Yavuz niçin doğuya sefer etti?

Dr. M. Mücahit Küçükyılmaz / Yazar
19.09.2020

Evet, Yavuz doğuya sefer etti, Türk ve Müslüman devletlerle savaştı. Ancak Anadolu'da ve İslam dünyasında öyle bir düzen inşa etti ki, bugün o büyük dâhinin kurduğu Mekke, Medine ve Kudüs eksenli düzeni hep birlikte arıyoruz.



21 Eylül Pazartesi günü vefatının 500. sene-i devriyesine denk gelen Yavuz Sultan Selim, Osmanlı padişahları içinde Fatih Sultan Mehmed ile birlikte en fazla tartışılan ve hakkında literatür oluşturulan kişidir. Onu yarım bin yıl sonra bile hâlâ gündemde tutan ve belki de giderek daha da “popüler” hale getiren hususların başında, sadece sekiz yıl padişahlık yapmasına rağmen, ülke sınırlarını 2,5 kat genişleterek 2 milyon 375 bin kilometrekareden 6 milyon 557 bin kilometrekareye çıkarmış olması gelmektedir. Tabii, bu genişleme devrin iki büyük devleti olan Safevilerin Anadolu’dan çıkarılması ve Memluklerin de tarihe karışması sayesinde olmuştu.

Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanan geleneksel bir imparatorluk yapısı için bu iki olay çok önemliydi; zaten Yavuz dönemindeki büyüme ve vergi gelirlerinin çoğalması, onun oğlu Kanuni dönemindeki refah ve fetihler dönemini beraberinde getirmiştir. Zira has ve tımar sistemleriyle toprağa bağlı bir iktisadi ve askerî faaliyeti temel alan Osmanlı devletinin kültürel ve iktisadi yapısı Yavuz’un fetihleriyle büyük bir canlanma yaşamış; çevre bölgelerdeki ilim adamları, sanatkârlar, zanaat erbabı, şairler, askerler ve tüccarlar için müthiş bir cazibe merkezine dönüşmüştü. Balkanlar, Orta Asya, Kafkaslar, Arap dünyası ve Afrika’nın en yetenekli, muteber kişileri payitaht merkezine yönelip sultanın himayesine girmek ve buradaki refah ve teşvik ortamından pay almak için adeta yarışa girmişti. Sadece Çaldıran zaferi sonrası Tebriz’den İstanbul’a 1514 yılında Sultan Selim’in maiyetine katılarak gelen kalburüstü ilim adamı, nakkaş, şair, asker, ulema ve tacirlerin sayısının bini aştığını söylersek, sanırım Osmanlı’nın Yavuz döneminde ulaştığı cazibenin boyutları daha iyi anlaşılır.

Peki, daha 50 yaşını göremeden sırtındaki kanserli bir çıban nedeniyle hayata veda eden bu büyük cihangir, sırf doğunun zenginliklerini elde etmek için mi Safeviler ve Memlukler ile savaştı?

Müslümanlarla savaş

Yavuz’u tartışmalı hale getiren işlerin başında onun kendisi gibi Müslüman ve Türk olan Şah İsmail ve Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey ile Müslüman-Çerkez olan Kansu Gavri ve Tumanbay ile savaşması gelir. Ancak bu savaşların ganimet veya mezhep faktörlerinin etkisiyle yapıldığını iddia etmek harcıâlem bir yargı olacaktır. Çünkü 16. yüzyıl Osmanlı coğrafyasına bakıldığında, Fatih dönemindeki hızlı fetihler sürecinin 1481’de II. Bayezid’in tahta geçmesiyle yavaşladığı, devletin odak noktasının Cem Sultan isyanı ve iç meselelere kaydığı görülmektedir. Bayezid’in yumuşak ve rind meşrep tabiatı da bunlara eklenince, ordu ve bürokraside Fatih devrinin dinamizmi kaybolmuş, vezirlerin açıkça güç mücadelesine girişip padişah huzurunda birbirini çekiştirdiği, yeniçerilerin İstanbul sokaklarında mala, cana musallat olduğu zamanlar yaşanmıştır. 1485-1491 yılları boyunca Memlukler ile yapılan uzun savaşlar sırasında ordu komutanı ve Bayezid’in damadı Hersekzâde Ahmed Paşa esir düşmüş, Osmanlı donanması Doğu Akdeniz’de fırtınaya tutularak neredeyse tamamen yok olmuş, hatta Memluk ordusu Kayseri’ye kadar ilerlemişti. En acısı, iki büyük İslam devleti savaşırken, Endülüs’teki Beni Ahmer devleti İspanyollar tarafından yıkılmış, binlerce Müslüman engizisyon mahkemeleri tarafından yakılmıştı.

