Gündüz mareşal, gece şair... Yavuz'un, Selim yönü

Doç. Dr. M. Mücahit Küçükyılmaz / Yazar
10.04.2021

İnsanı tezatlar çeker. Belki de o yüzden trajediyi severiz; romanda, tiyatroda, sinemada dramatik gerilim ararız. Yavuz'un hayatı ve karakteri baştan aşağı trajedilerle örülüdür. Gündüz sert ve zeki bir mareşal, gece hassas ve ince ruhlu bir şair olan Yavuz'un dokunaklı üslubuyla kaleme alınmış muhteşem beyit ve gazellerin yer aldığı Türkçe ve Farsça olarak iki divanı vardır.



Harcıâlem bakış açısına göre Yavuz, Pax Ottomana'yı görünüşte savaşarak inşa etti. Ancak gerçekte Müslümanın, Hristiyan'ın, Yahudi'nin; etnik olarak Arap'ın, Çerkez'in, Türk'ün, Kürdün, Ermeni'nin, Marunî'nin, Süryani'nin birlikte yaşayabileceği bir vasat oluşturdu. Zaten ideal siyasal düzen mükemmel olan değil, işleyen siyasal düzendir. Mükemmel olan zihindedir, gönüldedir ve ütopiktir. İşleyen ise reeldir, hakikattir, herkesi yüzde yüz memnun etmez ama her kesimin bir şekilde dâhil olduğu ve rıza gösterdiği sistemdir. Yavuz bunu içindeki güçlü adalet duygusuyla başardı. Yavuz'un savaşı asla kendi kişisel çıkarı için değildi, her zaman yüce ve aşkın hedeflere yönelerek hareket etti. Bu yolda savaşması gerektiği için savaşmaktan kaçınmadı. Önce kendi babasıyla, ardından yine kendi hanedanının mensuplarıyla, sonra Acem Şahı İsmail, dedesi Dulkadiroğlu Alauddevle Bey ve en son Memlukler ile savaştı.

Zihin dünyası

Yavuz'un zihin dünyasında üç temel kavram vardı: Devlet-i ebed müddet, nizam-ı âlem ve ila-yı kelimetullah. Bütün Osmanlı padişahları gibi evvela sonsuza kadar yaşayacak güçlü bir devlet fikrine inanıyordu. Zira devlet güçlü olmadan adaleti sağlayamaz, adaleti sağlamadan da bir nizam inşa edemez. Böyle olunca adalet ve düzen kavramları kitaplarda soyut ve felsefi düşünceler ya da ütopik hedefler olarak kalır. İkincisi, onda bu güçlü devlet ile bütün cihanı saracak bir nizam kurmak fikri vardı. Son olarak, yeryüzünde nizamı adalet üzere kurduktan sonra da, bütün âlemleri ve mahlûkatı yaratan Allah'ın adını cihanın her zerresine yayıp öğretmek... Yavuz için bütün bu hedefler aynı zamanda bize iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan Allah'ın da iradesine uygundu. Yani Yavuz, yaptığı her işi Allah istediği için yapmaya çalışan, bu nedenle her sefer öncesi âlimlerin fetvasına müracaat eden biriydi.

Hazreti Ömer'in kılıcı

Ocak ayında yayımlanan "Yavuz: Adaletin Kılıcı" romanında onun sadece "Yavuz" tarafına değil, "Selim" yönüne, âlimliğine, şairliğine, coşkusuna, merhametine, iç dünyasına, ruh haline de eğilmeye çalıştım. Ancak adaletin kılıcı tanımından da anlaşılacağı üzere, bu ruh halinin ve derin iç dünyanın gerçek dünyada da bir karşılığı ve icraatları var. Yavuz'un nedimi Hasan Can'ın oğlu Hoca Sâdeddin Efendi'nin Tâcü't-tevârîh eserinin son bölümünde yer alan minyatürlerde Yavuz, genellikle elinde Hazreti Ömer'in kılıcıyla tasvir edilir. Hatta bu durum, anakronik biçimde Merci Dâbık savaşı öncesi tasvirlerde bile böyledir. Oysa gerçekte Hazreti Ömer'in kılıcı, Merci Dâbık ve Ridaniye sonrası Mısır'ın fethiyle Osmanlının eline geçen kutsal emanetler arasındadır. Ancak bu minyatürlerde Yavuz ile Hazreti Ömer arasında sürekli bağ kurulması bize sadece tarihin sonradan yeniden kurgulanışını göstermez. Aynı zamanda o dönemde Yavuz Sultan Selim'in, adaleti ve dirayetiyle bilinen Halife Hazreti Ömer'e benzetildiğini de gösterir. Yavuz ile Hazreti Ömer arasında adalet ve hatta kudret kavramları üzerinden kurulan bağ artık toplumsal hafızaya kök salmış bir inançtır.

