Yediklerimiz helal; kaplarımız zehirli!

Dr. Necdet Subaşı / Din Sosyoloğu
05.09.2015

“Nerede hata yaptık?” sorusu bütün ihtişamıyla hepimizi ilgilendirmektedir. İslâm’ın kendi sahih gerçeğinin, o muhteşem ikliminin bugün tek tek her birimizi ürküten bir silaha dönüşmesinden kim sorumludur? Cihat gerekçesiyle akılları çelinen gençlerin Kandil’e kaçırılan çocuklardan farklı bir kaderleri olacak mıdır?



İslâmi geleneğin modern sunumları hemen her hanede tedirginlikle karşılanabilecek yeni bir temsil dalgası içinde şekilleniyor. Hiç kuşkusuz bu temsilin söylem düzeyindeki dili, inançta arılık anlamında “tevhit”, pratik alandaki yansıtma biçimi ise “cihat”la sınırlıdır. Bu dalgaya göre İslâm, geçen onca süre zarfında kendi sahih özüyle karşılaştırılmayacak ölçüde ana ekseninden uzaklaşmış, dine her durumda sahip çıkmaları gereken müminler de bu zaman zarfında onun “sahih” ilkelerinden yana bir tavır takınmak yerine “bidat ve fitne bataklığı”na saplanarak dinleriyle gerçek irtibatlarını kaybetmişlerdir. Bugün ortalıkta Müslüman olarak dolaşanlar gerçekte dinle bağları kesilmiş sahte karakterlerdir ve bunlar İslâm coğrafyasından bir bir temizlenmedikçe gerçek müminlere huzur yoktur. O hâlde devir arınma, ayıkla(n)ma, tasviye ve tahliye devridir. Müslümanlar artık restorasyonla, onarım ve tadilatla vakit geçiremezler. Bünyeye zarar veren unsurlar derhal temizlenmelidir. Durum tam olarak budur, bundan ibarettir.

İslâm’ın geleneksel miras ve bakiyesiyle yaşadığımız zamanlara nasıl intibak edileceği konusu 19. yüzyıldan itibaren aklı başında hemen her Müslümanın üzerinde kafa yorduğu esas meselesi oldu. İslâm’ın gündelik gerçekliği kuşatan bütüncül tasavvuru ile yeni zamanların dine her zaman sorunlu bir şekilde muamele etmeyi itiyat edinen seküler muhayyilesi arasındaki kopuklukları telafi etmek amacıyla pek çok âlim ve mütefekkir sıra dışı sayılabilecek arayışlar içinde İslâm’a bugünün dünyası içinde alan açmaya çalıştı. Çoğu panik tepkilerle şekillenen bu arayışlarda “yeni dünya”nın laik değerleriyle “eski dünya”nın dinî müktesebatını birlikte ele almak, hatta onları telif etme çabası genellikle kültürel şizofronilerle açıklanabilecek ekstrem sonuçlara yol açtı. Zamanlar arasında geçişin ne gibi kriterlere bağlı olacağı, İslâm dünyasının karşı karşıya geldiği sorunların çözümüne yönelik olarak hangi çerçevede makul ve meşru bir yol tutturulabileceği konusu biraz da zamanın ruhundan beslenen popüler itirazlarla hep bir detay sorunu olarak algılandı. Oysa sorun çok önemliydi ve itikat, kelam ve fıkhın bu kopukluklara meydan vermeyen yeni bir okumaya acilen ihtiyacı vardı. Düzenleme kavramına karşı duyulan muhafazakâr refleks ve alerji, onda bir tür reformist ima bulmakta kısmen haklıydı. Ancak geleneğe sahip çıkma iradesi ortaya koyanlar, ortaya çıkan ve her biri bir yıkımı andıran felaketleri göğüsleme, örtbas etme ya da gidermede hiçbir şekilde bütün bunları yapabilecek bir enerjiye de sahip değillerdi. Paradoks sadece modernleşmeci elitlerin bir özelliği değildi, gelenek bütünüyle kilitlenmişti.

Müslümanlar, sorunun derinlemesine yaşandığı ülkelerde en başta sömürgecilerin tasallutunu yarmak ve onlardan halas olmak üzere kendilerine özgü bir itiraz dili geliştirmeye mecbur kaldılar. Entegrasyonun asimilasyona fırsat veren boyutlarından kimse gafil değildi. Böylece hem onların değerlerine intisap edilmeyecek hem de kendi kendilerine yeter sayılabilecek düzeyde uygulamaya açık bir retorikle gelip-geçici olduğuna inandıkları bu garip zamanların fitne ve fesadına karşı duracaklardı. Bunun için lazım gelen her şeyden önce saf ve nezih bir itikat ve hayatı cemaat sıcaklığı içinde devam ettirecek güçlü bir yapılanmaydı. Kiminde getto, kiminde de kolonivarı örgütlenme stratejileriyle oluşturulacak bu cemaat yapılarıyla vahşi ve barbarlığı aleniyet kazanmış “Batı”nın hile ve desiselerine karşı koymak pekâlâ mümkün olabilirdi. Aslolan sağlam itikadi bütünlük ve birbirine bu çerçevede bağlanmış bir cemaatti.

