Yeni bir bağlantısızlar hareketinin imkanlarını düşünürken… Yerini arayan Türkiye

Ercan Yıldırım / Yazar
11.06.2021

Türkiye safların belirlendiği bu evrede "NATO içinde kalma"yı seçtiğine göre, farklı angajmanlar geliştirmek, pazarlık zemini oluşturmak yerine bulunduğu ittifakta güçlenmeyi, çok kutuplu siyasallıkta iktisadi ortaklıklar geliştirmeyi, milli gelirini yükseltmeyi, millet bağını güçlendirmeyi temel strateji olarak belirlemeli. 200 yıllık tarihimiz "kendi kendimize yetebilme"nin değil öykünmenin, arafın, medeniyet değiştirerek sulhu-salah bulma anlayışının tarihidir. Türkiye artık "kendi yerini aramalı", "dünya sistemi içindeki yerini" değil. Kendini keşfetmeye, kendiliğini ortaya koymaya mecbur hissettiği de aşikar. Bu açıdan D-8 gibi bir platform bu öncülüğü genişletmeye müsait.



1970'lerden bu yana dünyadaki "tedarik zincirleri"ni, üretim ilişkilerini kuran, iktisadi-kültürel-siyasi yapıyı belirleyen neoliberalizmin 2008 kriziyle sekteye uğraması, dünya sisteminin işleyişte tıkanmalar yaşaması nedeniyle yeni bir statüko için arayışlar sürüyor. Türkiye bu aşamada gerek S400, Suriye-Libya-Doğu Akdeniz politikası ve eylemleri gerek AB ve ABD müttefikliğine halel getirmek istemeyen tutumuyla kaygılı, kararsız ama arayış içindeki bakış açısıyla hem bir adım atmanın hem konumunu muhafaza etmenin çabası içinde. İktisadi yapısındaki kırılganlık ve zayıflık, özellikle Biden yönetiminin haşin, Putin Rusya'sının S400 kazanımını koruma yaklaşımı Türkiye'nin geleceği inşa edici eylem gerçekleştirmesini engelliyor.

Tercih aşaması

Kabul etmek gerekir ki Transatlantik'e "doğrudan bağımlı" günlerin geri gelmesini Türkiye'deki kamuoyu da istemiyor. Soğuk Savaş'ın katı siyasallığı, "benden değilsen karşı taraftasın" bakış açısı sadece insanların, siyasi yapıların değil zamanın ruhunun, dijital tekno-kültür eksenli dünyanın da ilgisini çekmiyor. Yeni ABD yönetiminin Türkiye ile ilgili yaptırım tehditleri, Çin büyümesi, Rusya ile askeri angajman küresel bir düzen kadar Türkiye'nin de "tercihte bulunma" aşamasına geldiğini gösteriyor.

Üstelik NATO toplantısının Türkiye'nin yol haritasını çizeceği kehanetinde bulunulması, Transatlantik'e "şartsız intibak" zorlaması, Rusya ve Çin alternatiflerinin hiç de cazip sonuçlar getirmeyeceği gerçeği Türkiye'yi "ikilemden dikotomi"ye sevk ediyor.

Artık ilk ışıkları görünen yeni dünya sistemi doktrininde Türkiye bir tarafın pasif bir üyesi mi olacak yoksa tüm şartları zorlayarak çok kutupluluğun felsefesine de uygun biçimde bir "kendilik üretemese de" yeni tür "bağlantısızlar" için merkez mi teşkil edebilecek... Bu çetrefil ufuk eninde sonunda Türkiye'yi bulacak.

Tampon ülke

Türkiye yalnız yakın tarihte değil aslına bakılırsa 200 yıllık zeval vaktinde de Cumhuriyet idaresinin farklı dönemlerinde de Batı dünya sistemi kalıplarının dışında bir "ada" oluşturma bilincine, isteğine sahipti. Fakat hadiseler Türkiye'nin Batı kampı dışında hareket edebilmesini engelledi; zaten ülke hiçbir zaman tanımlanmış ilişkiler ağının dışında yer bulabilecek güce kavuşamamıştı. 19. yüzyıl ile birlikte bir devlete karşı bir başka devleti hâmi yaparak bekamızı sürdürmek zorunda kaldık; belki de mecburiyet içinde bulunduğumuzu kendimize kabul ettirdik.

