Yeni anlama biçimleri

Dr. Necdet Subaşı / Yazar
29.08.2020

Dinin temel iddialarını Aydınlanma'nın kurucu retoriğiyle şekillendirilmiş bir radikalizmle hırpalayan erken dönem modernleşmecilerin ardından bugün çok daha içeriden gelen yeni bir ekstrem dalga onu varoluşsal yönleriyle yetinmeksizin bizatihi dinî ve kültürel dinamikleriyle olabildiğince sıkıştırmakta, sürece en çok da dindar-muhafazakâr zemin sosyolojik olarak teşne olmaktadır.



Toplumu nasıl anlamak gerekir? Hayat hızla değişmekte, bir on yıl öncesinin norm ve değerlerini hızla ucube ilan eden yeni birtakım ölçütlerle karşılaşmak artık sıradan bir durum. Değişmeyi anlamak, sürecin nereye doğru ilerlediğini kavramak önemli ancak bütün bunları tek bir disiplin ekseninde ele almak giderek zorlaşıyor. Tarihten siyasete, dinden ekonomiye hemen her türden disiplinin desteğini talep eden çoğul bir ilgiyle mevcut durumun anlaşılması ancak mümkün gibi.

Öte yandan Türkiye özelinde yaşanılan farklılaşmalar da bütün bu çeşitliliği yardıma çağıran bir derinlikte ilerliyor. Türkiye’nin kabaca Tanzimat’la birlikte başlayan ve giderek daha karmaşık süreçler etrafında ilerleyen kendine bir istikamet bulma arayışı bugün hız kesmeden devam ediyor olsa da toplumun tamamına sirayet eden değişimin temel yön ve koordinatlarını kavramak kolay gözükmüyor.

Alışık olunmayan kabuller

Osmanlı geleneği içinde sabitleşen ve yer yer dinamik yer yer de durağan bir toplumsal yapılanmaya fırsat veren zihniyet yapısı artık hepten değişmiş, ortaya bu kalıpları da mütemadiyen sorgulayan yeni birtakım bakış açıları çıkmış durumda. Osmanlı siyasi rejiminin var ettiği gündelik hayat yapıları Türk modernleşmesinin hız kesmeyen radikalizmiyle altüst olmuş, alışık olunmayan kabuller içinde toplum farklı mecralara evrilmek zorunda kalmıştır.

Türkiye’nin Batı’yla kurduğu yakınlığın onu takip etmek, onunla bütünleşme gibi zamanla güçlü benzeşme çabalarıyla yer değiştirdiği bir gerçek. Bu yakınlığın maliyeti ortaya pek çok sorun çıkarsa da yeni arayışların bu ilgiyi kalıcı birer yönelime çevirme noktasındaki iştiyakın artık sosyal bilimsel literatürde yer aldığını rahatlıkla gözlemlemek mümkün.

Resmî arayışların ortaya koymayı dert ettiği yeni toplumsal düzenin hangi paradigmatik, siyasal ve ahlaki düsturlardan neşet ettiği ise tartışmaya açık. Örneğin eski rejimde baskın ve belirleyici ağırlığıyla dikkat çeken; ayrıca norm ve değer üreten gücüyle farklılık yaratan dinin yeni rejimde nerede duracağını kestirmek kolay değil. Oysa “dine yer açma” fikri geçmişten beri hiçbir zaman gündemden düşmedi aksine Emevi-Abbasi pratiklerinden hiç de geri durmayan bir duyarlılıkla bütün bunların bir adım ilerisine geçmeye hazır birtakım seküler ilgiler de yok değil. Dinle devlet arasındaki karşılıklı ilişkiselliğin artık devletten yana bir dikkatle ilerlemesini önceleyen yeni konseptte temel sorun geniş toplumsal yapının ve onunla birlikte işleyen derin dinî sosyolojik bağlamın nasıl kontrol edileceği, dahası nasıl zapt edileceğiyle ilgili sorular etrafında ilerliyor.