Bozulan demografi

Bütün bunlara 1492 ve 1502 yıllarında özellikle İstanbul’u kasıp kavuran veba salgınları ile 6 yıllık kıtlık zamanları da eşlik etmiştir. İstanbul’da 11 Eylül 1509 günü başlayan ve 45 gün sürüp şehrin büyük kısmını yerle bir eden kıyamet-i suğra (Küçük Kıyamet) depremleri son döneminde takatten düşen Sultan Bayezid’i epeyce hırpalamıştı. Yaşlı sultanın öteden beri kendisine benzetilen büyük oğlu Şehzade Ahmed’i vezirlerin teşvikiyle veliaht ilan etmeye niyetlenmesi ise devleti tam bir kaosa sürüklemişti. Buna itiraz eden Şehzade Korkud, Antalya’dan Manisa’ya nakledilmeyip saltanat merkezinden uzakta tutulmasına kızarak Mısır’a gitmiş ve Osmanlıların rakibi Memluklere sığınmıştı. Bu boşluktan faydalanan Safevilerle bağlantılı Şah Kulu Tekeli büyük bir isyana kalkışmış, Korkud’un sancağı olan Antalya, Burdur yörelerini yağmalayarak Bursa önlerine dayanmıştı. Üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetlerini mağlup ettiği gibi Anadolu Beylerbeyi Karagöz Ahmed Paşa ile Veziriazam Hadım Ali Paşayı da katletmişti. Bu sırada Mısır’dan dönmüş olan Şehzade Korkud’un kafilesi saldırıya uğramış, hazinesi yağmalanmış, kendisi de Manisa kalesine kapanmıştı. Veliaht ilan edilen Şehzade Ahmed de Şahkulu ile savaşmak yerine Amasya kalesine kapanınca, yeniçerilerin ve halkın teveccüh gösterdiği Şehzade Selim’e taht yolu açılmış oldu.

Böylesi bir ortamda başa geçen Selim’in ilk işi doğal olarak Safevilerle yaşanan sorunu halletmek oldu. Ancak bu sorun bugün bazılarının zannettiği gibi itikadi veya mezhebi bir kavga değil, özünde Anadolu demografisi ve iktisadının yapısıyla ilgiliydi. Zira Osmanlıların Anadolu ve Rumeli’nde tutunabilmesinin temel sebebi, Kavimler Göçü’nden itibaren neredeyse 1200 yıldır Orta Asya ve doğudan akıp gelen taze insan kaynağıydı. Şah İsmail’in Anadolu’yu yurt tutan Yörük-Türkmenleri Erdebil ve Tebriz’e çağırması, Anadolu’da faaliyet gösteren Kızılbaş halife ve müritlerin “Şaha gidelim” türküleriyle Ustacalu, Varsaklu, Tekelü, Rumlu, Şamlu, Beğdili ve Avşar gibi büyük boyları doğuya çekmesi Anadolu’daki demografik yapıyı Osmanlı’nın aleyhine çevirmekteydi. Bunu fırsat bilen Şah İsmail, Osmanlı topraklarında sadece mezhep propagandası yapmak ve isyanlar çıkartmakla kalmıyor, maliyesi bozulmaya yüz tutan Osmanlı vergileri ağırlaştırırken, o ise Türkmenlere fetih ve ganimet vaat ediyordu.