Zaten Yavuz'un zihin dünyasında iktidar sahibi olmayanın adalet sahibi olma imkânı yoktur. Zayıfın adaleti olamaz, zira adaleti uygulamak için yetki ve güç gerekir. İşte onun adalet anlayışı evvela kuvvetli olmaya dayanır. Bu anlayışın uygulamasında ise, zayıflara, kadınlara, çocuklara derin bir merhamet olmakla birlikte, hata yapana, ihanet edene, ihmalkârlık gösterene karşı da tavizsiz ve sert bir tutum vardır. Biraz da Yavuz, babası II. Bayezid'in müşfik ve fazlasıyla merhametli saltanatı döneminde gevşeyen, Memluk savaşları ve Kızılbaş isyanları ile sarsılan devlet sistemini düzene koymak için bu tavizsiz tutumu takınmıştır. Nitekim ondan sonra gelen Kanuni Süleyman ve gelecek nesiller onun tavizsiz tutumu sayesinde Şark meselesinden yana asırlar boyu nispeten sorunsuz yaşamışlardır. Ki bu Şark'ın kapsamı İran, Memluk, Kürt, Arap gibi önemli etnisiteleri ve üç semavi dinin farklı mezheplerini kapsayacak kadar geniştir.

Gevşekliğe tahammülü yoktu

Yavuz Sultan Selim her şeyden önce inanmış ve adanmış bir liderdi. Bu yönüyle samimi ve tutarlı idi. Kendisinin vazgeçmediği hiçbir şeyden maiyetini ve askerlerini vazgeçmeye zorlamazdı. Sâde yaşardı, hatta etrafındakileri de böyle olmaya zorlardı. Önemli kararlar arifesinde uzun istişareler yapar, ancak karar verdikten sonra asla geri adım atmaz ve gevşeklik gösterenleri de affetmezdi. Dirayetli ve kudretli idi ama âlimlere, şairlere, dervişlere karşı da zaaf derecesinde hoşgörülüydü. Cesur ve mert düşmanı takdir ederdi.

Kahine itibar etmezdi

Babasının aksine müneccimlere, kâhinlere itibar etmezdi. Metafizik yönü güçlüydü; fakat dünyevi konular ve devlet işleri alanında döneminde yaşayan insanlara göre fazlasıyla gerçekçiydi. Mesela Mısır'ı fethettikten sonra piramitlere çok ilgi duymuş ve bilgi almak istemişti. Ancak getirdikleri kişi piramitlerin nasıl ve kimler tarafından inşa edildiğini anlatmak yerine, onlar hakkında efsanelerle dolu hikâyelerden bahsetmeye başlayınca, Yavuz sıkılmış ve adamı yanından uzaklaştırmıştı.

Teknoloji ve istihbarat

Yine dedesi Fatih'e benzeyen bir yönü, yeniliklere karşı aşırı meraklı oluşuydu. Hem İran, hem de Memluklere karşı savaş alanında son teknolojiyi kullanmış, en gelişmiş toplar ve tüfeklerle devrin iki büyük devletini mağlup etmişti. Oluşturduğu tüfekli yeniçeri birliği dönüşümlü ateş yapan küçük mangalardan kuruluydu ve bu sayede kesintisiz ateş yeteneğiyle düşmanı çaresiz bırakıyordu. Bu sürekli ateş yeteneği o zamanın ordularında olmadığı için tüfek yerine ok ve mızrak hâlâ tercih edilmekteydi. Ancak Yavuz, Çaldıran, Merci Dâbık ve Ridaniye meydan savaşlarında elde ettiği kesin zaferlerle bu anlayışı kökünden sarstı. Oysa Şah İsmail ve Kansu Gavri gibi rakipleri, top ve tüfeği "kâfir icadı" diye küçümseyerek kullanmıyordu.