Hep "vartayı atlatma" siyasetinin pragmatizmi altında dünya sisteminin heveskârı muamelesi gördük. 1924 sonrasında İngiliz dünya sistemi içinde korunaklı bir yer temin etmemizi "tampon"luğa hasretmişken ABD dünya sisteminin ikili yapısında da yine aynı vasfımızı muhafaza ederek hayatiyet kazandık. Komünistlerin "namusumuzu, imanımızı, vatanımızı" ele geçirmemesi için Transatlantik Bloku'nun sıradan bir üyesi muamelesi görmeyi sindirirken aynı zamanda enternasyonel hedefleri bastıracağımızı da ilan etmiş oluyorduk. Bizzat devlet ricalinin ifade ettiği gibi Türkiye kurulurken "cihangir bir devlet" olmayacağını ikrar ederek varoluş sahasına geçti. 200 yıllık tarihimiz "kendi kendimize yetebilme"nin değil öykünmenin, araf'ın, medeniyet değiştirerek sulhu-salah bulma anlayışının tarihidir. İstiklal Harbi esnasında Padişah'a, mücadelenin meşruiyetini "kendi hükümetimiz altında bedbaht yaşamayı" Batı refahı altında varolmaya tercih edeceklerini anlatan bir irade vardı. 1924 sonrasında Türkiye modernleştirici asker-memur elit, İstanbul burjuvası, az ve orta gelişmişlik standartlarında, dış yatırımlara bağımlı bir ekonomik yapıda inşa edildi. Kendi kendine yeterlilik kavramı yalnız tarım ürünleri için geçerliydi... Sanayi temel ihtiyaçların karşılanması kadarına yetiyor, güvenlik yapılanması yalnız "kritik eşik"e göre ayarlanıyordu. Kıbrıs Harekatı kendiliğin, kritik eşiğin, kendi kendine karar alabilme ve yetebilmenin en net ifadesi olarak şekillendi. Ajandası olmadan en saf haliyle Türkiye'yi, milleti ve ümmeti düşünenlerin çok da bulunmadığı bu "kritik eşikler"de daha bariz gözüktü.

ABD sistemin başında

2008 krizi sonrasında, salgın konjonktürüyle birlikte dünyada çok kutuplu ama muhtemelen iki başlı bir Yeni Soğuk Savaş şekilleniyor. Türkiye bu yapının oluşmasında doğrudan katkıda bulunmasa da etkin bir meşruiyet teşkil etmiyor da değil. Üstelik bölgesinde Batı'nın kurguladığı ittifakta hem bir katılımcı hem bir öteki olmayı başardığını söylemek gerekir. Doğu Akdeniz meselesinde ortaya çıktı ki AB-ABD ekseninde Türkiye'ye karşı Müslüman ülkeler anında birleşebiliyor. Aynı hususta Türkiye aleyhine bir araya gelen İslam ülkeleri muhtemelen ABD'nin Çin Kalkanı projesinde de Türkiye ile yan yana gelebilecek.

Tuhaf günlerden geçiyoruz; mesele Ortadoğu-ABD ise irrasyonelin anında rasyonelleşebileceğine şahitlik edebiliyoruz. Zaten ABD dünya sisteminin karakteri biraz da bu irrasyonel rasyonelliğe dayanıyor. Türkiye ile ilişkiler sözkonusu olduğunda "denetimli serbestliği" tek yöntem gören ABD, Türkiye"yi "öldürmeden ve ondurmadan" yanında bulmak isteyen politika uyguladı, gelecekte de bunu sürdürme taraflısı. 1945 sonrasında ABD iktisaden liberal, siyaseten demokratik ve küresel siyasi örgütlere dayalı, kültürel açıdan tüketime yatkın popüler tekno-kültürü önceleyen, felsefi bağlamda pragmatist ama sadık bir yapı kurdu. Üyeliği gönüllü görse de "dışarıda kalanı ezen" ABD doktrini Türkiye'yi yanından ayırmadı. Soğuk Savaş'ın bitimine, 11 Eylül'e kadar zaten bir ABD hegemonyası geçirsek, sonraki dönemlerde bu etkinin azaldığı "rivayet edilse" de karakteri asla değişmemiştir; rakibi baskılayan, operasyonların maliyetini müttefiklerine yükleyen, üstünlük kibrini siyasallaştıran, kazancı ise büyük oranda kendine akıtan ABD, İslam ve "İslamcı örgütler" düşmanlığından beklediğini bulamayınca "bildiği oyunu oynamaya", Çin ile yeni bir kutuplaşmaya girişip düzeni bu ikili çatışmayla ikameye hazırlanıyor.

