Yavuz'un meselesi ‘mezhep' değil ‘isyan'dı

Röportaj: Hale Kaplan
26.03.2021

M. Mücahit Küçükyılmaz: "Yavuz, en fazla yanlış anlaşılan tarihi kişiliklerden biri. Mesela Alevi katliamı konusu... Bir kere yok böyle bir şey. Sadece devlete isyan eden, yağma ve çapulculuk yapan kim olursa olsun, onun gözünün yaşına bakmıyor. Burada asıl kelime isyan, Alevilik veya Sünnilik değil." "Orta Doğu'nun bugünkü çatışma ve kaos ortamına bakınca, bu bölgenin çok da uzak olmayan bir geçmişte istikrar ve barış havzası olarak kalması yeterince ilgi çekici bir gerçeklik. Bu barışı, Pax Ottomana'yı sadece sekiz yıllık kısa saltanatı sırasında inşa eden kişiyi merak ettiğinizde tarih sizi Yavuz Sultan Selim'e götürüyor."



Doç. Dr. M. Mücahit Küçükyılmaz'ı Açık Görüş okurları yakından tanıyor. İncelikli üslubuyla kaleme aldığı tarih yazılarına oldukça aşinayız. Küçükyılmaz yakın zamanda aynı hassasiyetle bir roman yayınladı: "Yavuz: Adaletin Kılıcı". Turkuvaz Yayınları arasından çıkan kitap, tarih ve edebiyatın başa baş gittiği ve bu nedenle büyük keyifle okunan nitelikli bir çalışma. Yazarı bu romanı yazmaya iten, Ortadoğu'nun bugünkü durumuyla epeyce alakalı. Çünkü Yavuz'un Ortadoğu'da sekiz yılda kurduğu düzen, Batı'nın I. Dünya Savaşı ile Ortadoğu'ya yerleşmesine kadar 400 yıl sürüyor. Çok savaş yapması ile eleştirilerin hedefinde olan Yavuz'a, mecburiyetleri ve muhasebeleri merkezinden bakan Küçükyılmaz, aslında Yavuz'un hikayesini trajik bulduğunu söylüyor.

Bir köprüye isminin verilmesi dahi tartışmalara yol açtı. Üzerine konuşmak çekinceli addedildi kimi zaman. Osmanlı'nın üç büyük sultanından biri olan Yavuz'u bu tartışmaların odağına koyan asıl sebep neydi?

Her şeyden önce Yavuz, tavizsiz ve azimli biri. Sorunu fark edip çözümü kavrayan, ancak orada durmayıp etrafındaki insanları ve şartları bu çözüme zorlayan bir karakteri var. Bu liderlik vasfı onun hızlı ve keskin hareket etmesini sağlıyor. Sonuçta Yavuz, Yakın Doğu, Kuzey Afrika ve Anadolu'da asırlar boyu aynı kalan, istikrarlı bir düzenin temellerini atıyor. Yarım bin yıl sonra bile tartışılması da bu yüzden. Elbette kolay bir insan değil. Deyim yerindeyse, bütün savaşları bitirecek bir savaş için uğraşıyor. Beğenilmeyi, iltifat görmeyi umursayacak biri değil. Düzen kurma peşinde. Öyle olunca, inşa ederken birilerini mutlu ediyor, birilerini de rahatsız ediyor. Zaten o da "Ne pahasına olursa olsun, sevileyim" düşüncesinde bir insan değil. Temel derdi rıza-i İlahi ve umumun maslahatı.

Çok savaş yapması ilk akla gelen eleştiri oluyor genelde. Fakat siz onun kurduğu düzen ve istikrarın Batı'nın I. Dünya Savaşı ile Ortadoğu'ya yerleşmesine kadar 400 yıl sürdüğüne dikkat çekiyorsunuz. Sizin romanı yazma gayeniz burası ile yakından ilişkili sanırım.