Modern Türkiye’de dini hem toplumdan gelen “ölçülü-ölçüsüz” halk İslamı’nın tazyiklerinden hem de eğitimli dinî seçkinlerin İslamcı talepkârlığından koruyacak bir mekanizma nasıl sağlanabilirdi? Dinin gündelik hayatı, dili ve söylem dünyasını inşa etme geleneğine ket vurmanın sayısız bedelleri olabilir, bu da Türk modernleşmesinin hızını yavaşlatabilir, dahası devletle yönetici seçkinler arasında telafisi imkânsız sorunlar yaratabilirdi. Bir yandan modernleşmeye gönül bağıyla tutunan bir yakınlık bir yandan da din konusunda sahiplenilmiş bir mesafe bilincinin Türk siyasi aktörlerinde İslam üzerine esaslı bir şekilde geri düşünmekten çok, güçlü bir geri çekilme duygusuna yön verdiği söylenebilir.

Dini kontrol altında tutmaktan çok sözüm ona yeni bir yön vermeye kadar içine başkaca stratejik amaçların da kolayca yerleştirilebileceği çoklu gerekçeler arasında bir nizama kavuşturan Diyanet pratiği aslında devletin dinle birlikte yol alma mecburiyetinin baskısını gösterir. Gerçekten de Diyanet’le birlikte devletin, resmi dinî söylemin herkesi tatmin eden bir makuliyet arayışında karar kıldığını göstermesi açısından ilginç ve bir o kadar da kalıcı bir tercihte bulunduğu söylenebilir.

Modern paradigma

Diyanet’in, dinî anlam dünyasını zamanla modern paradigma içinde kendine yer açmayı başarabilecek dinî müfredatla birlikte kuşatabilecek bir dil ve iktidar alanını üretme konusunda yetkinleşme çabası içinde olduğunu ve böylece de varlığını güçlendirmek için birtakım arayışlara yöneldiğini söyleyebiliriz. Türk modernleşmesinde meşruiyetin yegâne kaynağı histerik de olsa “muasır medeniyetler seviyesi”ne erişme kaygısı üzerinden sağlanır. Bu bağlamda geciktirici/engelleyici adımlar “gerici” ve “eski rejimin artığı” olarak kodlanır. Yaygın ve kabul gören değerlendirme sonuçta dinî olanı, ister bilgi ister söylem isterse müfredat olsun yeniden ele almayı önceler. Dinî olanın hakimiyet kurmasını kısıtlamanın ötesine geçerek onu yerleşik dünya görüşüyle bütünleşik bir “imlâ”ya zorlayan müdahale sonuçta dinde güçlü bir araçsallığın nüvelerine de erişmeyi öncelemekte karar kılar. Cumhuriyet pratikleri sağ, sol ya da Kemalist ayrışmaların şiddetiyle birbirinden ne ölçüde ayrışsa da nihayetinde bunlardan her birinin dine yükledikleri anlamda ana akım yönelimleri terk ettikleri görülmemiştir. Devlet ve hükümet gereklilikleri içinde tanımlanan bir din ve dinsellik siyaset lehçesinde kabul gören bir dil olarak sürekli hükümferma olmayı başarmış olmalıdır.

Bugün “dinî alan” fikri artık genel kabul görmüştür ve İslamcı arayışların sahiplendiği “hayatın tamamını kuşatan bir din” söyleminin giderek rağbetten düşmeye başladığını, buna karşılık yer yer pazarlık yer yer de reel politik düzlemlerin baskısına maruz kalmanın getirdiği bir gerçekliğin fiili durum yarattığını söylemek daha bir mümkün gibidir. Türkiye bağlamında dinin yeri Soğuk Savaş döneminin baskıcı ve rekabetçi siyasi ataklarından bağımsız olarak daha fazla tartışılmakta, siyasette etkin dindar-muhafazakâr yönelimlerin yeniden kurguladığı modern Türkiye’de dinî alanın yeniden tanzimine ilişkin öneriler sadece devletten değil artık dinî cemaat ve gruplardan da gelmeye başlamıştır. Laik ya da seküler bir tasavvur haritasını zorlayan bu bakış özellikle yeni nesil jenerasyonda kabul görmekte gecikmemekte, pratik tartışmaların ortaya çıkardığı fiili yorgunluk din alanını her şeyden önce Ziyaüddin Serdar’ın ifadesiyle “profesyonel Müslüman”lara devretmeye hazır görünmektedir. Bugün ortaya çıkan gelişmeler üç temel kavram hakkındaki zayıf tartışmaların giderek derinleşmesine ve mevcut sosyolojiler içinde yeniden tanımlanmasına yol açmaktadır. “Referans”, “sabite” ve “aidiyet” kavramlarının başta kimlik kurma ve devamlılık olmak üzere farklılık, temsil ve kültürel semboller gibi başka diğer problematiklerle de var olan yakınlıkları bugün daha yoğunluklu bir şekilde ele alınıp tartışılmalarına yol açmaktadır.