Saf ve nezih itikat

Aynı yetkinlik ve yeterlilik içinde bu dil kendi yerini ve sınırlarını bilhassa tanımlayan, ötekinin kimliğini hiç de muğlâk olmayan bir netlikte açıklığa kavuşturan ısrarcı bir hassasiyete de sahipti. Benzer duyarlılıklar içinde Türkiye’de de itikadiformasyonuyla Nurculuk ve Süleymancılık, siyasi talepkârlığıyla da Büyük Doğu, Diriliş ve Milli Görüş hareketleri, Arap dünyasında sömürgecilere karşı gelişen bu dili kısmen hatırlatacak bir şekilde doğrudan kendi yaşadığı laik ve seküler tasallutu aşabilmek maksadıyla elverişli bir eylem ve söylem alanı üretmekten geri durmamıştır. Bir sömürge tecrübesi yaşanmayan ülkede devletle toplum arasındaki sınırların oldukça net ve birbirinden kopuk olması da beklenmiyordu. Bu bağlamda söz konusu ilişkilerde, devletle millet arasındaki olması muhtemel bağları her zaman eleştiri modunda tutan, tepkileme biçimlerinde de yıkıcı olmaktan çok yapıcı ve onarıcı bir dili kullanmayı yeğleyen, devleti düzeltilebilir bir otorite olarak gören dolayısıyla kendi yerini sadece muti ve itaatkâr olarak değil, tarihte defalarca şahit olunduğu şekliyle devlet-millet bütünlüğü içinde idrak eden müstakim bir muhayyile, sonuçta verili hayatı yaşamaya, tüketmeye ve geliştirilmeye açık bir imtihan dünyası şeklinde kavrayan istisnai bir dil üretmişti.

Bu bağlamda kabul etmek gerekir ki Türkiye söz konusu olduğunda dinî söylem kanallarının radikalleşmesi oldukça yenidir ve esasen bu zıtlaşmanın kitlesel düzeyde ele alınabilecek bir tabanı da dün olduğu gibi bugün de yoktur.

Nostalji ve ütopya arasında

İslâm dünyasının pek çok bölgesinde dikkate değer bir üstünlükle ilgi çekici bir model oluşturan bu organizmalar sayesinde Müslümanlar, modern devlet aygıtıyla ilişki kurma konusunda şaibeli adımlar atmakta hiç bir beis görmeyen yabancılaşmış-yerli siyasi figürlere karşı da kalıcı ve etkili bir mesafe koymuş oldular. Gündelik hayatın akışına müdahil ancak devlet mekanizmasının varlığına şaşırtıcı bir şekilde karşı çıkan bu yeni jenerasyon sonuçta İslâm’ın ilk dönem uygulamalarıyla duygusal rabıtalar kurmakta hiç de zorlanmayan ve profesyonel eşleştirmeler sayesinde yaşanılan her fiilî durumu Asrı Saadet’in tarihteki kayıtlarıyla buluşturarak ondan bütün yaşama alanlarında kullanılabilecek elverişli bir meşrulaştırım devşirebilen siyasi-dinî bir usul geliştirmeyi başardılar. Böylece sözümona tarihin dışına savrulmayan ve her durumda İslâm’ın asli değer ve ölçütleriyle ilişkiyi sıkı tutan yeni bir döneme geçilmiş oldu. Bunun için de her zaman takip edilebilir ahlaki tutarlılık, dinin temel hükümlerine tartışmasız bir özen ve sadakat, cemaat ruhu ve İslâm’ın er ya da geç hükümran olacağına dair güçlü bir motivasyon gerekli sayılmıştı. Nostaljiyle ütopya arasında gerçekliğin temel formlarını yer yer düşsel yer yer metinsel yer yer de deneyimsellik içinde kazanan dinî bir sahicilik arayışıyla geçtiğimiz yüzyılı tamamlamış olduk.

Kuşkusuz her şey bu netlikte işlemeyecekti. Hayat kompleks, sorular acımasızdı. İslâm dünyasının modern bir gramer içinde yeniden biçimlenmesinden yana bir şekilde işleyen oryantalist muhayyileyle ona taraf açılmış bütün kapıları bütünüyle kapatmayı önceleyen bir siyasi duruş sonuçta Afganistan’dan Suriye ve Irak’a, Fas’tan Mısır ve Yemen’e kadar olan geniş bir coğrafyadaki zifiri karanlığı açıklamakta işlevsel bir rol üstlenmiştir. Bugün gelinen noktada İslâm dünyası bir tedirginlik, huzursuzluk ve kararsızlık zemini içinde yeis ve ümitsizliğin kol gezdiği bir metruk yerleşim alanına dönüştürülmüştür. Bu duruma alışanlar için sorun yoktur, çocuklar ve kadınlar korkmaktadır, hayatı tadında yaşamak isteyenler için İslâm’ı bütün bu aktörlerin elinden büsbütün almak bir vecibeye dönüşmüştür.

