Washington, Almanya için dışarı sinyal veren bir kara kutu gibi çalışmaktadır. Berlin yıllar yılı bu müttefikliği bir "süreklilik" telakkîsiyle düşündü. Washington ise onu "şartlılık" rejimine bağladı. Almanya, kurumsal Amerika'nın devamını varsaydı, Amerika, ideolojik iç dönüşümünü dış politikaya tercüme etti. Almanya, Amerika'yı haricî siyâsetin rasyonel aktörü diye okudu, Amerika, dış siyâseti iç cephenin devamı hâline getirdi.
Salih Şimşek/ Yazar
Münih Güvenlik Konferansı, Şubat 2025. Saatlerce süren oturumların ardından beklenen ân gelip çatmıştı. Amerikan devletinin yeni simâsını temsil eden Başkan Yardımcısı J. D. Vance kürsüye yürürken salondaki hava değişti. Avrupa'nın başkentlerinden gelen heyetler, nefeslerini tutmuş hâlde, Amerika'nın artık nasıl bir haricî siyâset lisânı kuracağını anlamak üzere pür-dikkat kesilmişlerdi. Alman siyasetçileri için bu sahne, bir konferans merasimi olmaktan ziyâde, yarım asırlık emniyet telakkîsinin yeni şartlar altında yeniden imtihana çekilmesiydi. Vance sözlerine yavaş ve sükûnetli, lâkin keskin bir edâyla başladı. Cümleler uzadıkça salonun havası ağırlaşıyor, kelimeler diplomatik nezâketin arkasına saklanmış zımnî ihtarlarla örülüyordu. Hazirûn evvelinde tebessüm maskesini muhâfaza etmeye çalışsa da, hitabın lerleyen safahatında yüzlerde beliren gerginlik gizli kalmadı. Zîrâ dinlenen şey, Avrupa'nın dış tehdit algısına dair bir değerlendirme değil, Avrupa'nın iç nizamına dair bir hükümdü.
Konuşmanın nihayetinde Vance öyle bir cümle sarf etti ki, salonda akisleri tükenmek bilmedi: "If you're running in fear of your own voters, there is nothing America can do for you." Yani: "Kendi seçmenlerinizden korkarak siyaset yapıyorsanız, Amerika'nın size verebileceği bir şey yoktur." Söz bittiğinde salonda derin bir sükût hâkim oldu. Kimse ne alkışladı, ne de itiraz etti. Zîrâ bu cümle, sırf sert bir ihtar değil, Avrupa'nın yarım asırlık güvenlik tahayyülüne yöneltilmiş bir taarruzdu.
Vance'ın hitabında yer eden ikinci vurgu, bu taarruzu daha da ağırlaştırdı. Tehdidi Rusya'ya yahut Çin'e yığmak yerine, Avrupa'nın değerlerinden "inhirâf" diye tasvir ettiği bir dönüşüme işaret etti ve bunu, yakın bir müttefikin nezâketiyle değil, haricî bir münekkidin soğukluğuyla yaptı: "Avrupa için en çok endişelendiğim tehdit ne Rusya ne Çin ne de başka bir haricî aktör. Bilakis endişelendiğim şey içeriden gelen bir tehdit: Avrupa'nın en temel değerlerinden – Amerika Birleşik Devletleri ile paylaşılan değerlerden – inhirâf etmesiydi." Bu cümlelerin noktası kulaklara çalındığında Avrupa ricali, bilhassa Berlin ricali, artık başka bir Amerika ile rûberû olduğunu idrâk etti. Mesele, yalnız "Amerika'nın Avrupa'ya bakışı" değildi. Mesele, Amerika'nın Avrupa'yı, Avrupa'nın kendi kendisini anlattığı lisândan farklı bir lisânla tarif etmeye başlamasıydı.
