Yeni yıl, eski tehditler: 2026'da parçalanan küresel düzen

Prof. Dr. İsmail Şahin/ USKAM Başkanı
10.01.2026

Gazze Savaşı ve sonrasındaki süreç, İsrail'i hem iç siyasette hem de bölgesel stratejide ciddi bir belirsizlik ve “sevilmeyen bir devlet” olma durumuyla karşı karşıya bırakarak yıpratmıştır. İsrail için büyük ödül olarak nitelendirilen Suudi Arabistan ile normalleşme süreci, Gazze'deki vahşet nedeniyle tıkanmış haldedir.


Yeni yıl, eski tehditler: 2026'da parçalanan küresel düzen

Prof. Dr. İsmail Şahin/ USKAM Başkanı

2026 yılına girerken küresel manzara, tek bir ismin gölgesi altında şekillenmektedir: Donald Trump. ABD Başkanı Trump'ın oluşturduğu derin belirsizlik, dünyayı öngörülemez bir geleceğe sürüklemektedir. Bu vaziyet, mevcut ekonomik ve jeopolitik kırılganlıkları daha da şiddetlendirmekte ve küresel bir jeopolitik sürüklenmeye zemin hazırlamaktadır. Büyük güçlerin etki alanlarını pekiştirmeye çalıştığı, yerleşik uluslararası normların aşındığı ve istikrarsızlığın yeni normal haline geldiği bu çalkantılı dönemde, 2026 kritik bir eşik olarak öne çıkmaktadır.

Uluslararası düzenin belirsizliği

Amerika Birleşik Devletleri, 250. kuruluş yıl dönümüne hazırlanırken, Donald Trump'ın "Önce Amerika" söylemiyle yürüttüğü ikinci başkanlık dönemi, küresel sistem için en büyük belirsizlik kaynağı olmaya devam etmektedir. Nitekim bu dönem, sadece bir politika değişikliğini değil, onlarca yıllık normların ve kurumların sistematik olarak yerle bir edilmesini temsil etmektedir. Trump'ın BM'den dış yardımlara, DTÖ'den (Dünya Ticaret Örgütü) güvenlik ittifaklarına kadar uzanan İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan çok taraflı sistemin temel mekanizmalarını ciddi biçimde zayıflattığı, hatta birçok alanda fiilen felç ettiği görülmektedir. Bu süreç, yalnızca küresel yönetişimi değil, aynı zamanda uluslararası ticaretin öngörülebilirliğini, güvenlik ittifaklarının dayanıklılığını ve krizlere ortak tepki verme yeteneğini de ciddi ölçüde tartışmalı hâle getirmiştir.

Başkan Trump, yerleşik jeopolitik paradigmalar yerine "işlemsel bir diplomasiyi" tercih etmektedir. İşlemsel diplomasi, dış politikada ilişkilerin ilke, değer veya uzun vadeli stratejik ortaklıklardan ziyade kısa vadeli çıkar alışverişine dayandırıldığı bir diplomasi anlayışını ifade eder. Burada değer değil, çıkar ön plandadır. Bu nedenle demokrasi, insan hakları veya müttefiklik ruhu gibi normatif unsurlar ikincil planda kalır. Uzun soluklu stratejik vizyon yerine hızlı sonuç üretmeye odaklanır. Bu yönüyle kısa vadeli ve pragmatiktir. Trump bu anlayışla, Amerikan askerî ve ekonomik gücünü paraya dönüştürmeyi hedeflerken, müttefiklik ilişkilerini uzun vadeli stratejik güven yerine anlık pazarlıklara indirgemektedir.

Bu yaklaşım, kaçınılmaz olarak müttefikleri güvenliklerini çeşitlendirmeye, alternatif ortaklıklar aramaya ve ABD'ye olan bağımlılıklarını sorgulamaya yöneltmektedir. Trump'ın NATO müttefiklerine karşı sergilediği müphem tutum, ittifakın temel dayanağı olan 5. Madde'nin (ortak savunma) güvenirliğini aşındırmaktadır. Haliyle bu perspektif, kurallara dayalı uluslararası düzeni zayıflatmakta; yerine gücü olanın sözünün geçtiği, ülkelerin etki alanları için rekabet ettiği bir düzenin ortaya çıkma riskini artırmakta ve böylece devletleri daha fazla silahlanmaya yöneltmektedir.

Avrupa'nın stratejik yön arayışı

2026'da Avrupa, kendisini birden fazla cephede varoluşsal bir mücadelenin içinde bulmaya devam edecektir. Bir yanda Rusya'nın askeri tehdidi ve Ukrayna'daki savaşın getirdiği ağır yük, diğer yanda ise kıtanın siyasi dokusunu tehdit eden aşırı sağın yükselişi ve ekonomik durgunluk bulunmaktadır. Kıta, savunma kapasitesini yeniden inşa etme, Ukrayna'ya desteği sürdürme, siyasi aşırılıklarla mücadele etme ve yeşil dönüşümü ekonomik büyümeyle dengeleme gibi zorlu görevlerle aynı anda yüzleşmek zorundadır.