Dini tanınmaz kılmak

Gelinen noktada mevcut ağırlıkları konuşma ve yeni bir değerlendirmeye tabi tutma konusunda hiçbir sese tanık olunmuyor. Başkalarının ne deyip ne demeyeceğinden daha önemli olan, bu coğrafyada yaşayanların akıl ve ruh sağlıklarının bütün bu gelişmelere karşı korunması, yaşama haklarının tahkim edilmesi ve kendi iradelerini kullanma özgürlüklerine hiçbir setin çekilmemesidir. Evet, kabul etmek gerekir ki küresel ölçekte bugün Müslümanlar hakkında üretilen algılarla artık tanınmaz bir tipolojiyle karşı karşıyayız. Ciddi bir akıl tutulması gerçeğini kim inkâr edebilir? Haysiyet cellâtlığı devriye atmakta, İslâm’ın nezih ve barışçıl dili artık inandırıcılığını kaybetmeye zorlanmaktadır. Takva bir aksesuara dönüştürülmüş, kelime-i şehadet savaş naralarına karılmış bir nakarat olmuştur. Kitabi Müslümanlık neredeyse açıklanmaya muhtaç hâle getirilmiştir. Fıkıh türlü istismar ve manipülasyonlarla yorulmuş, sünnet-i seniye tahrif edilmeye yeltenilmiştir. Adından en çok söz edilen Kur’an, sık sık başvurulan bir katalog hükmünde iğdiş edilmiş, tüketilen politik söylemiyle Allah ve Müslümanların arasına girilmiştir. Bölgede din üzerinden işletilen bir siyaset, en başta yeni yetme gençler olmak üzere Müslüman dünyanın enerjisini, gelecek tahayyülünü bloke etmek üzeredir. Terörle, insan kaçakçılığıyla, adam ayartmakla malul organizasyonlar etnik, dinî ya da mezhebî gerekçelerle bu coğrafyanın sosyolojisini yerle bir etmektedir. Din açık seçik bir hidayet rehberi olmaktan çıkarılmış, sorulduğunda söylenen bir parolaya dönüştürülmüştür. Bugün gelecek yaz için Şam gezisi planlamak, Pencap’ta mukim Müslümanları ziyaret hayali kurmak, ya da Fas’ta birkaç gün gecelemenin kalbimize ve gönlümüze yatan bir yanı yoktur. Her şey kötüleşmiş, çıkış zorlanmaya başlamıştır.

“Nerede hata yaptık?” sorusu bütün ihtişamıyla hepimizi ilgilendirmektedir. İslâm’ın kendi sahih gerçeğinin, o muhteşem ikliminin bugün tek tek her birimizi ürküten bir silaha dönüşmesinden kim sorumludur? Cihat gerekçesiyle akılları çelinen gençlerin Kandil’e kaçırılan çocuklardan farklı bir kaderleri olacak mıdır?

Hayata ilişkin bir planlamamız varsa ki olması gerekir, o hâlde vakit kaybetmeden münderecatımızı, müktesebatımızı, müfredatımızı daha fazla elâleme oyuncak ettirmeden oturup bir elden geçirmemiz gerekiyor. İnsan yetiştirme düzeni şansa bırakılamaz. İlahiyatçılar kendi içlerindeki kör talih oyunlarından vazgeçip duruma el koymalılar. Diyanet İşleri Başkanlığı bütün siyasi söylemlerin olduğu gibi dinî grupların da üzerinde kalma çabasını kararlılıkla sürdürerek memleketin geleceğini yok etme çabası içinde olan bütün bu grup ve hareketlerin fitne ve fesadına karşı her zamankinden daha çok gayret etmek zorundadır.Yapılanlara yenilerini eklemek, mevcutla yetinmemek, ümmetin feryad ü figanına ses vermek gerekir. Çaresiz değiliz sadece ihmalkârız.

Ben birey olarak baktığımda geleceğimizin belirsizleştiğini hissediyorum, Müslüman olarak baktığımda beni inşa eden gelenek ve aidiyet dünyamın itibarsızlaştırıldığını fark ediyorum. Bir vatandaş olarak etrafa göz gezdirdiğimde ahlaki çöküntüden medet umanlarla aramdaki mesafenin her geçen gün azaldığını görüyorum.

İslâm’ın bu çağın dünyasında güçlü bir din olarak, nümune-i imtisal tipler yetiştirmesine vesile olacak bir yetkinlikte güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bir müdahaleye, bir düzenlemeye ihtiyacı olmadığını biliyorum. Ama artık şu kapları değiştirmenin zamanın geldiğini de söylemek istiyorum. Devlet de anladı bunu, hükümet de,  hocalar da anlasın o halde bunu, alimler de... İlahiyatçılar da kalaylana kalaylana artık biçimini kaybetmiş bu kaplardan nasıl kurtulmamız gerektiği konusunda lütfen bize yol göstersinler.

Yediklerimiz helaldir eminim, ama pişirdiğimiz kaplar zehir saçıyor.

parafe@hotmail.com.tr