Berlin
Ertesi sabah Berlin'de Şansölye Scholz kameraların karşısınaçıktığında, Münih'te duyulan sözlerin yankısı henüz zihinlerde tazeliğini muhâfaza ediyordu. Şansölye diplomatik nezâket perdesini koruyor görünse de, cümlelerin içindeki sertlik ve sesin altındaki tedirginlik kendini ele veriyordu: "Herhangi bir dış gücün– hangi parti lehine olursa olsun – ülkemizin demokrasisine, seçim sürecine ve yurttaşlarımızın kanaat oluşturmasına müdahalesini asla kabul etmeyiz." Bu beyan, Almanya'nın uzun zamandır alenen telaffuz etmediği bir kaygıyı ifşâ etti. Avrupalı siyasetçiler yıllar yılı seçimlere haricî müdahale ihtimâlinden söz ederdi, lâkin bu ihtimâl ekseriyetle Rusya'ya ve Çin'e izâfe edilirdi. İlk defa fail ithâmı içinde Amerika da görünür hâle geldi. Bu, Almanya'nın zihninde iki katmanlı bir sarsıntı doğurdu. Bir yanda güvenlik mimarisinin merkezinde Amerika vardı, öte yanda iç siyasetin hududuna dair ihtar, yine o merkezden yükseliyordu.
Berlin, o günlerde kendine sorduğu suali açıkça söylemedi. Fakat sual ortadaydı. "Amerika artık bizi koruyan bir şemsiye midir, yoksa iç düzenimize dair hüküm koyan bir merkez midir?"
Baharda yaşanan kış günleri
Bahar 2025'e gelindiğinde Almanya'nın manzarası, sadece dış siyasetin değil, iç iktisadın ve toplum psikolojisinin de daraldığı bir devreyi gösteriyordu. Ukrayna dosyası, Berlin için bir kudret bilançosu hâline gelmişti. Savaş uzadıkça maliyet büyüyor, savunma bütçesi genişliyor, enerji arzındaki kırılganlık sanayiye sirâyet ediyor, enflasyon ile emniyet endişesi aynı anda kamuoyunu sıkıştırıyordu. Berlin, harbin sürmesiyle riskin artması arasında bir "siyah-beyaz" kolaylığa sahip değildi. Destek sürdürülürse iç iktisadî tazyik artıyor, destek zayıflarsa caydırıcılık tartışması büyüyordu. Almanya, bir dış dosyanın iç siyaseti nasıl erittiğini, 2025'te bizzat müşahede etti.
Bu belirsizlik ikliminde Merz hükûmeti vazifeye başladı. Şansölye Merz'in temel prensibi açıktı. Amerika olmaksızın güvenlik mimarisi sürdürülemezdi. NATO'ya bağlılık, transatlantik münasebetlere itimat, Washington'la uyumlu bir Ukrayna hattı, hükûmetin dilinde muntazaman tekrarlandı. Merz'in geçmişte Amerikan finans mahfillerinde bulunmuş olması, bilhassa Black Rock çevresindeki tecrübesi, Berlin'de ayrı bir ümit doğurdu. "Amerikalıları tanıyan" bir Şansölye'nin, karar alma mantığını ve elit şebekelerini bildiği için, Almanya'nın yapısal bağımlılığını bir avantaja çevirebileceği zannedildi. Yapısal bir dönüşümün, şahsî münasebet ve tecrübe ile telâfî edilebileceği vehmediliyordu.
Ne var ki bu ümidin zemini kaygandı. Zîrâ Merz'in tanıdığı Amerika, kurumsal ve bürokratik devamlılığın Amerika'sıydı. 2025'in Amerika'sı ise dış siyaseti iç siyasetin uzantısı hâline getiren yeni bir ideolojik damar tarafından şekillendiriliyordu. Berlin, transatlantik bağı eski reflekslerle tahkim edeceğini düşünürken, karşısında uluslararası yükümlülükleri iç politik hesaplarla yeniden tarif eden bir Amerika buldu. Almanya'nın 2025'teki asıl yanılgısı, bu farkı "üslûp değişikliği" diye küçük görmesidir.