Geleneğe yapılan atıflar

Referans kavramı her durumda hem atıf hem de model ortaya koyma açısından önem kazanmaktadır. Düşünce ve eylem alanının hangi referanslara bağlı olarak işlediği, gündelik yaşam bileşenlerinin ortaya çıkardığı desenlerin hangi referans alanlarından beslendiği önemlidir. Modernlik bağlamında sık sık geleneğe yapılan atıflarla temellendirilmeye çalışılan referans bölgeleri bugün çoğul hakikat ve bireyselleşme konularının ürettiği yeni sorularla ciddi anlamda bir meşruiyet krizine dönüşmüştür. Nihayet post-modern havsala örneğin din söz konusu olduğunda gerçekliğin hangi referans ağıyla temellendirileceği konusunda çoğunluğu müphemliğe ve muğlaklığa yol açan bir kargaşa yaratmaktadır. Kaynaklar çoğalmış, iletişim ve medya çeşitliliği bilgiyi kolay erişilebilir bir meta düzeyine dönüştürmüştür. Dinî temsil ve kurumsal yapılardaki gerileme, geçmişte ulemanın salahiyetle üstlendiği rollerin parçalanmasına ve hakikatin neliği konusundaki soruların anlamını yitirmesine yol açmıştır.

Sabite sorunu

Yeni gelişmelerin açığa çıkardığı bir başka sorun sabite sorunudur. Sabite, her durumda korunması gereken temel ölçütleri hatırlatır. Dinî referans sistemi içinde hiçbir polemiğe fırsat vermeyen bir belirleme gücü en çok da sabiteler etrafında şekillenir. Sabiteler korunmayı, üzerine dikkat kesilmeyi ve sıklıkla hatırlamayı gerektirir. Bugün dinî geleneğin önemli ölçüde bir parçalanmışlık hissiyle gündeme geldiği, buna bağlı olarak da temel birtakım sabitelerin neler olduğu/olması gerektiği yönünde birtakım gerilim noktalarının ortaya çıktığı söylenebilir. Dinî referans ağının üzerine yaslandığı en temel kaynaklar arasında yer alan Kur’an ve Sünnet’in günümüzde en çok da dinî hassasiyeti yüksek kesimler içinde tartışmaya açık hale getirilmiş olması dikkat çekici bir parçalanma hissi uyandırmaktadır. Sabitelerin uzlaşı yaratma kabiliyetlerinin giderek çözülmesi hakikat ve bütünlük arayışını sekteye uğratmakta, gerçekliğin her durumda yeniden tanzimine yönelik kaygıların üzerinde duracağı zemin de hasar görmektedir.

Bu bağlamda kimliğin temel bileşenleri arasında yer alan aidiyet de esaslı bir şekilde hafıza kaybına maruz kalmaktadır. Aidiyet en az referans kadar birey ve toplumun kendini nasıl kurduğu konusunda ciddi bir çerçeve sunmaktadır. Aidiyetin zayıflaması, geleneği bugüne taşıyan halkaların aşınması kimlik politikalarının elverişli bir şekilde ilerlemesini güçleştirmektedir. Günümüzde dindar muhafazakâr toplumun kimlik beyanında geçmişi yük, geleceği hayal olarak görme noktasında kalıcı birtakım ayrışma noktaları nüksetmeye başlamıştır. Sonuç olarak karmaşık sosyo-kültürel değişme süreçlerinin din alanına müdahalesi beklenildiğinden ağır ve sonuçları itibariyle de bir hayli sarsıcı olmuştur. Dinin temel iddialarını Aydınlanma’nın kurucu retoriğiyle şekillendirilmiş bir radikalizmle hırpalayan erken dönem modernleşmecilerin ardından bugün çok daha içeriden gelen yeni bir ekstrem dalga onu varoluşsal yönleriyle yetinmeksizin bizatihi dinî ve kültürel dinamikleriyle olabildiğince sıkıştırmakta, sürece en çok da dindar-muhafazakâr zemin sosyolojik olarak teşne olmaktadır. Sekülerleşmenin kuşatıcı olmayan anlam ağını “dinde gerileme” ya da “dini ihmal etme”yi birebir karşılayabilecek yeni kavramsal ağlarla açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Ziyaüddin Serdarın “profesyonel müslüman” tanımlaması

