Yeni güvenlik konseptine doğru

Abdullah Erboğa / SETA, Araştırmacı
27.05.2017

Eğer yeni dönemin güvenlik eksenleri Arap-Fars ve Türk-Kürt çatışmaları üzerinden kurulmak isteniyorsa bölge ülkelerinin yeniden bir değerlendirme yapmaları ve geri dönülemeyecek adımlar atmamaları elzemdir. Bu da İran’ın başta Suriye’de olmak üzere kendisine çeki düzen vermesi ve aşırılıklarını törpülemeyi birincil görev olarak addetmesinden geçmektedir.



ABD Başkanı Donald Trump, ilk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Trump’ın seçim sürecinde İslam dünyası ile ilgili yaptığı açıklamalar tepki oluştururken, ilk uyguladığı başkanlık kararlarından birinin yedi Müslüman ülkeye vize yasağı getiriyor oluşu endişeleri artırmıştı. Suudi Arabistan ziyareti sadece ev sahibi ülke ile temasla sınırlı kalmadı. Yaklaşık 35’i devlet başkanı olmak üzere 55 ülkeden temsilcinin yer aldığı Arap İslam-Amerika Zirvesi ve bununla birlikte Körfez İşbirliği Konseyi (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Umman, Bahreyn ve Kuveyt) - ABD zirvesi de yapıldı. ABD açısından Arap ve İslam dünyasına seslenebilmek adına içeriği dolu bir ziyaret olduğunu söylemek mümkün. ABD Başkanı Trump’a ülkenin en büyük nişanı olan Kral Abdülaziz Nişanı, Kral Selman tarafından takdim edildi. Bunun yanı sıra ziyaretin ekonomi boyutu ise başlı başına bahsedilmeye değer.  Suudi Arabistan ile ABD arasında 110 milyar doları askeri anlaşmalar olmak üzere 350-400 milyar dolar civarında çeşitli alanlara ilişkin anlaşmaların yapılması oldukça önemliydi. ABD’li 50 üst düzey firmanın CEO’ları ile Suudi iş dünyası arasında yüksek maliyetli anlaşmalar yapıldı. Elbette ki bu anlaşmalarda ön sırayı savunma firmalarının alması şaşırtıcı olmadı. Aslında ilk yurt dışı gezisinde belirlenen rota (Suudi Arabistan-İsrail-Vatikan) başlı başına anlam yüklü ve ABD’nin yeni dış politika kodlarını kısmi olarak anlamamıza yardımcı olmaktadır. Kısmi olarak nitelendirmemiz ABD gibi küresel bir gücün tüm coğrafyalarla olan irtibatından kaynaklanmaktadır. Özellikle Çin ve Asya-Pasifik ile ilgili belirleyeceği pozisyonların önümüzdeki asrın temel belirleyici kararları olması muhtemeldir. Peki Trump’ın bu ziyaretinde nasıl bir tablo karşımıza çıktı? Önümüzdeki süreçte bu ziyaret Arap dünyasında yeni bir güvenlik konsepti doğurabilir mi?

Güvenlik tehdidi güncellemesi

DEAŞ ve El-Kaide gibi terör örgütleriyle mücadele öncelik olarak ifade edilse de hem Arap İslam- Amerika Zirvesi sonrasında yayınlanan Riyad Deklarasyonu hem de ABD-KİK ve ABD-Suudi Arabistan Zirvelerine ilişkin yapılan ortak açıklamaların merkezini İran tehdidinin yeniden güncellenmesi oluşturdu. Obama döneminde İran ile Nükleer Anlaşmanın imzalanmasıyla Körfez-ABD ilişkileri tarihin en kötü dönemlerini yaşamıştı. ABD’nin bölgede İran’ın nüfuz artışına imkan sağladığı gerekçesiyle Körfez ülkeleri ile gerginlik had safhaya ulaştı. Obama’nın Körfez ülkelerini ‘beleşçiler’ olarak tarif etmesi ise bardağı taşıran son damla idi. Dolayısıyla Körfez’in geleneksel tehdit tanımlaması olan İran’ın ABD tarafından görmezden gelinmesi ve hatta alan açılması Körfez ülkelerini savunma ve güvenlik alanında yeni arayışlara itti. Silah tedarikçilerinin çeşitlendirilmesi, Rusya, Çin ve Avrupa ülkeleri ile yakınlaşmanın arttırılması gibi dış politika adımlarının hepsi ABD’nin boşluğunu doldurma çabaları olarak karşımıza çıktı. Buna mukabil Trump döneminde ABD-Körfez ilişkileri eski günlerine geri döneceğe benziyor. İki ülke lideri “ortak stratejik vizyon anlaşması” imzalarken, ABD ve Suudi Arabistan arasında “Ortak Stratejik Danışma Grubu” kurulmasının planlandığı açıklandı. Lockhead Martin, Raytheon ve General Dynamic gibi dev ABD savunma firmalarıyla uzun vadeli işbirliği anlaşmaları sağlandı. Elbette en önemlisi İran karşısında ABD’nin yeniden güçlü bir siyasi pozisyona sahip olmasıdır.