Avrupa'nın Amerika'ya diplomatik seferleri
Merz hükûmeti Washington'la bağları yeniden tahkim arayışında yalnız değildi. Bahar aylarıyla birlikte Varşova, Paris, Roma veLondra arasında yoğun bir diplomasi trafiği doğdu. Avrupa'nın önde gelen siyasetçileri Washington'a gidiyor, kimi zaman planlı zirvelerle, kimi zaman kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerle, Amerika'nın Avrupa güvenliğine dair angajmanını sürdürmesi için bir ikna seferi yürütüyordu. Bu gidiş gelişlerin dili dikkat çekiciydi. "Müşterek değerler" retoriği giderek geri çekiliyor, onun yerine"belirsizliği azaltma", "yük paylaşımı", "taahhüdün korunması" gibi daha kuru, daha muhasebeci ifadeler öne çıkıyordu. Avrupa, Amerika'nın eski lisânıyla konuşmuyor, Amerika'yı yeni lisânıyla ikna etmeye çalışıyordu.
Zelenski ve Oval Ofis skandalı
Washington, Oval Ofis, Nisan 2025. Beyaz Saray'ın siyasî ağırlığının ardında, dünyanın alışık olduğu törensel sükûnet bu defa yerini neredeyse çıplak bir gerilime bırakmıştı. Zelenski ile Başkan Trump kameraların önünde, diplomatik nezâketin çok ötesinde bir açıklıkla karşı karşıya gelmişlerdi. Trump meseleyi Amerikan iç siyasetinin maliyet hesabına tercüme eden soğuk bir pragmatizmle ele alıyor, konuşmanın ritmi ittifak lisânından ziyâde bir muhasebedefterinin diliyle akıyordu.
Bu sahne Avrupa başkentlerine ulaştığında, kıta adeta kanı çekilmiş bir beden gibi soğudu. Münih'te başlayan sarsıntı, Washington'un kalbinde vücut bulmuştu. Ukrayna dosyası, Avrupa güvenliğinin mihveri olmaktan çıkıp Amerikan iç siyasetinin tartı terazisine konmuştu. Berlin, Paris, Varşova ve Roma'da ekranlara kilitlenen siyasetçiler, yalnız bir tartışmayı değil, kendilerine dair bir işareti gördüler. Amerika artık suret-i kat'iyede Avrupa'nın menfaatini, kendi menfaatiyle kendiliğinden eşleştirmiyordu. Bu, 2025 Almanya muhasebesinin en çıplak sayfasıdır.
Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi
Washington, Aralık 2025. National Security Strategy (NSS) 2025 metni Avrupa başkentlerinde dolaşıma girdiğinde, kimse satır aralarında masumiyet aramıyordu. Belgede müttefiklikten, ortakgüvenlikten, transatlantik bağdan söz ediliyordu. Lâkin kelimeler, eski sıcaklığını yitirmiş bir diplomasi lügatinin donmuş yankılarıgibiydi. Rusya bahis konusu olduğunda, metin Avrupa'nın ruh halini şerh etmekle iktifa ediyordu. Avrupa'nın Rusya'yı bir varoluşsal tehdit olarak gördüğünü kayda geçirmekle yetiniyordu.
Berlin'de doğan soğukluk yalnız muhtevâdan değil, asıl metnin ruhundan neş'et etti. Avrupa güvenliği ilk defa bu kadar açık biçimde Amerikan iç siyasetinin terazisine konmuştu. Güvenlik, müşterek bir tarihî yükümlülük olmaktan çıkıyor, Amerikan kamuoyunun tahammül sınırları içinde tartılan bir harcama kalemi hâline geliyordu. Metin açıkça "bu sizin meselenizdir" demiyor, fakat satır araları bunu telkin ediyordu. Nihayetinde bu atmosferde iktidar ortağı SPD'nin dış politika sözcüsü Adis Ahmetović'in sözleri, Berlin'in hâlet-i rûhiyesini ele verdi. Cümle, öfkeden ziyâde kırgınlığın diliydi. Güç politikasının değil, incinmiş bir çocuğun sitemini andırıyordu: "Amerika Birleşik Devletleri hem güvenlik politikası hem de ekonomi açısından bir ortak olmaya devam edecektir, ancak ABD kesinlikle artık yakın bir müttefik değildir. Müttefikler bize karşı bu denli konuşmazlar. Yakın bir müttefik gümrük vergileriyle tehdit etmez ve iç işlerimize müdahale etme niyeti beyan etmez. Fakat hâlihazırda tam olarak bu yaşanıyor."
