir şekilde artırmaktır. Ukrayna'daki yangın söndürülmeden Finlandiya ve İsveç üzerinden yeni bir yangına yeltenmek, diplomatik açılardan uygunsuz girişimler olacaktır.

Bu diplomatik gerçeklikten hareketle, Finlandiya ve İsveç'in NATO üyelik sürecinin yükünü yalnızca Türkiye'nin omuzlarına bindirmek de eksik ve hatalı bir yaklaşımdır. Ankara'nın kaygıları kadar Avrupa'nın da kaygıları caridir. NATO'nun Finlandiya ve İsveç'e askeri üsler ve silahlar konuşlandırması durumunda, Rusya'nın buna nasıl bir tepki vereceğini kestirmek oldukça güçtür. Öyle ki Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Finlandiya ve İsveç'in kararıyla ilgili olarak, "Bizim için doğrudan tehdit teşkil etmiyor. Kendi egemenlik haklarıdır. Ancak NATO'nun askeri altyapısının bu ülkeleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi halinde, kesinlikle buna sessiz kalmaz, yanıt veririz" şeklinde bir açıklama yapması, bu belirsizliği resmetmesi bakımından dikkat çekicidir. Böylesi bir vaziyet, Avrupa'yı daha büyük bir yangının içerisine çekebilir. NATO müttefiklerinin bu senaryoyu enine boyuna tartışmadan, Avrupa'nın güvenlik sorumluluğunu Türkiye'nin inisiyatifine bırakır bir pozisyon almaları, oldukça düşündürücüdür.

[email protected]