Çok doğru. Hele ki Orta Doğu'nun bugünkü çatışma ve kaos ortamına bakınca, bu bölgenin çok da uzak olmayan bir geçmişte istikrar ve barış havzası olarak kalması yeterince ilgi çekici bir gerçeklik. Bu barışı, Pax Ottomana'yı sadece sekiz yıllık kısa saltanatı sırasında inşa eden kişiyi merak ettiğinizde tarih sizi Yavuz Sultan Selim'e götürüyor. O tarihi edebiyat ile buluşturunca da ortaya Yavuz: Adaletin Kılıcı romanı çıktı.

Yavuz, "Hazır ol cenge, ister isen sulh u salah" sözünü düstur edinmiş bir cihangir, cengâver ve hükümdar. Ama amacı savaş değil, sadece savaşmak için savaşmıyor, düzen kurmak için savaşıyor. Nitekim huzur ve sükûneti tesis ettikten sonra savaş yapmıyor. Mesela saltanatının son iki yılı donanmayı güçlendirme, fethedilen yerlerin imar ve inşası, yönetimde düzenlemeler ve kurumsallaşma çabaları ile geçiyor.

Nasıl bir araştırma yaptınız? Onu nerede aradınız?

Bir kere Yavuz ile ilgili geniş bir literatür var. Selimnâme adı altında oluşan bu külliyat, çoğu birbirine benzese de Yavuz'u ayrıntılı biçimde anlatıyor. İdris-i Bitlisi, Celâlzâde Mustafa, Şükri Bitlisi, Hoca Saadeddin Efendi, Kılıççızâde İshak Çelebi, Kemalpaşazâde, Sücûdî Çelebi bu bakımdan önemli kaynaklar... Sonra bence Yavuz hususunda en kapsamlı eser diyebileceğim Feridun Emecen hocanın kitabı var. Muteber kaynakların neredeyse tamamının taranmasıyla kaleme alınan Yavuz Sultan Selim kitabı sadece Osmanlı değil, dönemin Arap ve Memluk tarihçilerinin eserlerini de kaynak olarak kullanmasıyla bugün araştırmacılar ve okuyucular için temel başvuru niteliğinde.

Tarihi roman yazmanın en büyük zorluklarından biri kurgu kısmı. Siz o dengeyi nasıl kurdunuz? Hangi izlek üzerinden gittiniz?

Tarihi konu alan roman, sinema vesair sanatlarda gerçekliğe aykırı olduğu bilinen kurguları doğru bulmuyorum. Belki bu fantastik edebiyat başlığı altında değerlendirilebilir. Ancak tarihi roman söz konusu olduğunda gerçeklikten arta kalan boşluklar için kurguya başvurulabilir. Apaçık hakikatleri değiştirirseniz, bunlar temel hatalar sayılır, sizin alanı bilmediğinizi gösterir ve sizi gülünç duruma düşürür. Mesela II. Bayezid'i Fatih'in babası gibi takdim edemezsiniz, çünkü oğludur. Ya da Melikşah'ı oğlu Sencer ile birlikte düşmana karşı savaşırken gösteremezsiniz, zira Melikşah öldüğünde Sencer altı yaşında bir çocuktur. Ama tarihin boş bıraktığı, kaynakların bize bir bilgi vermediği alanlarda edebi kurgu devreye girer, girmelidir.