Ukrayna'daki savaş, her iki taraf için de ağır kayıpların yaşandığı bir yıpratma savaşına dönüşmüştür. Bu manzara, Avrupa'nın askeri, mali ve siyasi kaynakları üzerinde giderek artan bir baskı oluşturmaktadır. Savaşın ötesinde, Rusya'nın 2026 yılında "gri bölge" olarak tanımlanan provokatif faaliyetlerini artırması beklenmektedir. Özellikle Baltık ülkelerine yönelik siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları ve hava sahası ihlalleri gibi eylemler, NATO'nun doğu kanadındaki güvenlik mimarisini doğrudan test edecek ve ittifakın caydırıcılık kapasitesini sınayacaktır.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu risklere dikkat çekerek, Rusya'nın önümüzdeki beş yıl içinde bir ittifak ülkesine saldırma ihtimalinin göz ardı edilemeyeceğini ifade etmiştir. Rutte, Almanya'da yaptığı konuşmada, "Rusya toplumlarımıza yönelik gizli kampanyasını zaten tırmandırıyor. Büyüklerimizin yaşadığı ölçekte bir savaşa hazırlıklı olmalıyız," sözleriyle Avrupa-Atlantik güvenlik ortamında artan tehdit algısını vurgulamıştır. Dolayısıyla Avrupa Birliği, kurallara dayalı düzenin en sadık savunucusu olmasına rağmen, güçlü olanın haklı olduğu bir dünyada hayatta kalabilmek için askeri gücünü artırmak ve daha iddialı bir jeopolitik oyuncuya dönüşmek zorundadır.

Bu gerçeklikle birlikte Avrupa, ABD'nin güvenlik garantisine olan bağımlılığını azaltmak ve kendi askeri gücünü inşa etmek (stratejik özerklik) konusunda hedefe ulaşmaktan hala çok uzaktır. Zira savunma harcamalarındaki artışa rağmen, Rusya'nın yeniden silahlanma hızıyla rekabet etmekte zorlanmaktadırlar. Bu tablo içerisinde Türkiye'nin rolü giderek daha belirleyici hâle gelmektedir. Güçlü ve tecrübeli silahlı kuvvetleri, gelişen savunma sanayii kapasitesi, NATO içindeki stratejik konumu ve Karadeniz–Doğu Akdeniz hattındaki jeopolitik ağırlığı sayesinde Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin tamamlayıcı ve vazgeçilmez bir unsuru olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle Avrupa açısından Türkiye, yalnızca bir müttefik değil, aynı zamanda stratejik özerklik arayışının pratikteki en önemli destekleyicilerinden biri konumundadır.

Avrupa'nın en büyük tehditlerinden biri de kendi içinden gelmektedir. Almanya'da, aşırı sağcı AfD partisine karşı ana akım partilerin bir "Brandmauer" (güvenlik duvarı) örüp örmeyeceği tartışması siyasi gündemi meşgul ederken, Fransa'da Marine Le Pen'in siyasi gücünü koruması, bu iki kilit ülkedeki denklemi karmaşıklaştırmaktadır. Aşırı sağın yükselişi, Avrupa Birliği'nin temel değerlerini, demokratik çoğulculuğu,Ukrayna'ya yönelik ortak politikayı ve bloğun genel bütünlüğünü tehdit eden ciddi bir risk unsuru olarak öne çıkmaktadır.

Askeri ve siyasi zorlukların yanı sıra, Avrupa ekonomik bir ikilemle de karşı karşıyadır. Yavaş ekonomik büyüme oranları ve hayat pahalılığı hükümetlerin hareket alanını daraltırken, kamu maliyeleri ciddi baskı altındadır. Özellikle İtalya, Fransa, İspanya ve Belçika'da kamu borcunun GSYH'ye oranlarının yüzde 100'ün üzerinde olması, ekonomik kırılganlığı artırmaktadır. Bu ortamda, maliyetli yeşil dönüşüm politikalarını halktan tepki çekmeden uygulamak giderek zorlaşmaktadır. Bu tablo, Avrupa'nın hem iklim hedeflerine ulaşmasını engelleme hem de sosyal huzursuzluğu artırma potansiyeli taşımaktadır.Avrupa'nın bu çok yönlü sorunları devam ederken, küresel ekonomik ve stratejik ağırlık merkezi, kendi içindeki gerilimlere rağmen Asya'ya kaymaya devam etmektedir.