Askerî deha bakımından İskender, Alp Arslan, Timur, Cengiz, Fatih gibi cihangirlerin sınıfındadır. Bunlardan farkları elbette çoktur. Mesela İskender gibi sürgit zaferlerle ilerleyen bir komutan değildir; siyasi ve idari becerisiyle zaferleri kalıcı hale getiren bir kurumsallaşma ve inşa kabiliyetine de sahiptir. İskender ölünce devleti dağılmıştı. Yavuz'dan sonra ise devlet daha da güçlenerek en ihtişamlı devrini yaşadı, 400 yıl daha hüküm sürdü. Yavuz, Cengiz gibi ayırt etmeksizin her mahlûkata karşı gaddar olmadığı gibi, Timur kadar sert de değildi. Savaşta ve devlet işlerinde acımasızdı ama barışta ve sivillere karşı merhametliydi. Belki Alp Arslan'ın zaaf derecesine varan affediciliği onda yoktur ama Yavuz, Büyük Selçuklu Sultanı'nın istihbarat konusunda düştüğü hatayı tekrarlamamış, çok kuvvetli bir istihbarat teşkilatı kurarak düşmanlarını çoğu zaman savaşmadan önce çözmüş ve moral bakımından çökertmiştir. Yavuz'un önünde her yönüyle örnek aldığı dedesi Fatih vardı ve kanaatimce komple bir devlet adamı ve lider olarak belki sadece Peygamber müjdesine mazhar olan İstanbul fatihi onun bir adım önündedir.

İlk gözlüklü padişah

İnsanı tezatlar çeker. Belki de o yüzden trajediyi severiz; romanda, tiyatroda, sinemada dramatik gerilim ararız. Yavuz'un hayatı ve karakteri baştan aşağı trajedilerle örülüdür. Gündüz sert ve zeki bir mareşal, gece hassas ve ince ruhlu bir şair olan Yavuz'un dokunaklı üslubuyla kaleme alınmış muhteşem beyit ve gazellerin yer aldığı Türkçe ve Farsça olarak iki divanı vardır. Türkçe divanı Alman İmparatoru II. Wilhem harika bir şekilde bastırıp II. Abdülhamid'e hediye etmiştir. Ancak bu büyük şairin sekiz yıla sığdırdığı dâhiyane zaferleri de vardır. Özellikle Sina çölünü geçtikten hemen sonra kendisini zinde bir şekilde bekleyen Memluk ordusuna karşı kazandığı Ridaniye savaşı, İskender'in Darius'a karşı elde ettiği Gavgamela zaferine benzeyen müthiş bir strateji ve taktik zekânın ürünüdür. Hem komutanlık ve liderlik, hem de şairlik ve hattatlık gibi sanatsal yeteneklerinin yanında onları besleyen bitmek bilmeyen bir okuma aşkı da bulunmaktadır. Öyle ki, bu yüzden gözleri bozulan Yavuz, Osmanlı padişahları arasında ilk defa gözlük kullanan kişidir. Oğuz Kağan'a, İskender-i Zülkarneyn'e hayran olmakla birlikte, Hazreti Ömer ve Ali başta olmak üzere dört halifeye gönülden bağlıdır; Hazreti Peygamber'e karşı gözyaşları dökecek kadar derin bir muhabbet beslerdi. Geceleri sabahlara kadar okumakla ve ibadetle meşgul olurdu.

Öte yandan onun bir başka trajedisi haksız yere Alevi katliamıyla itham edilmesidir. Zira Yavuz, tahta geçerken Alevi-Bektaşi meşrep Dobruca Türkmenlerinin desteğiyle Kırım'dan Edirne'ye yürümüş ve Bektaşi yeniçerilerin Yenibahçe ayaklanması (6 Mart-24 Nisan 1512) üzerine padişah olmuştur. Öte yandan, hep batıya gidip dedesi Fatih'in yarım bıraktığı Roma fethini tamamlamak ister, ancak doğunun sürekli bir tehdit kılıcı olarak başında sallanması nedeniyle daima doğuda savaşmak zorunda kalır. Bir başka deyişle, her zaman kâfirlere karşı cihad etmek isterken, Müslümanlarla savaşmaya mecbur kalmıştır.