"Yavuz: Adaletin Kılıcı" romanında elbette kurgu var, romanda tarih kronolojiye göre akmıyor, belli bir öncelik sırasına göre olaylar diziliyor, geriye dönüşler var, bilinç akışı tekniği kullanılıyor. Ancak kurgu tarihi gerçekliği zenginleştirmek, estetize etmek için kullanılıyor. Elbette Yavuz'un kendisiyle baş başa kaldığı anlarda psikolojik tahlil gibi sübjektif unsurlar devreye giriyor. Ya da Ayasofya'da hilafet devir teslim merasimi gibi tarihçilerce zayıf bulunan rivayetler bazen ana mesajı desteklemek adına kurgusal olarak kullanılıyor. Ama temelde bütün bu unsurlara tarihi gerçekliğe sadakati zedelemeden yer veriliyor. Bunun dışında romanı yazarken gittiğim temel izlekten bahsedecek olursak, iki şey öne çıkıyor: Diyaloglar ve görsel imgeler. Ben tarihi romancılıkta en önemli hususun dönemi hissettiren ve anakronik olmayan dil kullanımı olduğunu düşünüyorum. Elbette kastettiğim, o günün dilini bire bir romana yerleştirmek değil, ama o dönemde kullanılmayan kalıplara ve kelimelere yer vermemek gerekiyor. Yavuz'u günümüz Türkçesiyle konuşturursanız bu gayri ciddi bir tutum ve kolaycılık olur. Yavuz ancak kendi devrinde ve çevresinde kullanılan ifade ve kelimelerle konuşmalı. Mesela 16. Yüzyılı anlatırken, "Savaşta nasıl bir taktik ve strateji izleyeceğiz hünkârım?" gibi bir cümle ancak karikatürize etme amaçlı kullanılabilir. Bu bir roman cümlesi olamaz. Çünkü taktik ve strateji dilimize 19. Yüzyılda girmeye başlayan Fransızca sözcüklerdir. Yahut 16. Yüzyıldaki bir roman kahramanını, "Senin foyanı ortaya dökeceğim" diye konuşturamazsınız. Olmaz. Bu bakımdan Yavuz'un ağzından kaleme aldığım Selimnâme, anakronik olmadan üslup kullanımına dair olumlu bir örnek oldu, sanıyorum.

İkincisi, tarih ile sinema arasında yoğun bir irtibat bulunduğu için tarihi romanda kendi adıma görselliği çok önemsiyorum. Bu yüzen romanda okuru yormadan, olayları ve dönemi ona yaşatırcasına, bir film şeridi gibi akacak şekilde tasvir etmeye çalıştım. Özellikle Kudüs ziyareti, hacılar vakası, Sina çölünü geçiş, Ridaniye savaşı görselliğin öne çıktığı bölümler... İstedim ki, bir ressam çizmek istese zorlanmasın ya da bir senarist yazmak istese...

Efsanelerin gölgesinde kalmış bambaşka kişilikler olabiliyor tarihi karakterler. Tarihçiler okuru zehirleyebiliyor ya da... Sizi araştırmalarınız esnasında bu anlamda şaşkınlığa düşüren bir tarafı oldu mu Yavuz'un?

Tabii. Yavuz bu anlamda en az anlaşılan ya da yanlış anlaşılan tarihi kişiliklerden biri. Zira yapmaktan yazmaya, koşmaktan konuşmaya fırsat bulamıyor. Mesela Alevi katliamı konusu... Bir kere yok böyle bir şey. Sadece devlete isyan eden, yağma ve çapulculuk yapan kim olursa olsun, onun gözünün yaşına bakmıyor. Burada asıl kelime isyan, Alevilik veya Sünnilik değil. Şahkulu isyanında Antalya'dan Kütahya'ya, Eskişehir'den Sivas'a kadar Anadolu yağmalanıyor, Karagöz Paşa ve Başvezir Hadım Ali Paşa şehit ediliyor. Yavuz başa geçince de isyanı bastırıp asilerden ele geçirdiklerini cezalandırıyor. Ya ne yapsaydı? Ayrıca taht için İstanbul'a yürüdüğünde Dobruca bölgesindeki Alevi Türkmenler onun ordusuna katılarak padişah olmasına destek vermişlerdi. Ya da Yavuz'un tahta geçmesinde temel sebep olan Yeniçerilerin resmî tarikatı Bektaşilik'ti. Yavuz gerçekten Alevi katliamı yapsaydı, o Yeniçeriler onun ardında Safevi Şahı İsmail'e karşı savaşırlar mıydı? Üstelik Yavuz Sultan Selim, Safevi seferi öncesi Bektaşi Şeyhi Balım Sultan ile baş başa görüşüp uzun süre sohbet etmiştir. Balım Sultan Bektaşiliği müesseseleştiren ve Piri Sani olarak adlandırılan çok önemli bir pirdir.