“Bu tip, İslam’ı daha iyi anlamak için gayret sarf etmiştir ve bu gayretiyle Müslüman oluşunu bir meslek haline getirmiştir. Başka bir deyişle, Müslüman kimliğini kanıtlamak için tam güç çalışır. Aslında bu davranışında bir hata yoktur. Ancak profesyonel Müslüman’ın kendisini oldukça olumsuz bir karaktere büründürecek başka özellikleri de vardır. Profesyonel Müslüman’ın ilk ayırt edici özelliği kendi kendine çağdaş bir piskopos rolünü üstlenmesidir. Böylece profesyonel Müslüman, İslam’da papazlık (ruhban sınıfı) açıkça yasaklanmasına rağmen, İslam topluluğunun entelektüel bir papazı haline gelmiştir. O da görebildiği kadarıyla İslam ideolojisinden yola çıkarak, papazlar gibi topluluk ile ilgili bildiriler yayınlar (Oksidenta ya da İslami). Konferansların daimî üyesidir ve kendisini bütün enternasyonal İslâm konferanslarında tebliğler verirken görmek mümkündür. Konferans ne olursa olsun, konu ne olursa olsun orada hazır bulunur: Konferanslar, Mekke’deki “Müslüman eğitimi”, Londra’daki “Yeni Enternasyonal Teori” ya da Kuala Lumpur’daki “İslâm Gençliği” konferansları (yaşı çoğunlukla kırkbeşin üzerinde olmasına rağmen) gibi farklı konuları içerebilir. Profesyonel Müslüman’ın ikinci ayırt edici özelliği yazılar karalayan Müslüman grubunun bir üyesi oluşudur. Sayıları az olan Müslümanların çıkardığı magazinlere düzenli aralarla bildiriler gönderir ve istisnasız her zaman “büyük referans çalışmalarının”, “önemli çalışmaların”, “âbidevî risalelerin” (ortalama 32-48 sayfayı geçmeyen) yazarıdırlar. Profesyonel Müslüman’ın üçüncü özelliği, çalışma tarzı ile ilgilidir. Yüklü banka hesabı olan arkadaşları vardır. Kendisine kölesiymişçesine hizmet etmeyen ve amacının aynısı olmayan hiç kimseyi arkadaş edinmez. O, deneyimi ve becerisi ile sizi vuracak, karakterinizi yok edecektir. Onunla birlikte bir adım atacak olursanız, onun korkunç dar ve düz yolunda ikinci, üçüncü ve diğer adımlarınızı atamazsınız. O mükemmeldir, haklıdır, dindardır ve zayıf insanlara tahammülü yoktur. Eğer onunla çalışıyorsanız, kanınızı emecek, genç ve dinamik iseniz ruhunuzu öldürecek, sizi ruhsal bir tabanca ile hücre hücre yok edecektir. O bir kurtarıcıdır, diğerleri ise lanetlidirler. Sonuç olarak konferanslara katılması, yazı karalayıcı güruhtan ve yüksek finans dilencilerinden olması profesyonel Müslüman’ı sürekli olarak eşi bulunmaz bir gurur ve debdebeye yöneltir. İslam’ı yalnızca o biliyordur, sadece onun analizleri doğrudur, yaklaşım onun yaklaşımıdır, o bir otoritedir, bir uzmandır. Kibri, yalnızca çağdaş gerçekçiliği, modern ekonominin karmaşıklığını, bilimin ve teknolojinin politik amaçlarla kullanılışının, çağdaş sosyal bilimlerin Batı tabiatlı oluşunu önemseyişiyle eş değerdedir. Üzerinde çalıştığı çok yüksek ideallerin eşi benzeri olmadığından asla şüphe etmez. Yalnızca iyilik, kendini sevme, kuvvet açlığı ve entelektüel liderlik mevcuttur. Bütün bu kendine papazlığı üslenme projesi, çevresini kuşatan karanlıkta yapılmıştır. Bu özellikler, profesyonel Müslümanlar’ın nispeten imtiyazlı geniş hareket imkânından doğmuştur. En olumsuz yazıları, İslam gençliğine örnek olmuş boş uğraşların ve tatminsizliğin sonucu meydana gelmişlerdir. Onların davranışlarını yargılarken, belki katıyız. En iyisini Allah bilir!”

parafe@me.com