Tamir çabaları

Milenyum sonrasındaki ABD politikaları Çin'i bastırmaya yöneldi fakat bunda en başarılısı kabul etmek gerekirse Trump idi. Ulus devlet-küresel şirket çatışmasının yoğunlaştığı 2008 sonrasında hassaten Trump döneminde şirketler Çin'den çıkarıldı, yaptırımlar ve ticaret savaşı geldi, müttefikler maliyete ortak edildi, AB ile bütünlük ciddi zarar gördü, Brexit desteklendi, NATO gibi ABD'yi imparator yapan kurumlar tartışmaya açıldı. Bu esnada tabii Çin teknoloji geliştirmede ABD'ye yaklaştı, üretim kapasitesinde de İmparatoru zorladı, küresel şirketlerin maliyetlere bağlı çıkışına karşı devlet bazlı küresel şirket yapılanmasına yöneldi, Afrika'ya ve bazı geri bölgelere açıldı, Avrupa içlerine kadar giden bir ulaşım ağıyla İpek Yolu'nu canlandırmaya girişti. Çin ile "anladığı dilden" mücadele eden Trump'a karşı Biden idaresinin nasıl tutum alacağı çok tartışıldı, hali hazırda netleşmedi de. Biden'ın bu evrede Trump'ın özellikle ABD'nin kurumsallığını bozan düzenini ikame etmeye girişerek işe başlayacağı baştan belliydi. Bundan sonraki süreç yalnız ABD ve Çin'i değil esasında tüm dünyayı ilgilendiriyor. Çin'in iktisadın ötesine geçerek "kendi dünya sistemi kurumları"nı kurma girişimine karşı Biden'ın NATO-DTÖ-DSÖ gibi kuruluşlar ile AB ilişkilerini tamir edip yeniden güçlendirme çabası aynı zamanda Yeni Soğuk Savaş'ın argümanlarından biri... Özellikle misyonu biten ve ontolojisi çöken NATO'nun yeniden "anlamlandırılma" girişimleri açıkça yeni bir doktrini işaret ediyor. İster istemez Türkiye NATO'nun en kalabalık ve büyük ordularından birini barındırdığı için bu "anlamlandırma"dan payını alacaktır. Biden tabi kapitalizmi yeniden organize ederek ticaret savaşları yanında, teknoloji geliştirmeye ağırlık verecek, yeni oligopoller konusunda Çin, askeri hususlarda da Rusya ile çatışmaya girecek. Ekibinde çok sayıda Yahudi barındıran ABD Başkanı'nın İsrail Merkezli Ortadoğu ve Akdeniz süreci de kırılmaları artıracak. Bu açıdan temel direnç noktaları Afganistan, İran, Irak, Suriye'de etkinliğini azaltacağı, Asya'ya yerleşeceği dile getirilse de bölgedeki en büyük oyun kurucu vasfı devam ediyor; Rusya'yı güçlendirerek kendisinin zayıfladığı imajını yaratarak da!