Az ve tek çeşit yerdi

Bunun yanında, Yavuz'un hayatında kendi iradesiyle tercih ettiği birtakım dramatik çelişkiler vardır. Mesela dünyanın en güzel yemekleri elinin altında olmasına rağmen, çok az yemek yer ve her zaman tek çeşit yemeyi tercih ederdi. Altın, gümüş gibi değerli ziynetlerden nefret eder, sofrada tahta kaşık ve toprak kap kullanırdı. Giyiminde sâde ve gösterişsiz elbiseleri tercih etmesi bilinen bir husustur. Dünyanın dört bir yanından cariyelerin bulunduğu hareme pek uğramazken, döneminin yaygın alışkanlığının aksine tek eşli bir hayat yaşamıştır, o da Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan'dır. Ayrıca Yavuz, övülmekten, alkıştan, kalabalıktan ve tezahürattan hiç ama hiç hoşlanmazdı. Mesela Mısır fethi sonrası İstanbul'a dönerken, halkın karşılama için sokaklara döküldüğünü haber alınca, Topkapı sarayına Sarayburnu'ndan bir kayıkla hava karardıktan sonra gizlice girdiği bilinmektedir.

Yine son olarak onun ölümü de dramatiktir. "Biz çelebi miyiz ki hekime müracaat edelim!" deyip hamamda tellağa sıktırdığı bir çıban, şirpençe (aslanpençesi) denen bir hastalık yüzünden vefat etmiştir.

Tarihimiz talihimizdir

Tarihe taşınamayız, tarihi bugüne de taşıyamayız. Ancak Türkiye, bugün, "Oku ileri fırlatmak için yayı geri çekmek gerekir" metaforunda olduğu gibi tarihe sık sık müracaat etmelidir. Cezayirli düşünür Malik bin Nebi'nin eleştirdiği gibi, tarihi bir ihtişam yığını olarak kurgulayıp onda hülyalara dalarak kaybolmak doğru değildir. Fakat bir dönem yapıldığı gibi, tarihi tecrübe ve mirası yok sayıp reddetmek de bizi mekânda köksüz, zamanda öksüz bırakır. Kendimizi hangi kültür ve medeniyet aidiyetiyle tanımladığımız, bizim Türkiye olarak tarih içindeki yerimiz ve itibarımızı da tayin edecektir. Bu yönüyle, Türkiye, Osmanlının devlet-i ebed müddet, nizam-ı âlem, ilâ-yı kelimetullah düsturlarını çağımızın gerek ve gerçekleri çerçevesinde yeniden yorumlayıp adaletin kılıcı olmaya çalışmaktadır. "Büyük Türkiye" vizyonu, coğrafyamızda yüz yıl önce işgallerle bozulmuş olan denge ve düzeni adil temeller üzerinde yeniden kurma mücadelesidir. Bu millet de tarih boyunca "Haçlılar sizin kadınlarınıza, kızlarınıza ilişmez" diyen FETÖ elebaşı veya Diyarbakır annelerinin acıları üzerine zafer işareti dikmeye çalışan köksüz işbirlikçileri değil, nizam ve istikrar kurucu büyük liderlerini takip etmiştir.

Başka hangi ülkenin ordusu için Azerbaycan'dan Endonezya'ya, Fildişi Sahilleri'nden Kenya'ya, Pakistan'dan Libya'ya kadar, hatta Tanzanya, Malezya, Senegal'de toplu halde dualar edilir? Bu gerçek özelde Yavuz'un, genelde Osmanlı'nın kurduğu barış düzenini yine onun torunlarının ve temsilcisi olduğu devlet geleneğini taşıyanların kurabileceğinin en önemli işaretidir.

Tarih bizi çağırmaktadır ve Türkiye'nin düşmanları her ne kadar tarihimizi tahrif etmeye çalışsa da, tarihimiz bizim talihimizdir ve ancak bizi tarif eder.

mmucahit@gmail.com