Almanya'nın Amerika tahlilindeki hata
Almanya bugün Amerika'ya hâlâ haricî siyâset penceresinden ve liberal değerler zaviyesinden bakıyor. Berlin'deki akıl, Washington'daki dönüşümü bir güvenlik doktrini, bir ittifak krizi, bir yük paylaşımı münakaşası olarak okumakta ısrar ediyor. Sanki mesele, Amerika'nın daha içe dönük bir ulus-devlet refleksine savrulmasından ibaretmiş gibi. Hâlbuki karşı karşıya olunan şey, dış politikanın yön değiştirmesi değil, Amerika'nın bizzat kendisini yeniden tarif etmesidir. Almanya bu yüzden Amerika'nın tepkilerini izliyor, açıklamalarını tartıyor, belgeleri satır satır okuyor, fakat olup bitenin mânâ bütünlüğünü kuramıyor. Washington'a bir kara kutuya bakar gibi bakıyor. Göstergeleri görüyor, sinyalleri kaydediyor, lâkin içeride hangi toplumsal ve ideolojik motorun çalıştığını anlamaya teşebbüs etmiyor.
Berlin'in klasik çerçevesi hâlâ eskidir. Amerika liberal düzenin lideridir, NATO'nun omurgasıdır, Batı'nın jeopolitik hâmîsidir. Cumhuriyetçi-Demokrat çekişmesi, bu büyük mimarinin içindeki tafsîlâttır. Ulusal Güvenlik Stratejisi, teknokratik bir belgedir. Tehditleri sıralar, öncelikleri belirler, ittifakları teyit eder. Almanya NSS'yi elân bu gözle okumaktadır. Oysa artık NSS, yalnız dış tehdidin envanteri değil, Amerika'nın iç dünyasının dışarıya tercüme edilmiş hâlidir.
Amerika'nın iç dönüşümü
Amerika'daki dönüşüm, tek bir zümrenin eseri değildir. Geniş bir topluluğun yıllar yılı oluşturduğu bir ekosistemin habercisidir.
MAGA (Make America Great Again) hareketi, yahut Trumpizm, bir parti içi hizipten ziyâde, geniş bir toplumsal hareketi temsil etmektedir. "America First" burada yalnız bir slogan değil, Amerika'nın öncelikle kendi menfaatine bakması gerektiği fikrinin mottosudur. Bu fikir, ittifaklara ve multilateralizme karşı sürekli bir şüphe üretir. Bu minvalde NATO işlevsiz olduğu müddetçe bir değer ortaklığı değil, "pahalı bir yük" diye kodlanmaktadır. Müttefiklik, mecburî bir ahid değil, faydası sürdükçe katlanılan bir sözleşme olarak algılanır. Bu hareket aynı zamanda anti-elit bir dünya kurmaktadır. Washington'daki siyasal sınıf, medya, üniversiteler, teknoloji şirketleri, "hakikî halkı" aldatan müfsid bir zümre sayılır.