Gerçekleşmeyen Batı seferi

Göç hareketlerini yönetenin dünyayı yöneteceğini, göçe maruz kalanın ise yıkılıp gideceğini iyi bilen Sultan Selim, Trabzon’daki sancak beyliği sırasında bu tehlikeyi görmüş, Anadolu’dan Türkmen gençlerini etrafında toplayıp Gürcistan üzerine akınlar düzenlemiş ve kendi payına düşen ganimeti dahi askerleriyle paylaşarak henüz şehzadeliği sırasında onların gözünde efsaneleşmişti. Ayrıca Selim’in hafızasında doğudan gelen Timur ile büyük dedesi Yıldırım Bayezid arasında yapılan Ankara savaşı ve sonrasında yaşananlar önemli bir yer tutmaktaydı. 1402’de Timur da doğudan batıya akan insan selini geçici bir süreliğine de olsa tersine çeviren bir rol oynamış ve bu süreç Osmanlıların Anadolu’daki varlığı için büyük bir tehlikeye yol açmıştı. Daha sonra doğudan gelen bir başka tehdit olan Akkoyunlu Uzun Hasan’ı ise Fatih Sultan Mehmed bertaraf etmişti. İşte Sultan Selim, Uzun Hasan’ın kızından torunu olan Şah İsmail’e karşı, büyük dedesi Yıldırım’ı değil, dedesi Fatih’i örnek alarak hareket etti.

Selim’in Safeviler ve Memlukler ile Çaldıran, Merci Dabık ve Ridaniye gibi bitirici ve kesin neticeli savaşlar yapmasının bir nedeni de, Batıya doğru, Roma ve Vatikan’a sağlam ve sonuç alıcı bir sefer gerçekleştirme arzusuydu. İskender’in doğu yürüyüşünün tersini batıya doğru gerçekleştirmeyi isteyen ve “Batıya giden yol doğudan geçer” diye düşünen Selim, dedesi fatih döneminde yeterli hazırlık yapılmadığı için Rodos kuşatmasının başarısız olduğunu vezirlerine söyler ve batı seferi için güçlü bir donanmayı şart görürdü. Akdeniz’deki Rodos, Girit, Malta, Sicilya, Sardunya gibi önemli adaları almadan Roma’yı almasının, alsa bile elinde tutmasının mümkün olmadığını çok iyi biliyordu. Evvela kardeşi Şehzade Korkud’un eski adamları olan Barbaros kardeşlerden Hızır Reis’i huzuruna çağırarak hediyelerle Devlet-i Âliye’nin hizmetine almış, Cezayir Sancakbeyi ilan etmiş ve bütün Akdeniz’e hâkim olacak dev bir donanma inşa edilmesi için emir vermişti.

Hazineye Yavuz mührü

Bu donanma sadece Akdeniz ve kıyısındaki memleketlerinin fethinde değil, aynı zamanda Hint okyanusundaki Müslümanlara yardım ulaştırmak amacıyla da kullanılacağı için uzun seferlere ve büyük dalgalara karşı dayanıklıydı. Zira Portekizli ve İspanyol denizcilerinin, Hint okyanusundaki adalara saldırıp yerlileri katlettikleri, geri kalanları da köle haline getirdikleri haberlerini çok sık duymaya başlamıştı. Üstelik yirmi yıl kadar önce Portekizli denizci Vasco de Gama’nın Afrika’nın alt ucundan dolaşıp Ümit burnunu geçmesi Çin ve Hindistan’dan gelen ticaret mallarının güzergâhını değiştirmiş, İpek Yolu’nun önemini azaltmıştı. Bu yüzden, babası Bayezid Han döneminde hazinede sıkıntı yaşanmaya başlanmış, düşen gelirleri artırmak için yeni ticaret vergileri salınmıştı. Fakat bu tedbirler maliyeyi düzeltmeye tam anlamıyla çare olmamış, hatta halkta hoşnutsuzluklara yol açarak Safeviler ve Memluklerin işine yaramıştı. Zaten Mısır seferinin bir gayesi de buradaki ticaret yoluna hâkim olarak hazinenin durumunu iyileştirmekti. Çünkü Çin ve Hindistan’dan Kızıldeniz’e gelen mallar karadan İskenderiye limanına aktarılıp Akdeniz’e, oradan da Avrupa’ya ulaşmaktaydı. Mısır seferi hazinenin durumunu iyileştirmiş, hatta Osmanlı maliyesi, dedesi Fatih dönemini bile geride bırakarak en parlak devrine ulaşmıştı. Yavuz, bu nedenle şöyle vasiyet etmişti:

“Benim altınla doldurduğum hazineyi torunlarımdan her kim doldurabilirse, kendi mührünü bassın. Aksi halde hazine-i hümayun benim mührümle mühürlenmeye devam etsin.”

Tahmin edileceği üzere, Osmanlı devleti yıkılıncaya kadar hazine dairesinde Yavuz’un mührü kullanıldı.

Sâdeliğin ihtişamı…

Sultan Selim hazineyi tarihte görülmeyecek şekilde doldurdu, ancak kişisel hayatında tam tersine bir tevazu içinde yaşadı ve sâdeliğin ihtişamına inandı. Asla altın ve gümüş kaplar ve kaşık, bıçaklar kullanmayıp çoğu zaman tahta kâselerde yemek yedi. Üzerinde ipek ve sırmalı, işlemeli elbiseler görülmezdi. Hatta oğlu Süleyman’a “Sen böyle süslü giyinirsen anan ne giyecek?” diye çıkıştığı rivayet edilir. Sadece iyi bir devlet adamı ve savaşçı değil, aynı zamanda güçlü bir şairdi. Yaygın kanaatin aksine, şiirlerini yalnızca Farsça değil, Türkçe de yazmıştır; hakeza Şah İsmail’in de her iki dilde şiirleri vardır. Bunun yanında Yavuz, iyi bir kitap okuyucusu olup özellikle tarihe çok meraklıdır. Hatta bu nedenle gözleri bozulmuştur ve gözlük kullanmaktadır.

Yavuz’un kurduğu düzen

Osmanlının doğu ve güney sınırlarını Hazar denizinden Hint okyanusuna uzatan, Akdeniz’in bir Türk gölüne dönüşme sürecini başlatan bu büyük cihangir, pek sevdiği ve örnek aldığı Oğuz Kağan, İskender, Alp Arslan ve Selahaddin Eyyubi gibi tarihe geçti. Onun bugünkü adıyla Ortadoğu’da 1517 yılında Türkler, Araplar, Kürtler, Çerkezler ve diğer milletleri bir araya getirip kurduğu düzen, 1917 yılında Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgaline kadar sürdü. Son yüz yılda kan deryasına dönen Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında, modern anlamda milliyetçilik düşüncesinin olmadığı, ama asabiye, kavmiyetçilik, mezhepçilik ve din savaşlarının kıyasıya yaşandığı zamanlarda Yavuz Sultan Selim’in bedelini peşin ödeyip ödeterek aldığı bir istikrar ve nizam hâkimdi.

Çölde bir ikindi güneşi gibi gölgesi uzun olan saltanatı Batı Roma’yı fethetmeye yetmedi. Çorlu civarında ömrünün son anlarını yaşarken kendisine, “İnşallah Batı Roma’ya sefer edip fethedersiniz” diyen nedimine şöyle cevap vermişti: “Bizim bundan böyle ahretten gayrı bir yere seferimiz olmaz, Hasan Can!”

Evet, Yavuz doğuya sefer etti, Türk ve Müslüman devletlerle savaştı. Ancak Anadolu’da ve İslam dünyasında öyle bir düzen inşa etti ki, bugün o büyük dâhinin kurduğu Mekke, Medine ve Kudüs eksenli düzeni hep birlikte arıyoruz.

mmucahit@gmail.com