Bağlantısızlığın imkanı

Dünyada kapitalist olmayan kalkınma modelleri, arayışları bilfiil bitti... Liberalizm yalnız Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle değil, kapitalizmin düşmanlarının bile aynı metodları kullanmasıyla galibiyetini ilan etti. İslam, dünyadaki küfür düzenini ortadan kaldıracak bilkuvve tek güç olarak ışıldamaya devam etse bile dünyadaki İslam ülkeleri Doğudan Batıya farklı etno-kültürel gayrı Müslim ittifakına girmek için her yolu deniyor. Suudların başta kadınlar olmak üzere açılım politikaları Müslümanların Batı ittifakına alınmak için gözlerini kararttığını açıkça gösteriyor. 1924 sonrasındaki idarenin inkılapları bu manada Batı medeniyetine girmek isteyenlere sağlam argümanlar veriyor esasında. Dünyada 2008 krizinden sonra küreselleşme politikaları sekteye uğradı fakat küreselleşme bitmediği gibi dünya daha da küçüldü. Çok kutuplu iki başlı Yeni Soğuk Savaş bile olsa hiçbir ülke bütünüyle kendi bloku içinde kapalı kalamaz; hele Türkiye gibi dışa açık, cihangiraneliği ontolojisine içkin bir ülke bağımlılığı sürdüremez. Türkiye bu bakımdan özne olarak eski Soğuk Savaş'taki bağlantısızlar hareketi gibi bir yönelimi bu sefer çok yönlü bağlantılılıkla kurabilecek potansiyele sahip. Türkiye artık "kendi yerini aramalı", "dünya sistemi içindeki yerini" değil. Kendini keşfetmeye, kendiliğini ortaya koymaya mecbur hissettiği de aşikar. Bu açıdan D-8 gibi bir platform bu öncülüğü genişletmeye müsait. İslam ülkelerinin dağınıklığı, Ortadoğu'daki siyasi yapının parçalılığı, Müslüman ülkeler arasındaki çatışmalar, Arap milliyetçiliklerinin farklı boyutlarda işlemesi, DEAŞ gibi örgütlerin menfi tesirleri, Arap Baharı, FETÖ ve diğer örgütlerin, darbelerin, İsrail ilerlemesinin yıkıcılığı, ideolojik ve ontolojik belirsizlik, Müslüman Kardeşler gibi yapıların gerilemesi, Ortadoğu'da devlet-toplum-millet bağının kopukluğu, İslam ülkelerinde üst kademesi sefahat içinde olmasına rağmen halkı sefalet çeken bilhassa Körfez ülkelerinin varlığı, bunların Batı'ya eklemlenme çabası bir Müslüman Blokunu, bağlantısızlık oluşturma imkanını ve ihtimalini yok ediyor. Türkiye ne İslam ülkelerindeki arızaları ne Batı'daki hastalıkları bünyesinde taşıyor. Irkçılık, düşmanlıklar, biyolojik determinizme bağlı asalet fikri, sınıf ayrımı, asabiyecilik millet bütünlüğünü hala kesmiyor; küresel bakış açımız bulunsa da emperyalist metodlardan uzağız. Reform ve yenilenme iradesi öyle veya böyle kendini devlet mekanizmasına dayatabiliyor, farklılıkları müşterekler üzerinde odaklayabiliyoruz, toplum ile devlet arasında mutlak ahenk sürekli kılınamasa da yıkıcı hal almıyor.

Zaaflarımızdaki yapısallık öncü güç ihtimalimizi zayıflatıyor, ekonomimiz bulunduğu yerin ötesine geçemiyor, yabancı yatırımcı bağımlılığı hizmet sektörü ağırlığıyla bütünleşti, güvenlik bürokrasisi, İstanbul burjuvası, seküler dinamiklerin öngörülemez tutarsızlığı statik güç oluşturuyor. Küresel bir bakış açımız olsa da değerleri, ilkeleri, bakış açısını evrenselleştirebilme yeteneğimiz çok zayıf, aynen tarih yazımını başaramamamız gibi! Bu da ister istemez Çin çayı ile Amerikan kahvesi, Rus salatası ile Hamburger arasında tercih zorunluluğunda bize özgü olanı kurabilme iradesini ve pratiğini engelliyor. Batı rasyonalizmiyle Doğu mistisizmi dışında kendiliğimizi inşa etme veya denkleme yerleştirme ihtimali de devre dışı kaldı. Neoliberalizmin krizi, salgın enkazı Batı Bloku'nda eşitsizliklerin artmasına, orta sınıfın çöküşüne, rahatsızlıkların yükselmesine ve cari sistemin tehdit edilmesine neden oluyor; AB ülkeleri bu yönde otokritik de yürütüyor. Dünya sistemi yavaş yavaş yönünü bulurken Türkiye de statik kalmaktan imtina ederek en azından arayış içinde alternatifleri yokluyor. NATO toplantısı Yeni Soğuk Savaş'ın doktrinini, kadrosunu, kimliğini belirlerken hayli saldırgan, yıkıcı, şedit bir dost-düşman ikiliği inşa edecek. Geçmişinde kapitalizmi 400 yıl geciktirmiş ve küresel yönelimleri belirlemiş Türkiye, bize özgü olanı elbet kuracak. Bu geçiş döneminde D-8 platformunun da içinde bulunduğu bir Bağlantısızlar Bloku teşekkül ettirebilecek şartlar küresel aktörlerin konumu nedeniyle de bulunuyor fakat İslam ülkelerindeki idarecilerin Batı'ya entegre tutumları buna şimdilik izin vermiyor. Türkiye safların belirlendiği bu evrede "NATO içinde kalma"yı seçtiğine göre, farklı angajmanlar geliştirmek, pazarlık zemini oluşturmak yerine bulunduğu ittifakta güçlenmeyi, çok kutuplu siyasallıkta iktisadi ortaklıklar geliştirmeyi, milli gelirini yükseltmeyi, millet bağını güçlendirmeyi temel strateji olarak belirlemeli.

ercnyldrm1@gmail.com