Yâr ile bayram etti bu gönlüm

Prof. Dr. Haşim Şahin / Sakarya Üniversitesi
14.05.2021

Hz. Peygamber devrinde bayramlar Medine'deki Musalla Meydanı'nda kadınların ve genç kızların da katıldığı bayram namazıyla başlardı. Hz. Peygamber, Ramazan bayramlarında Musalla'ya çıkmadan önce hurma yerdi. İşte Ramazan bayramlarında yüzyıllardır devam eden tatlı yeme ve ikram etme geleneğinin kökeni bu sünnete dayanıyordu. Hacı Bayrâm Velî'nin tasavvufa intisabından sonra kendisinde meydana gelen halleri anlattığı "Noldu bu gönlüm" şiirindeki bayram metaforu, tasavvuf erbabının belirli merhaleleri geçip fenafillah makamına ulaşmayı da bir çeşit bayram olarak algıladıklarını ortaya koymaktadır.



Çatalhöyük'teki bir mağara duvarında yer alan M.Ö. 6. binyıla ait bir resimden hareketle binlerce yıllık geçmişe sahip olduğu anlaşılan bayramlar, tarih boyunca pek çok medeniyetin en önemli sevinç ve neşe kaynağıydı. Türklerin ve İranlıların milli bayramı Nevruz, İslamiyet sonrası dönemde ise Ramazan ve Kurban bayramları doğu toplumlarının en bilinen bayramlarıydı. Hemen her toplumda kutsal bir gün, yeni yılın başlangıcı, hac, ilkbahar yağmurlarının başlangıcı, toprağa ilk tohumun atılması, ilk ürünün kaldırılması, evlilikler, doğumlar, kutlu bir olay, zafer ve fetihler gibi muhtelif olaylar bayram kabul edilmişti.

Tarihin en eski devirlerinden itibaren bayramlar sultanlar, beyler, devlet ricâli, âlimler, dervişler, yaşlılar, gençler, çocuklar, kadınlar, kısacası toplumun her kesimi için bir buluşma, kaynaşma, kederden kurtulma, mutlulukları paylaşma vesilesiydi. Bayramlarda en güzel elbiseler giyilir, en leziz yemekler hazırlanır, komşular ziyaret edilir, büyüklerin elleri öpülür, çocuklar sevindirilirdi. Bayram bir anlamda sevinci paylaşma, üzüntü ve kederden kurtulma, mutlu bir olayı taçlandırma, hasımlıkları sona erdirme ve affetme vesilesiydi. Bayramlarda küskünlerin barışmasına ayrı bir önem verilirdi. Bu güzel gelenek, 1656 yılının Ramazan Bayramı'nı İstanbul'da geçiren Fransız seyyah Jean Thevenot'un dikkatini çekmiş, kaleme aldığı Seyahatnâme'sinde küslerin barışması geleneğinden övgüyle söz etmişti. Yine bugün de devam eden bir gelenek olarak, bayramdan bir gün önceki arife gününde yahut bayram sabahı, vefat etmiş aile büyüklerinin kabirleri ziyaret edilir, mezarları başında Kur'ân-ı Kerim okunurdu. 16. asrın ilk yarısında Anadolu'yu ziyaret eden Faslı meşhur seyyah İbn Battûtâ, Ramazan Bayramı'na denk gelen bir günde Saruhanoğulları Beyliği'nin kurucusu Saruhan Bey'i ziyaret etmek maksadıyla Manisa'ya geldiği vakit onu birkaç gün önce vefat eden oğlunun mezarı başında bulmuştu. Seyyahın anlattığına göre, Saruhan Bey ve eşi bayram gecesi ve sabahını oğullarının mezarı başında geçirmişlerdi.

