Modern savaşların en korkutucu özelliği, büyük kararlarla değil küçük hatalarla büyümesidir. Bazen yanlış yorumlanan bir radar sinyali. Bazen yanlış hedefe düşen bir füze. Bazen de siyasi bir liderin yanlış hesaplaması. Tarih bize bunun örnekleriyle dolu.
Ömer Faruk Alimoğlu – Hukukçu
İnsan neden yaşar? İyi bir aile kurmak için mi? Biraz huzur, biraz para, biraz konfor, biraz da sağlıklı bir hayat için mi?
Muhtemelen öyle.
Fakat bu hayallerin hepsi tek bir varsayıma dayanıyor: Dünyanın yarın da bugün olduğu gibi var olmaya devam edeceği varsayımına.
İşte tam bu noktada kötü bir haberim var.
Bu dünya batıyor.
Hem de yavaş yavaş değil; bildiğiniz batıyor.
Öyle ki yakın bir gelecekte, hayatımızı nükleer bir sığınakta sürdürmeye çalışan insanların hikâyelerini anlatan bilim kurgu filmleri, bir gün günlük hayatın sıradan gerçekliğine dönüşebilir.
Gökyüzüne yazılan şiirler petrol dumanına karışabilir. Romantik şarkılara konu olan çiçekler, bir atomik kışın içinde bir daha gün ışığı görmeyebilir.
İşin ironik tarafı şu: Bütün bunlar insanlığın elinde.
Daha doğrusu, insanlığın değil.
Bir avuç insanın elinde.
Bugün dünyayı yöneten küresel güç odaklarının en dikkat çekici özelliği, kendilerini ideolojilerle tanımlamaları ama gerçekte hiçbir ideolojiye bağlı olmamalarıdır. Milliyetçilikten bahsederler ama milliyetleri yoktur. Demokrasiden bahsederler ama demokrasiye ihtiyaç duymazlar. İnsan haklarını savunduklarını söylerler ama insan hayatının onlar için gerçek bir değeri yoktur.
Bunlar modern çağın yeni aristokrasisidir.
Bazen bir devletin yönetiminde karşımıza çıkarlar. Bazen bir uluslararası kurumun bürokrasisinde. Bazen bir sivil toplum örgütü, bazen bir insan hakları savunucusu, bazen de bir terör örgütü olarak.
Dışarıdan bakıldığında birbirlerinin düşmanı gibi görünürler.
Fakat biraz yakından bakıldığında aynı küresel elit ağın farklı kolları olduklarını görmek zor değildir.
Modern dünyanın en büyük illüzyonu da budur.
Sanki birbirleriyle savaşıyorlarmış gibi görünen aktörlerin, aslında aynı oyunun farklı rollerini oynuyor olması.
Bugün bu oyunun yeni sahnesi İran.
Hep aynı cümle: Demokrasi getirmeliyiz
Resmi anlatıya bakarsanız mesele çok basit: İran'a özgürlük ve demokrasi götürülmek isteniyor.
Bu anlatıyı daha önce Irak'ta da duymuştuk. Sonra Libya'da. Sonra Suriye'de.
Her seferinde aynı cümle tekrarlandı: "Bu ülkeye demokrasi getirmeliyiz."
Her seferinde aynı sonuç ortaya çıktı: Yıkılmış şehirler, parçalanmış toplumlar ve kontrol altına alınmış enerji kaynakları.
İran meselesi de bu zincirin yeni halkası gibi görünüyor.
Fakat bu kez mesele biraz daha büyük gibi.
Çünkü İran yalnızca bir Ortadoğu devleti değil. Aynı zamanda küresel enerji denkleminde kritik bir aktör.
Çin'e petrol sağlayan en önemli ülkelerden biri.
Dolayısıyla İran'ın istikrarsızlaştırılması yalnızca Tahran'ın değil, Pekin'in de enerji güvenliğini doğrudan etkiliyor.
Bu yüzden İran'a yönelik saldırılar sadece Ortadoğu'daki bir çatışma olarak okunamaz. Bu aynı zamanda büyük güçlerin yeni jeopolitik rekabet alanıdır.
Bir tarafta ABD ve İsrail'in oluşturduğu blok var.
Diğer tarafta doğrudan sahaya girmese de İran üzerinden denge kuran Rusya ve Çin.