Amerika'da öteden beri var olan anti-entelektüel zemin, burada siyasî bir kuvvete dönüşür. Hofstadter'ın işaret ettiği anti-entelektüalizm, "uzmana" ve "kuruma" duyulan şüpheyle yeniden üretildiğinde, bilgi bir mertebe olmaktan çıkar, bir tahakküm vasıtası sayılır. Bu yüzden "Patriots" ile "Deep State" ayrımı billurlaşır. "Globalists" ve "woke" tabirleri, yalnız fikir ayrılığını değil, kültürel bir zümre kavgasını temsil eder. Dünyaya açık olmakla övünen, kozmopolit kimliği bir üstünlük gibi taşıyan küreselci tabaka, düşman kategorisine yerleşir. Siyasetin merkezi ise kültür çatışmasıdır. Göç, cinsiyet, ırk, din ve "wokeness" başlıkları, milletin kimliği üzerinde verilen varoluşsal mücadelediye okunur. Dış politika dahi bu mercekten kurulur. Kim bizim kimliğimizi destekliyor, kim tehdit ediyor suali, menfaat hesaplarının önüne geçer. Ve nihayet iktisadî milliyetçilik, bu havzanın diliyle kimlik dilini birleştirir. Korumacılık, gümrük tarifeleri, serbest ticarete şüphe, yalnız ekonomi siyaseti değildir. Küreselleşme, sanayisizleşmenin ve kimlik kaybının menbaı sayılır. Fabrikanın kapanması, sadece iş kaybı değil, toplum çözülmesi ve itibar kaybıdır. Bu yüzden tarife, iktisadî bir alet olmaktan çıkıp kimliği muhafaza eden bir set gibi telakkî edilir.
New Right akımı, bu geniş hareketin fikrî ve kurumsal çekirdeğidir. Araştırma kuruluşları, araştırmacılar, podcast yayıncıları, hukukçular ve siyaset erbâbı üzerinden "fikir üreten" ve bu fikri kurumsal mevzilere taşıyan bir zümredir. Bu zümrenin lisanı, post-liberal bir itirazla başlar. Klasik liberalizmi zayıf ve tükenmiş telakkî eder. Hukuk devleti, azınlık himayesi, güçler ayrılığı, uzlaşma kültürü, onların nazarında halk iradesine ket vuran engellerdir. Devletin pasif kalmasını istemezler. Devlet, "iyi düzen"i bizzat tesis etmelidir. Bu iyi düzen, dinî-muhafazakâr, hiyerarşik ve kültürel bakımdan daha homojen bir toplum tahayyülüne yaslanır. Dikkat çekici olan, bu çevrenin "daha fazla demokrasi" talebidir. Müesses nizamın kurumsal mekanizmalarının siyasî iradeyi kısıtlamasını, demokratik bir hak gaspı sayarlar. Halkın iradesi ilesiyasî kudret arasındaki fark kapansın diye, daha keskin reformlarve kurumsal tasfiyeler talep ederler. Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde geçen şu ifade, bu zihniyetin devlet lisânına tercümesidir:"Avrupa'da, İngilizce konuşulan ülkelerde ve demokratik dünyanın geri kalanında elitler tarafından yönlendirilen, demokrasi karşıtı temel özgürlük kısıtlamalarına karşı çıkacağız."
Bu cümle, Avrupa'nın kurumsal sınırlamalarını "elit dayatması" diye çerçeveler ve "anti-demokratik" diye damgalar. Üstelik bunun "müttefikler"e dönük olduğunu da açık eder. New Right'ın siyaset anlayışında keskin bir dost-düşman ayrımı mevcuttur. Siyaset, menfaat ihtilâflarını tanzim sanatı değil, düşmana karşı ideolojik bir harptir. Uzlaşma, normal bir demokratik hâl değil, ihanet gibi telakkî edilir. Bu yüzden mücadele yalnız sandıkta değil, kültür sahasında da yürütülür. Medya, üniversite, eğitim, sanat, uzun vadeli bir hegemonya sahasıdır. Harvard bütçesi tartışmaları ve Filistin yanlısı öğrenci gruplarına karşı üniversite idarelerinin baskılanması, bu metapolitik hattın işaretleridir. New Right ayrıca bir medeniyet anlatısı kurar. "Batı" ve "Hristiyan medeniyetinin" bir inhitat içinde olduğu fikri, hem iç siyaseti hem dış siyaseti çerçeveler. NSS'deki şu ifade, aynı medeniyet dilini resmîleştirir:"Avrupa'nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma çabalarında müttefiklerimizi desteklemek, aynı zamanda Avrupa'nın medeniyet idrâkini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz."
Avrupa burada eşit bir ortak olmaktan ziyâde, "özgüvenini yitirmiş medeniyet" diye tasvir edilmektedir.