İslâm toplumlarında bilhassa Ramazan ve Kurban Bayramlarına ayrı bir öneme sahipti. Toplumun hemen her kesiminde gösterişli bir şekilde, samimi duygularla kutlanan bu iki bayram sabrı, tevekkülü, yakınlığı, teslimiyeti, muhabbeti, paylaşmayı, yardımlaşmayı, cömertliği ifade ederdi. En gösterişli saraylardan en mütevazı köy evlerine kadar toplumun her sathında insanlar bayramı neşe ile karşılar, sofralar kurulur, yemekler hazırlanır, tatlılar tüketilirdi. Ramazan bayramlarında tatlılar biraz daha ağırlıktaydı. Kurban Bayramında ise tabii olarak et en fazla tüketilen ve ikram edilen besindi. İslâm dininde hemen her konuda olduğu gibi bayramlarda da Hz. Peygamber'in uygulamaları esas alınırdı. Mesela Ramazan bayramlarında tatlı yenilmesi Hz. Peygamber ile ilişkilendiriliyordu. Hz. Peygamber devrinde bayramlar Medine'deki Musalla Meydanı'nda kadınların ve genç kızların da katıldığı -bugün bazı Anadolu köylerinde bayram namazlarına kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere bütün köy halkının katılıyor olması muhtemelen bu uygulama ile ilişkili olmalı- bayram namazıyla başlardı. Hz. Peygamber, Ramazan bayramlarında Musalla'ya çıkmadan önce hurma yerdi. İşte Ramazan bayramlarında yüzyıllar boyunca devam etmekte olan tatlı yeme ve ikram etme geleneğinin kökeni de Hz. Peygamber'in bu sünnetine dayanıyordu.

Tasavvuf ve bayram

Bayramlar tasavvuf geleneği içerisinde de önemli bir yere sahipti. Tekkelerde gerek Ramazan gerekse Kurban bayramına mahsus bazı ritüeller gerçekleştirilir, gösterişli bayramlaşma törenleri icra edilir, bazı tekkelerde sadece bayramlara mahsus bazı yemekler pişirilirdi. Böylesi kutlu bir güne rastlayan buluşmalar bazı tarikatlar için özel bir anlam ifade edebilmekteydi. Mesela, Bayrâmî çevrelerinde yaygın bir şekilde anlatılan menkıbeye göre; asıl adı Numan olan Hacı Bayrâm-ı Velî, şeyhi Somuncu Baba bir bayram günü buluştuğu için kendisine "Bayram" adını verilmişti. Hacı Bayrâm Velî'nin tasavvufa intisabından sonra kendisinde meydana gelen halleri anlattığı "Noldu bu gönlüm" şiirindeki bayram metaforu, tasavvuf erbabının belirli merhaleleri geçip fenafillah makamına ulaşmayı da bir çeşit bayram olarak algıladıklarını ortaya koymaktadır. O yaşadığı bu halleri: "Bayrami imdi, bayrami imdi / Bayram ederler yâr ile şimdi / Hamd ü senâlar hamd ü senâlar / Yâr ile bayram etti bu gönlüm" dizeleriyle dile getirmişti. Hemen hemen bütün tasavvuf erbabı arasında bilhassa Kurban anlayışının manevi bir boyutu vardı. Tasavvuf kültüründe kurban, fena mertebesi, fedakârlık, kulun nefsini Allah yolunda feda etmesini simgeliyordu. Nitekim Yunus Emre: "İsmail'im, Hak yoluna canım kurban eyledim / Çün bu can kurban sana ben koç kurbanı neylerem" veya "Şimdi adım Yunus durur, ol demde İsmail idi / Ol dost içün Arafat'ta kurban olup çıkan benem" dizeleriyle bu hususa açıkça vurgu yapmıştı.

Bayramlaşma törenleri

Bayramlarda mutasavvıflar zaman zaman sultanlar tarafından düzenlenen gösterişli bayram namazına ve bayramlaşma törenlerine diğer devlet erkânı ve ulema ile birlikte iştirak ederler, devlet erkânı nezdinde büyük itibar görürlerdi. Bilhassa saray çevrelerinde bayramlaşma töreni son derece gösterişli olurdu. İbn Battûta Ramazan Bayramı esnasında Manisa'ya vardığı sırada bir tekkede konaklamış, tekkenin şeyhi ile birlikte ertesi gün Saruhan Bey'in yanına giderek birlikte bayram namazı kılmışlar, onun iltifatına mazhar olmuşlardı. Bayram namazı sonrasında bayramlaşma faslı gerçekleşirdi. Şeyhler bayramlaşma törenlerinde de bulunurlardı. Osmanlı sarayındaki bayramlaşmalarda bunun örneklerini görmek mümkündür. Sarayda bayram alayından sonra padişah has oda önüne konulan tahtına oturur ve saray nedimleri padişahı eğlendirirlerdi. Bu sırada vezirler, şeyhülislam ve meşâyih de mecliste hazır bulunur, altın ve gümüş tabaklarda getirilen helvalar kendilerine dağıtılırdı.