Sahadaki savaş bölgesel gibi görünse de stratejik sonuçları küresel.
İran'ın son dönemdeki misillemeleri de bu gerçeği açıkça gösteriyor.
Tahran yönetimi yalnızca İsrail'i hedef almıyor.
Körfez'deki enerji altyapıları, petrol taşımacılığı ve ABD üsleri de potansiyel hedefler arasında.
Bu da savaşın coğrafyasını genişletme riskini beraberinde getiriyor.
Ortadoğu savaşlarının tarihine baktığımızda her büyük çatışmanın eninde sonunda Körfez'e dokunduğunu görürüz.
Çünkü dünyanın enerji damarları burada atar.
Hürmüz Boğazı'nın birkaç hafta kapalı kalması bile küresel ekonomide büyük bir sarsıntı yaratabilir.
Petrol fiyatlarının yükselmesi yalnızca enerji piyasasını değil, dünya ekonomisinin tamamını etkiler.
Büyük kararlarla degil küçük hatalarla büyüyen savaşlar
Dolayısıyla İran ile İsrail arasındaki savaşın Körfez'e sıçraması, yalnızca bölgesel bir kriz değil; küresel bir ekonomik deprem anlamına gelir.
Ve işte tam bu noktada en tehlikeli senaryo ortaya çıkar.
Büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmesi.
Bugün dünyada nükleer silaha sahip dokuz ülke var.
Bu ülkelerin bir kısmı doğrudan, bir kısmı dolaylı biçimde bu krizin etrafında konumlanmış durumda.
ABD, Rusya, Çin...
Hepsi aynı satranç tahtasında.
Bu nedenle modern savaşların en korkutucu özelliği, büyük kararlarla değil küçük hatalarla büyümesidir.
Bazen yanlış yorumlanan bir radar sinyali. Bazen yanlış hedefe düşen bir füze. Bazen de siyasi bir liderin yanlış hesaplaması.
Tarih bize bunun örnekleriyle dolu.
Birinci Dünya Savaşı bir suikastla başladı. İkinci Dünya Savaşı bir sınır provokasyonuyla.
Bugünün dünyasında ise bir drone, bir balistik füze veya bir siber saldırı aynı zincirleme reaksiyonu başlatabilir.
Dünyanın sonuna doğmuş bir nesil miyiz?
Bu yüzden artık şu soruyu sormak hiç de abartı değil:
Acaba gerçekten dünyanın sonuna doğmuş bir nesil miyiz?
Çocukluğumuz pandemiyle geçti. Gençliğimiz savaş haberleriyle geçiyor.
Şimdi de dünya enerji hatlarının, nükleer silahların ve küresel güç mücadelelerinin ortasında yeni bir döneme giriyor.
Üstelik bütün bunlar insanlığın teknolojik olarak en gelişmiş çağında yaşanıyor.
Uzaya araç gönderiyoruz ama yeryüzünde barışı sağlayamıyoruz.
Yapay zekâ geliştiriyoruz ama insan zekâsının en ilkel taraflarını kontrol edemiyoruz.
Demokrasi ve insan hakları üzerine konferanslar düzenliyoruz ama şehirleri bombalamaya devam ediyoruz.
Sonra da şaşırıyoruz:
"Bu dünya neden böyle?"
Belki de sorun dünyanın kendisinde değildir.
Belki de sorun, dünyayı yönettiğini sanan insanların hâlâ insanlığı yönetebilecek olgunluğa ulaşamamış olmasıdır.
Bu yüzden insan ister istemez Annen May Kantereit'in o meşhur şarkısındaki gibi ironik bir cümle kurmak zorunda kalıyor:
"Yaşasın! Bu dünya batıyor. Ve şarkı söylüyoruz nükleer sığınaklarda. Cennetin çöküntüleri üzerinde..."
İnsanlığın bugün geldiği noktayı anlatmak için bundan daha ironik bir tasvir bulmak zor.
Çünkü belki de tarih, en gelişmiş çağını yaşayan bir uygarlığın aynı zamanda kendi sonunu tartıştığı bir dönemi yazıyor.
Ve biz...
Belki de gerçekten dünyanın sonuna doğmuş bir neslin tanıklarıyız.