Alt-Right ise bu ekosistemin daha radikal, kimi zaman açık ırkçı yüzüdür. İnternet forumları, meme ve troll kültürü üzerinden beslenir. Etnonasyonalist pozisyonlar ve komplo anlatıları burada dolaşıma girer. Alt-Right'ın fonksiyonu iki yönlüdür. Bir yanda radikalleşmiş bir fikir laboratuvarı gibi çalışır, tabu kırar, provokasyon dener, "ne kadar ileri gidilebilir" sorusunu test eder. İş gören fikirler, törpülenmiş hâlde ana akıma sızar. Öte yanda sağdan basınç üretir. Muhafazakâr siyasetçileri yumuşak bulur, daha sert olmaya zorlar, kabul edilebilir algıları radikal-sağa kaydırır. Bu tahayyülde demografi, güvenliğin bir parçası sayılır. NSS'de geçen şu cümle, demografinin resmî dilde dahi güvenlik çerçevesine alınabildiğini gösterir: "Uzun vadede, en geç birkaç on yıl içinde bazı NATO üyelerinin[halk]çoğunluğunun Avrupa dışı ülkelerden oluşması oldukça muhtemeldir."
Ve göç bahsindeki şu ifade, aynı hattın devamıdır: "Kitlesel göç evresi sonlanmalıdır." Demografi ve göç, böylece sosyal politikaolmaktan çıkar, medeniyet ve güvenlik meselesi hâline gelir.
Groypers diye zikredilen grup ise bu ekosistemin genç ve çevrim içibaskı alt-kültürüdür. Hristiyan-aşırıcı, etno-nasyonalist bir damarı temsil etmektedirler. Belirli influencer figürleri etrafında örgütlenmektedirler. Hususî maharetleriyse sızmadır. Muhafazakâr toplantılara girer, siyasetçileri provokatif suallerle köşeye sıkıştırır, onları daha sağa itmek yahut taban nezdinde teşhir etmek isterler. Meme ve sosyal medya diliyle radikal ideolojilerini basitleştirirler. Bu basitleştirme hamleleri, fikri müktesebatı gençler nezdinde daha kolay taşınabilir kılar. Groypers grubu radikal fikirleri, hassaten gençler nezdinde, normalleştiren ekosistemin canlı unsurlarıdır.
İç dönüşümün haricî siyasete tesiri
Amerika'daki bu iç dönüşüm anlaşıldığında, mevcut dış politika artık "düzenin muhâfazası" olmaktan çıkar, iç siyasetin uzantısı hâline gelir. Küresel kurumlara şüphe, ittifakları maliyet hesabına bağlama, müttefikleri fayda-zarar terazisinde tartma, iç siyaset önceliği, kültür çatışması merceği, medeniyet rekabeti çerçevesi, bütün dosyaları yeniden şekillendirmektedir. Müttefiklik değerlere göre değil, faydaya göre ölçülmektedir. Avrupa bir "ortak" olarak zikredilse bile, aynı anda "elitlerin dayattığı kısıtlamalar"ın mahallidiye tasvir edilebilir. Berlin'in alıştığı transatlantik lisân, işte bu noktada boşa düşmektedir.
Almanya'nın 2025 boyunca yaptığı hata, Amerika'daki bu iç dönüşümü göz ardı etmektir. Berlin, Amerika'nın tepkilerini izler, cümlelerini tartar, belgeleri şerh eder, fakat bu cümleleri üreten ideolojik motoru kavramaya yanaşmamaktadır. Bu yüzden Washington, Almanya için dışarı sinyal veren bir kara kutu gibi çalışmaktadır. Berlin yıllar yılı bu müttefikliği bir "süreklilik" telakkîsiyle düşündü. Washington ise onu "şartlılık" rejimine bağladı. Almanya, kurumsal Amerika'nın devamını varsaydı, Amerika, ideolojik iç dönüşümünü dış politikaya tercüme etti. Almanya, Amerika'yı haricî siyâsetin rasyonel aktörü diye okudu, Amerika, dış siyâseti iç cephenin devamı hâline getirdi.