Trump’ın dış politika tercihlerinin Obama’dan farklı olacağı elbette bekleniyordu. Özellikle İran konusunda oldukça eleştirel bir yaklaşımı bulunmaktaydı. Dolayısıyla Riyad’da “İran rejimi küresel terörizme öncülük ediyor. Bölgede yıkım ve kaosu yayıyor” ifadelerini kullanması pek şaşırtıcı değil. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap dünyasının askeri olarak bir cevap üretmesini sağlayacak adımların daha somut olarak atılması kararlılığının vurgulanmasıdır. Zirve başlığı başta olmak üzere aslında kurgulanan İran karşısında bütün Müslüman ülkelerin konsolide edilmesi ve bu konsolidasyonun sert güç unsurlarıyla bezenmesidir. Uzun süre önce kurulan (Aralık 2015) teröre karşı İslam İttifakı Ordusu Arap-İslam NATO’su olma yolunda ilerliyor. Silah tedariki konusunda ise Obama döneminde dahi herhangi bir azalma olmadığı rahatlıkla ifade edilebilir. İlişkilerin düzeyi ne olursa olsun Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinin ABD ile silah ve savunma alanındaki işbirliğinde herhangi bir değişiklik yaşanmadı. Zirvede varılan 110 milyar dolarlık anlaşma ancak ilişkilerde kendi rekorunu kırmaktan başka bir mana taşımıyor. Arap Baharı sürecinden itibaren devasa savunma harcaması yapan Körfez ülkelerinin yeni döneme de bu açıdan sağlam bir şekilde hazırlandıklarını söylemek mümkün. Dolayısıyla İran’ın sınırlandırılması adına yeniden Körfez ülkelerinin endişelerini paylaşan ABD’nin yeni dönemde kurumsal koordinatörlük (İslam Ordusu İttifakı’nın oluşturulması), güçlü siyasi pozisyon liderliği (İran karşısında konumlanmak) ve yeni müttefiklik tercihleri ile Ortadoğu’daki rolünü netleştirmeye başladığını söylemek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında ABD’nin Körfez ülkeleri ile stratejik ilişki düzeyini yeniden kurması Körfez açısından hiç şüphesiz çok önemli ancak Arap-İslam dünyasında oluşturmaya çalıştığı yapı işleyebilir mi?

ABD’nin yeni İran politikası, Körfez ve bölge ülkeleri için önemli imkanlar ortaya çıkarabileceği gibi bazı problemlerin doğmasına da neden olabilir. Öncelikle Arap Baharı ile birlikte sorunlar yumağı o kadar çetrefilli ve karmaşık bir hal aldı ki tek bir sorunu hedef almak veyahut ortak bir karşıtlık oluşturmak oldukça zorlaştı. Bölgede her aktörün birden fazla mesele ile ilgili farklı ittifaklar içerisinde olduğu rahatlıkla görülebilir. Dolayısıyla tek bir ajanda ile bölgede tüm sorunların üstesinden gelebilmek neredeyse imkansız. İran’ın bölge ülkeleri ve genel olarak İslam dünyasında olumsuzluk kaynağı olarak görüldüğü aşikar. Özellikle Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgede sergilediği tutumlar o kadar derin krizler oluşturdu ki, ‘İran’ın sınırlandırılması’ inisiyatifi genel olarak bir aşırı tepki toplamayacaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus bunun hangi yöntem ve araçlarla gerçekleştirileceğinde yatmaktadır.

İnisiyatifin sınırları

Zira sınırlandırma meselesinin askeri seçenekleri kullanarak Arap dünyasının içerisinden çıkan bir inisiyatif ile kurgulanmaya çalışılması daha da derin problemlerin oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Bu zemin ayrıca bir yüzyıl daha Ortadoğu’da istikrarsızlığın yayılmasını ve düşmanlıkların artmasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Benzer bir resmi aslında PYD ile ilişkiler üzerinden ABD’nin Türkiye’ye dayatmaya çalıştığı ve aslında askeri tercihe zorladığı bir durum ile karşı karşıyayız. Eğer yeni dönemin güvenlik eksenleri Arap-Fars ve Türk-Kürt çatışmaları üzerinden kurulmak isteniyorsa bölge ülkelerinin yeniden bir değerlendirme yapmaları ve geri dönülemeyecek adımlar atmamaları elzemdir. Bu da İran’ın başta Suriye’de olmak üzere kendisine çeki düzen vermesi ve aşırılıklarını törpülemeyi birincil görev olarak addetmesinden geçmektedir.

Bir başka problem alanı ise bütünlük meselesidir. Oluşturulmaya çalışılan koalisyona hangi ülkelerin ne tür destek vereceği, verse dahi hangi oranda bu yapının içerisinde yer almak isteyeceği ve bu kadar geniş bir koalisyonun ortak duruş ve karar alma probleminin zorluğu ortadadır. Körfez ülkelerinin kendi içinde dahi bütünlük olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim zirve sonrasında Katarlı yetkililerin yaptığı iddia edilen açıklamalar (Katar sitelerin hacklendiğini iddia ediyor) sonrasında Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır teröre destek verdiği suçlamasıyla Katar medya organlarının yayınlarını yasakladı. 2014’te Mısır ve Müslüman Kardeşler meselesinde ayrı pozisyonlara sahip olunması nedeniyle Doha’dan büyükelçilerini çeken bu ülkelerle İran konusunda da sorun yaşanması bu birlikteliğin sorunsallaşmasında ilk adım olarak görülebilir. Yine askeri ittifakın organizasyonel ve operasyonel beceriye sahip olması için gereken koordinasyon becerisinin sağlanabilmesi oldukça zor. Suriye’de bölge ülkelerinin farklı vekillerle ve farklı gündemlerle hareket etmesi gibi örnekler yol göstericidir. Hatta Suriye muhalefetinin yüzlerce parçaya ayrılan yapısı dahi bu Arap NATO’su için ders alınması gereken bir örnektir. Neticede ABD tarafından oluşturulmaya çalışılan yeni Arap güvenlik konseptinin önünde oldukça karmaşık problemler ağı bulunduğunu ifade etmeliyiz.

aerboga@gmail.com