Yavuz 'Pax Ottomana'yı nasıl kurdu?

Doç. Dr. M. Mücahit Küçükyılmaz / Yazar
02.04.2021



Dünya tarihinin gördüğü en büyük lider ve mareşallerden biri olan Yavuz Sultan Selim, sekiz senelik kısa hükümdarlığına rağmen Osmanlı devletinin topraklarını 2,5 milyon kilometrekareden yaklaşık 7 milyon kilometrekareye çıkardı. Hazine, kendisinden önce görülmemiş ve sonrasında da görülmeyecek bir doluluğa ulaştı. Zaten "Kim hazineyi benden çok doldurursa kendi mührüyle damgalasın" dediği halde, son padişah Vahdeddin'e kadar Osmanlı hazinesi Yavuz'un mührüyle damgalanmaya devam etti. Kudüs'ü fethetti ve Mekke ile Medine'yi Osmanlıya bağladı. Ancak "Hâkimü'l-harameyni şerifeyn" (Mekke ve Medine'nin hâkimi) yerine "Hâdimü'l-harameyni şerifeyn" (Mekke ve Medine'nin hizmetçisi) unvanını tercih ederek ilk Osmanlı halifesi oldu. Bu, 1055'te Tuğrul Bey'in Abbasi halifeliğini Şii Büveyhoğulları sultasından kurtarmasından sonra Türklerin muhafazası altına giren hilafet kurumunun artık tam manasıyla Türklerin uhdesine alınması demekti.

İkindi güneşi gibi

İbn Kemal'in "ikindi güneşi gibi gölgesi uzun, ömrü kısa" olarak tarif ettiği kısacık saltanatına rağmen, Yavuz, Osmanlı padişahları içinde hakkında en çok eser üretilen kişidir onunla ilgili "Selimnâme" başlığı altında çok geniş bir literatür vardır. Fatih ve Kanuni belki bu literatür zenginliği bakımından onunla yarışır, ancak biri 30 yıl, diğeri de 46 yıl hüküm sürdüğü için onların hakkında çok sayıda eser üretilmesi pek tabiidir. Osmanlının en karizmatik padişahı sayılan Yavuz, başta oğlu Sultan Süleyman olmak üzere, kendisinden sonraki bütün hükümdarlar üzerinde derin izler bırakmış; kılıç kuşanma merasiminden sefere çıkma âdetlerine, yönetim tarzından iktisadi sistemi idare şekline kadar pek çok alanda onun uygulamaları örnek alınmıştır.

Yavuz, dedesi Fatih'in ihtişamlı devrinden sonra babası Bayezid'in amcası Cem Sultan ile iç savaşı ve sonrasındaki mücadelelerinin gölgesinde büyüyen bir çocuktu. Şah İsmail'in fedailerinin Anadolu'yu allak bullak ettiği bir kaos ortamını ve Mısır'dan gelip Kayseri surlarına dayanan Memlukleri Trabzon'da yakından gören bir şehzadeydi. Ve Teke yöresinden başlayıp bütün Anadolu'yu kasıp kavuran, hatta Anadolu Beylerbeyi Karagöz Paşa ile Veziriazam Hadım Ali Paşa'nın canlarına mâl olan Şahkulu isyanının ardından tahta geçen bir padişahtı. Nitekim onun tahta geçmesine yol açan olayların başında, babasının veliaht tayin ettiği Şehzade Ahmed ile diğer ağabeyi Korkud'un bu isyanı bastırmakta aciz kalmaları geliyordu.

Kudüs merkezli düzen

Yavuz sayesinde Ortadoğu, Anadolu ve hatta Kuzey Afrika coğrafyası 1517 ile 1917 arasında, Ridaniye savaşından Balfour Deklarasyonuna uzanan 400 yıl boyunca bir barış ve istikrar dönemi yaşadı. Onun kurduğu Kudüs merkezli bir siyasal düzendi. Bu coğrafyanın I. Cihan harbiyle, yüzyılı aşkın süredir bir kan deryasına dönüştüğünü görünce, insan, o huzur devrini inşa eden kişiyi bugün daha çok merak ediyor ve anlamaya çalışıyor. Nitekim Yale Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Alan Mikhail, geçen yıl yazdığı "Tanrı'nın Gölgesi: Sultan Selim" eserinde "Osmanlılar, Sultan Selim'in hükümdarlığından Birinci Dünya Savaşı'na kadar dünya sahnesinin ana aktörü olarak var oldu. Avrupalı güçler 19. yüzyılda bu imparatorluğu siyasi olarak geride bırakmaya başladığında aynı zamanda Osmanlıyı, dünyamızın nasıl oluştuğuna ilişkin tarih anlatısının da dışında bıraktılar" der. Amerikalı tarihçi ayrıca Yavuz'u modern dünyaya ve Batı sistemine etkileri bağlamında anlatırken bir Türk'ün dahi kullanmakta zorlanacağı oldukça iddialı ifadelere başvurur: "Hepimiz, kültürümüzün ve tarihimizin önemli bir parçasını, Ortadoğu tarihinin en önemli gücü olan Osmanlı İmparatorluğuna ve özellikle bizden yarım bin yıl önce yaşamış bir padişaha borçluyuz."