Elbette burada okuru zehirleyenler tarihçiler değil, tarihi kendi kişisel veya siyasi hedefleri için eğip büken kişiler...

Yavuz'dan ne anladınız, size ne anlattı?

Yavuz bana tek cümleyle, Allah'tan başkasını metbu tanımayan güçlü liderliğin ve tavizsiz dirayetin millete huzur ve barış getireceğini anlattı.

Roman Ayasofya kürsüsünde başlıyor, orada bitiyor. Bu tercihin sebebi nedir? O kare zihninizde ilk nasıl canlandı?

Aslında o kare sanırım Bernard Lewis'te Ayasofya'da hilafet devir teslim merasimini okurken canlandı. Doğruluğu zayıftı ama görsel olarak cazip ve sinematografik bir sahneydi. Ayrıca Ayasofya, kılıç, hilat, Yavuz, hilafet gibi çok güçlü semboller içeriyordu. Bütün ömrünü İslam birliğine adamış ve Ayasofya'yı cami haline getiren dedesi Fatih'e her zaman hayranlık duymuş olan Yavuz gibi bir padişah için de "Hadim'ül-Harameyn-i şerifeyn" unvanının burada kullanılması etkili bir sembolleştirme oldu.

Mütevekkil'in iç konuşmasının da romanın bütününe sirayet eden bir yanı var...

Çok doğru bir tespit. Yavuz'un ana gayesinin İslam birliği olduğunu düşününce, bu birliği sağlamanın niçin ona nasip olduğunu da ifade etmek gerekir. Mütevekkil'in minbere çıkarken her basamakta mecburen yaptığı muhasebe de hilafet ve İslam birliğinin neden Yavuz'a ve Türklere nasip olduğunu sorguluyor. Roman boyunca Şah İsmail de benzer bir muhasebeyi yapıyor, Tumanbay ve etrafındaki emirler arasındaki konuşmalarda da bunu okuyoruz.

Bölüm başlıkları 'mecburi' ifadesi ile başlıyor çoğunlukla. Neden iradi değil mecburi?

Evvela Yavuz'un hayatı, tahta geçişi, babası ve kardeşleriyle mücadeleleri, hep Müslüman devletlerle savaşmak zorunda kalması, her zaman batıya sefer etmek isterken doğuya gitmek zorunda kalması... Bütün bunların hepsi bana büyük trajediler olarak görünüyor. Mecburen Trabzon'da sancakbeyliği yapıyor çünkü babası ve ağabeyleri onun İstanbul'a daha yakın bir şehirde görev yapmasını istemiyor. Daha şehzadeyken mecburen Gürcüler ve Safeviler üzerine sefer yapıyor çünkü bunları asıl yapması gereken babası Bayezid geri duruyor. Mecburen taht mücadelesine dâhil oluyor çünkü tahta geçemeyen şehzadenin ve evlatlarının hayatta kalma şansı yok gibi. Kendisi gibi Türk olan Şah İsmail ile mecburen savaşıyor çünkü Şah İsmail Anadolu'daki Türkmenleri doğuya çağırarak Osmanlı'nın siyasi, demografik ve iktisadi sistemini kökünden sarsıyor. Dedesi Fatih'e özenerek o da Batı Roma'yı, yani Vatikan'ı fethetmek istiyor ama doğudaki Safevi ve Memluk tehdidinin huzur vermeyeceğini bildiği için hep doğuda savaşmak zorunda kalıyor, batıya gitmeye ömrü yetmiyor. İkinci kez Safevi seferine çıkarken Maraş civarına geldiğinde, Memluk Sultanı Kansu Gavri'nin 80 bin kişilik bir orduyla Halep'i geçip Antep'e doğru ilerlediğini öğreniyor ve mecburen Sünni Memluklerle Merci Dâbık'ta savaşıyor. Mısır'ın fethi sonrası, aslında cesaret ve mertliğini çok beğendiği Tumanbay'ı yine mecburen idam etmek zorunda kalıyor çünkü onun varlığı Mısır için isyan ve iç karışıklık demek. İşte Yavuz'un neredeyse bütün hayatı mecburiyetler silsilesi şeklinde ilerleyen bir büyük trajediden ibaret!