Virdler, zikirler, ilahiler

Bayram günlerinde hemen her tarikatın tekkelerinde bilhassa âsitanelerde bayram haftalarına mahsus merasimler tertip edilir, virdler, zikirler, ilahiler okunur, lezzetli yemekler yenirdi. Bir bakıma bu mübarek günler ve geceler büyük tarikatların gövde gösterisine de dönüşmekteydi. Bu törenlerin bilhassa bayramlarda yapılmasının nedeni mübarek gün ve gecelerin canlılığını koruma, toplumda daha yaygın hale getirme, pekiştirme amaçlı olduğu tahmin edilebilir. Meselâ Şâzeliyye tarikatının pîri Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî (ö. 1258), bu amaçla mübarek gecelerde, kandil ve bayramlarda toplu halde ibadet ve zikir yapar, yoksul insanlara sadaka dağıtılmasını sağlardı. Onun başlattığı bu gelenek daha sonraki dönemlerde de Şâzeliyye mensupları tarafından devam ettirilmişti.

Osmanlı döneminde Kadirîyye'nin İstanbul'daki Kadirihânesi bayram merasimlerinin tertip edildiği mekânlardan birisiydi. Söz konusu bu Kadirihâne pîr makamı olduğu için sadece buraya mahsus bazı törenler icra edilmekteydi. Burada sadece bayram haftalarında Evrâd-ı Kebir okunurdu. Yine adı geçen Kadirihâne'de bayram haftalarına mahsus olmak üzere Eşrefoğlu Rûmî'ye ait "Aşkınla ol âşıkın / Sıdkınla ol sâdıkın / Mahbûbudur Hâlik'in / Sultan Abdülkâdir'in" sözlerini taşıyan ilahisi meşk edilirdi.

Bayramlaşmalar zaman zaman herhangi bir tarikatın kendi geleneği içerisinde yer edinmiş bazı hadiseleri de öne çıkaracak şekilde çeşitlilik gösterebiliyordu. Kadirîler ve Cerrâhîler arasında benimsenen bir uygulama buna verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. 18. yüzyılda İstanbul'daki Kadirîhâne şeyhi Mehmed Efendi, Cerrâhî Âsitânesi postnişini Şeyh Yahya Efendi'nin kızıyla evlenmişti. Bu evlilik sonrasında Mehmed Efendi Cerrâhî Âsitânesi'ne geldiği sırada, Şeyh Yahyâ Efendi, Abdülkâdir Geylânî'ye hürmeten âsitânesinde Kadirî evrâdı okutmuş, devamında ise damadı Mehmed Efendi Kadirî usulüne göre devran yapmıştı. İlk defa bu iki şeyhin ihdas ettikleri uygulama daha sonra bir gelenek halinde iki tarikat mensupları arasında yaşatılmış, bilhassa Ramazan ve Kurban bayramı haftalarında bu zikir icra edilmişti. Bu âdete göre, bayram haftalarında ilk önce Kadirîhâne şeyhi Cerrâhî Âsitânesi'ne gelir, ayin esnasında postnişin ve sertarik arasındaki yerini alır ve bu şekilde ayin icra edilirdi. Ertesi Salı günü ise bu defa Cerrâhî Âsitânesi postnişini Kadirîhâne'ye gider ve devranı idare ederdi.

Bayramlarda bazı tarikatlar tarafından özel ayinler icra edilirdi. Celvetîler bayramlarda özel ayin icra eden tarikatlardan birisiydi. Bu tarikatın mensupları pirleri Aziz Mahmud Hüdayî zamanından beri musikiye büyük önem vermişlerdi. Bu nedenle Celvetî geleneğinde semâ ve musikinin ayrı bir yeri vardı. Üsküdar'daki Aziz Mahmud Hüdayî tekkesinde Ramazan bayramı, mevlit ve ayin günlerinde besteli şiir ve ilahiler okunurdu.

Mevleviyye mensupları da kandil gecelerinde ve bayramlarda kendilerine özgü bir ayin icra ederlerdi. Abdülbaki Gölpınarlı'nın verdiği bilgilere göre, bayram günlerinde, Kadir ve kandil gecelerinde dua-gû duasından sonra tebrik merasimi yapılırdı. Herkes hırkasının kollarını giyer, ilk olarak semazenbaşı yürür, postun önünde baş kesip şeyh ile görüştükten sonra sağ tarafında ayaklarını mühürleyip dururdu. Daha sonra sırasıyla diğerleri semazenbaşını takip ederler, aynı ritüelleri tekrarlayıp sıra halinde dizilirlerdi. Bu şekilde en sondaki şeyh ile ve bütün canlarla görüşür, en alta geçip dururdu. Tören başlamadan önce mutrip heyeti, neyzenbaşı, kudümzenbaşı ve semazenbaşından sonra yerlerini alırlar, mutrip heyetinin diğer üyeleri de kıdemlerine göre yerlerine geçelerdi. Tebrik töreninden sonra şeyh türbedekilere Fatiha verir, son gülbankı çeker ve semahaneden çıkılırdı.