Bugün Anadolu, Mezopotamya, Arap yarımadası, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika'nın nasıl huzura kavuşacağı sorusunu cevaplamak için yola çıktığınızda, samimiyseniz eğer, yolunuz bir şekilde Yavuz Sultan Selim'e ulaşır. Mikhail'in belirttiği gibi, sadece Osmanlının değil, bugünkü coğrafyanın da geleceğini çağlar boyu etkileyen ve çok az anlaşılan bir lider olan Yavuz, Pax Ottomana'nın kurucu babalarından biridir.

1000 yıla yaklaşan Selçuklu ve Osmanlı tecrübelerinin bize öğrettiği en temel husus, Türkiye coğrafyasının her devirde hücum altında olduğu ve olacağı gerçeğidir. Haçlılar ve Moğollar tarihte kalmış efsaneler değil, fırsat buldukça işgal için gelen istilacı güçlerdir. Bu devasa tecrübe bize, bu coğrafyada ayakta ve hayatta kalmak için öncelikle zihinsel açıdan şuurlu ve uyanık olmak, fiziksel açıdan da kudretli olmak gerektiğini her fırsatta telkin eder. I. Dünya Savaşı bunun son tezahürüdür; Kurtuluş savaşı bu tecrübeyle kazanılmış, hatta 15 Temmuz darbe girişimi yine bu tecrübe ve ruh sayesinde bertaraf edilmiştir.

Donanma gücü

Yine Çaka Bey'in 1081'de ilk donanmayı kurması ve Büyük Selçuklu devletinin Doğu Akdeniz ile Ege'ye ulaşmasıyla başlayan deniz tecrübesi bize pek çok şey öğretmiştir. Büyük Sultan Melikşah, Lazkiye sahilinden aldığı kumu babası Alp Arslan'ın mezarının üzerine serperek şöyle demişti: "Müjde sana ey baba! Çünkü çocuk olarak bıraktığın evladın dünyayı baştanbaşa fethetti!" O güne kadar karacı bir millet olan Türkler için deniz neredeyse dünyanın sonu anlamına geliyordu. Ancak Osmanlılar, özellikle Fatih'ten itibaren, büyük ve uzun ömürlü bir devlet olmak ve dünyada nizamı hâkim kılmak adına denizlerde söz sahibi olmanın gerek ve önemini kavramıştı. Öyle ki, Yavuz'un ağabeyi Şehzade Korkud denizcilik üzerine bir kitap yazmış ve Yavuz, tahta geçince daha önceden Korkud'un himaye ettiği Barbaros kardeşleri devlet hizmetine alarak Hayreddin Paşa'yı Cezayir Beylerbeyi ilan etmişti. Öngörülü bir lider olan Yavuz, denizlere hâkim olmak amacıyla okyanuslara dayanıklı, büyük bir donanma inşa etti. Fatih'in alamadığı Rodos'u almayı, Akdeniz'de tek güç olmayı düşlüyordu. Bu rüyası, oğlunun saltanatında ama onun inşa ettiği donanma sayesinde gerçekleşti. Barbaros kardeşler başta olmak üzere, Osmanlı altın çağının denizdeki bütün aktörleri ya Yavuz devrinde devlet hizmetine girmiş ya da onun başlattığı donanma seferberliği sonrasında yetişti. Kendi ömrü vefa etmedi ama Kanuni döneminde Osmanlı, Akdeniz'e hâkim olarak dünyanın süper gücü haline geldi. 16. yüzyıl Osmanlının hem denizlerde, hem de bütün dünyada altın çağıdır. Hatta dünyada Türklerin altın çağıdır, demek daha doğru olur. Zira Osmanlıların ardından doğuya giderek sırasıyla iki büyük Türk devleti gelmektedir: Safeviler ve Babürlüler. Ancak bunların Osmanlı devleti gibi bir deniz gücü neredeyse yoktur ve bu yüzden ömürleri daha kısa sürmüştür.