İç muhasebeleri yapıyor Yavuz roman boyunca. 'Niyetin hayır mıdır?' sorusunun cevabını uzun düşünüyor... Şark'ı yekvücut kılıp hilafeti aziz eylemek niyeti. Çıktığı bu yolda siz onun adına hangi muhasebeleri mukaddem gördünüz?

Yavuz'un hayatında aslında bir romancıya sayısız fırsat sunacak, ilhama açık çok sayıda muhasebe alanı var. Mesela 15 yıldır göremediği ve çok özlediğini söylediği babasına karşı mücadele edip onu tahttan indirmesi yahut çok sevdiği ağabeyi Korkud'un ihanetini öğrenince onu boğdurtması ve ardından gözyaşı dökmesi... Bunların hepsi müthiş malzemeler ancak ben daha çok onun davası, mefkuresi ile ilgili konulardaki iç muhasebesine eğilmeye çalıştım.

Asıl muhasebe tabii ki romanın sonunda geleceğe sesleniş şeklinde retorik bir metin olan Selimnâme bölümünde yer alıyor.

İsterseniz Selimnâme'den muhasebe içeren bir bölümle bitireyim:

Bana sövgü niyetiyle "Yavuz" dediniz; tarih Yavuz adına izzet giydirdi, haysiyet verdi, heybet biçti.

Adım; kâfirlerin, korkakların, kaçakların, haydutların, sefillerin, sefihlerin değil; müminlerin, yiğitlerin, bahadırların, mazlumların, abidlerin, âşıkların, şairlerin yanına yazıldı.

Mevlama nihayetsiz hamd ederim ki, Calut'la, Nemrut'la, Firavun'la, Cehil'le, Cengiz'le değil; Talut'la, İskender'le, Oğuz'la, Alparslan'la, Selahaddin'le, Fatih'le anılacağım.

Âdil kılıcını kuşandığım Halife Ömer Efendimiz ve Selahaddin Eyyubi gibi bana da Şam, Mısır ve Kudüs'ün fethi müyesser oldu.

Her ne ettim ise, devlet, millet, ümmet içindir gayretim.

Devlet başta olmazsa, kuzgun leşte olur. O vakit ne ana kalır ne bacı, ne kızlar kalır ne kızanlar, ne kardaş kalır ne soydaşlar, ne yâr kalır ne yâranlar...

Tastamam millet gider; hepsinden evvel din gider, soy gider, ar gider, ırz gider!

İşte ben!

Fani olduğunu bir lahza hatırdan çıkarmayan Sultan Selim Han!

Bütün bunların muhafazası için muhterem pederimden geçtim.

Öz kardaşlarımı biçtim.

Yârin sıcak yatağını değil, seferin zahmetli yolunu seçtim.

Tahta geçtim, bir gün oturmadım!

Şan ummadım, bana bahşedildi.

Kan sevmedim, bana icbar edildi.

Sekiz sene dediğin nedir ki!

Çölde bir ikindi güneşi; gölgesi uzun, ömrü kısa!

Bir cihangir, yapmaktan konuşmağa fırsat bulamaz o daracık vakitte!

Ömrüm at sırtında, harp meydanında geçti ise...

Gürzüm mazluma kör, zalime kor oldu ise...

Kılıcım adalet uğruna bilenip kesti ise...

Milletim ve müstakbel evlatlarım asırlar boyu kansız, gamsız, düşmansız yaşasın diyedir.

Ben Anadolu'da, Rumeli'nde, Diyarbekir'de, Maraş'ta, Antep'te, Mısır'da, Şam'da, Halep'te ve dahi Hicaz'da ve dahi Kudüs'te yüzlerce yıllık refahı ve nizamı millet ve ümmet adına peşin aldım.

Bu uğurda nice bedel ödedim, nice bedel ödettim!

Gene de nefsimi temize çıkarmağa gayret etmem.

Zira benden sonra gelen her kimse yaşar, görür.

Ve tarih beni izah eder.

Vesselam...