Cerrâhilerde ise hem yukarıda anlatıldığı üzere Kurban bayramı hem de Ramazan ayı ve sonrasında gelen bayram yüzyıllara dayanan bir geleneğin yansıması olarak oldukça gösterişli bir şekilde geçirilirdi. Ramazan'ın yirmi yedinci gecesine tekabül eden Kadir gecesine ayrıca önem verilirdi. Kadir gecesi, Âsitâne müridler ve muhiblerle dolar, menüsü oldukça zengin bir iftardan sonra musiki makamlarının hakim olduğu ilahiler eşliğinde teravih namazı kılınırdı. Bayram hazırlıkları ise arife gününden başlardı. Âsitâne'de bayram temizliği yapılır, Cerrahpaşa Camii'inden getirilen sakal-ı şerif ziyaret edilir, ardından türbe ziyareti yapılırdı. Bayram sabahı kalabalık bir mürid topluluğu Âsitâne'ye gelir, sabah namazının ardından şeyh post makamının bulunduğu odada meşk icra eder, meşk sonrasında bayram namazı kılınırdı. Namaz sonrasında Tevhidhâne'de şeyhten başlamak üzere kıdeme göre müridler bayramlaşır, benzeri pek çok tekkede görüldüğü üzere halka şeklinde dizilmek suretiyle bayramlaşma merasimi tamamlanırdı. Bazı müridler şeyhin elini, bazıları ise avucunun için öperdi. Bayramların vazgeçilmezi olan yemekler tasavvuf erbabı arasında da önemli bir yere sahipti.

Köfteli çorba geleneği

Bayramlara mahsus yeme ritüellerine dair bilinen en güzel örnek Kadirîyye tarikatının Eşrefîyye kolunda adeta bir sembol haline gelmiş köfteli çorba yeme geleneğiydi. Konuya dair değerli çalışmalar yapan Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun belirttiğine göre, köfteli çorba merasimi her yıl Bursa'daki Nu'maniyye dergahında Ramazan ve Kurban bayramlarının ikinci günü yapılırdı. Dergâhta cemaatle sabah namazı kılındıktan sonra Kadirî evrâdı okunur, topluca yapılan Kelime-i Tevhid, Yâ Latîf, Ya Vedûd ve Hû zikirlerinden sonraki gülbeng ve duanın ardından taamhâneye inilirdi. Burada Ehlibeyt ve On İki İmam'a atfen on ikişer kişilik sofralar etrafında toplanılır, kıyam halinde şeyhin duası beklenirdi. Bu esnada eller çaprazlama olacak şekilde göğüs üzerinde tutulur, sağ ayağın baş parmağı sol ayağın baş parmağı üzerine konur ve hafifçe kalbin üzerine yatmış bir şekilde "Allah, Allah" zikrine devam edilirdi. Zikrin sonunda şeyh: "- Allah Allah, eyvallah. Hayırlar fethola, şerler def ola. Bu meydân-ı aşka revân olalım, Pîrimiz sultânü'l-âşıkîn, burhânü'l-vâsilîn, mazhâr-ı esrâr-ı kayyûmî, pîr-i sâni, cenâb-ı Eşref-zâde Abdullah er-Rûmî kuddise sirruh'l-âlî efendimizin sünnet-i şerîfesini icrâ edelim. Gelin ey ihvân-ı safâ, bu vesile-i hasene ve hâtırâ-i mustahsene ile köfteli çorba nûş eyleyelim, göçenleri yâd edelim" diyerek sofra gülbangını okur, duanın ardından toplu halde köfteli çorba yenirdi. Bu tören sadece Kadirîyye'nin Eşrefîyye kolu mensuplarına mahsus olmayıp diğer tarikatların mensuplarının da davet edilmesiyle adeta bir şölene dönüştürülürdü. Çorba yenildikten sonra türbenin etrafında dönülür, dergâhın bânisi ve türbede medfun diğer şahsiyetler için Fatihâlar okunurdu.

hasimsahin@gmail.com