İşte bugün, dünyanın en başta gelen kara ordularından birine sahip olan Türkiye, bu özelliğini tahkim etmek ve kalıcı hale getirmek için hava ve deniz unsurlarını en yeni teknolojilerle güçlendiriyor. Aynı zamanda Akdeniz ve sair sulardaki haklarını kuvvetli ve caydırıcı bir biçimde koruyacak kapasiteyi inşa ediyor. Karadeniz ve Doğu Akdeniz'de çıkarlarını yüksek sesle savunuyor, sahada varlığını gösteriyor. Yine Türkiye, müthiş bir vizyonun sonucu olarak, Libya ile karasuları mutabakatını imzaladı, Kuzey Kıbrıs'ta kapalı Maraş'ı açtı. Ama Türkiye bir taraftan içeride Kahramanmaraş ile kapalı Maraş'ı birbirinden ayırt edemeyen bir muhalif cehalet ile mücadele ediyor. Maalesef bu da Selçuklu ve Osmanlı mirasında yeri olan bir durumdur. Yavuz dâhil pek çok büyük lider, dışarıdaki düşmandan çok içerideki iş bilmez rakiplerle uğraşmak zorunda kalmıştır.

Göç, iskân, iltizam

Bu tecrübenin bize öğrettiği üçüncü bir husus, göç hareketlerini yönetenin dünyayı yöneteceği gerçeğidir. Göçe maruz kalan, onun altında ezilirken, göçleri kontrol eden süper güce dönüşür. Varlığını Orta Asya'dan akın akın gelen Türkmen göçlerine borçlu olan Selçuklu ve Osmanlı devletleri bu sayede Yakın Doğu'da ve Anadolu'da tutunup Rumeli ve Avrupa içlerine ilerleyebildiler. Timur ve Uzun Hasan gibi doğudan çıkan ve bu 1000 yıllık göç sürecini kesintiye uğratan hükümdarlar ile de Osmanlılar arasında şiddetli savaşlar oldu. Bunların sonuncusu Yavuz ile Şah İsmail arasında 1514 yılında Çaldıran ovasında gerçekleşti. Osmanlının Anadolu'dan Rumeli'ne iskân ettiği Ustacalu, Rumlu, Tekelü, Şamlu, Varsaklu, Avşar gibi taze Yörük-Türkmen unsurlar, Şah İsmail'in çağrısına uyup bugünkü İran topraklarına gitmeye başladığında Osmanlı demografik, iktisadi ve siyasi açıdan zarar görmeye başladı. Henüz Trabzon Sancakbeyi iken bu tehlikeyi gören Şehzade Selim, tahta geçtiğinde ilk iş olarak göç hareketlerinin yönünü düzeltecek müdahaleyi yaptı, Safevileri yenerek Osmanlıyı Yörük-Türkmen boyları için yeniden cazibe merkezi haline getirdi.

Ömrü kısa, gölgesi uzun

Yavuz bununla kalmadı, Çaldıran sonrası İdris-i Bitlisi'yi görevlendirerek Doğu Anadolu'daki Kürt beylerini çeşitli siyasi ve ekonomik ayrıcalıklar yoluyla Osmanlı safına çekti. Mesela devlet adına vergi toplama hakkı verdiği bu beyleri iltizam sistemi içine dâhil ederek hem itibar ve mevkilerini devam ettirdi, hem ekonomik durumlarını kuvvetlendirdi, hem de onların nüfuzu sayesinde yerel halkın üzerindeki Osmanlı idaresini pekiştirdi. Benzer yöntemi daha sonra fethettiği Şam, Kudüs ve Mısır'da da devam ettiren Yavuz, böylece Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin ve diğer unsurların bir arada yaşadığı bu düzeni bugünkü adıyla Ortadoğu'nun geneline yaydı. Ta ki 19. Yüzyılda bu barış ve istikrara "Şark sorunu" adını vererek onu bir problem olarak kodlayan Batılı sömürgeciler bölgeye ellerini uzatıncaya kadar Pax Ottomana devam etti.

Elbette bir düzen kurmak için adalet ve kılıç, yani yasa ve yaptırım gücü gerekir. Yavuz da Osmanlı barışını elinde gül demetiyle inşa etmedi. O herkesi memnun etmeye çalışmak yerine, "Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır" hadisini düstur edinerek adaletin kılıcı oldu. İbn Kemal'in dediği gibi ömrü kısa olsa da, uzun gölgesi yarım bin yıldır bölgemizi kaplamaya devam ediyor.

mmucahit@gmail.com