Çin: Değişen güç merkezi ve yeni risk alanları

Asya, 2026 yılında küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren dinamizmin merkezi olmayı sürdürürken, bu yükseliş kendi içinde ciddi riskler ve istikrarsızlık potansiyelleri barındırmaktadır. Çin'in, ABD'deki olası bir içe kapanma dönemini fırsata çevirerek küresel arenada daha iddialı bir rol üstlenme stratejisi, bölgedeki tansiyonu artırmaktadır. Kıtadaki ekonomik büyüme, teknolojik atılımlar ve artan askeri kapasiteler hem fırsatlar hem de yeni çatışma alanları yaratmaktadır.

Başkan Şi Cinping liderliğindeki Çin, ABD'deki olası jeopolitik sürüklenmeyi kendi küresel etkisini artırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Pekin, değişken bir Amerika'ya karşı kendisini daha "güvenilir" ve "cepheleşmeden uzak" bir ortak olarak konumlandırarak, özellikle gelişmekte olan ülkeler nezdinde cazibesini artırmaya çalışmaktadır. Mart 2026'da başlayacak olan yeni beş yıllık plan, ülkenin bu stratejisinin yol haritasını çizecektir. Planın merkezinde, özellikle yapay zekâ(AI) ve yarı iletken çip üretimi gibi kritik alanlarda teknolojik kendi kendine yeterliliğe ulaşma hedefi yer almaktadır. Ancak ülke içinde devam eden emlak krizi ve yavaşlayan ekonomik büyüme, bu iddialı hedeflerin önündeki en önemli engeller olarak durmaktadır.

Çin'in artan askeri gücü, bölgedeki tansiyonu da yükseltmektedir. 2026'da en önemli çatışma riskleri Tayvan ve Güney Çin Denizi'nde yoğunlaşmaktadır. Çin, Tayvan üzerindeki askeri ve siyasi baskısını, adanın etrafında sıklaşan askeri tatbikatlar ve diplomatik izolasyon çabalarıyla sürdürmektedir. "Anakonda stratejisi" olarak tanımlanan bu yıpratma ve kuşatma taktiği, bölgede bir kaza sonucu çatışma çıkma riskini canlı tutmaktadır. Benzer şekilde, Güney Çin Denizi'nde Çin'in egemenlik iddiaları, başta Filipinler olmak üzere komşu ülkelerle gerilimlerin tırmanmasına neden olmaktadır.

Orta Doğu: Süregelen çatışmalar ve değişen dengeler

Orta Doğu, 2026 yılında hem on yıllardır süregelen krizlerin mirasıyla boğuşmakta hem de azalan Batı etkisiyle ortaya çıkan yeni jeopolitik gerçekliklere uyum sağlamaya çalışmaktadır. Bölgesel güçlerin kendi ajandalarını daha agresif bir şekilde takip ettiği bu yeni dönem, eski çatışmaları alevlendirirken yeni ittifakların ve rekabet alanlarının da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. İnsani krizler, siyasi istikrarsızlık ve dış müdahaleler bu bölgenin kaderini şekillendirmeye devam etmektedir.

Gazze'deki savaşın ardından bölgede kalıcı bir siyasi çözümün bulunamaması, 2026'da istikrarsızlığın ana kaynağı olmayı sürdürmektedir. Savaş sonrası yönetimin belirsizliği, yeniden inşa çabalarının yetersizliği ve çözülemeyen temel siyasi sorunlar, şiddetin yeniden tırmanma riskini canlı tutmaktadır. İsrail'in iç siyasetindeki belirsizlikler ve İran ile onun vekil güçleri (Hizbullah, Husiler vb.) arasındaki gerilim, bölgeyi her an daha geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine getirebilecek potansiyele sahiptir. İsrail, İran'ın bölgedeki milis ağlarını ciddi şekilde sarsmış ve İran'a doğrudan saldırma tabusunu yıkmış olsa da İran hala nükleer programı ve kalan nüfuzuyla İsrail'e tehdit olmaya devam etmektedir. ABD'nin İsrail'e verdiği kayıtsız şartsız destek, Körfez ülkelerini bölgesel istikrar konusunda daha gergin hale getirmiş ve İsrail'i bölgede güçlü ama gerçek dostu olmayan bir konuma itmiştir.

Gazze Savaşı ve sonrasındaki süreç, İsrail'i hem iç siyasette hem de bölgesel stratejide ciddi bir belirsizlik ve "sevilmeyen bir devlet" olma durumuyla karşı karşıya bırakarak yıpratmıştır. İsrail için büyük ödül olarak nitelendirilen Suudi Arabistan ile normalleşme süreci, Gazze'deki vahşet nedeniyle tıkanmış haldedir. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın, Filistinliler için gerçek bir barış süreci olmadan İsrail'i tanımayacağını ifade etmesi, İsrail'in bölgeye tam entegrasyonunu ve İbrahim Anlaşmaları'nın genişlemesini engellemektedir.

Özetle gelinen noktada dünya, bu daha değişken ve haritası henüz çizilmemiş gelecekte yönünü bulmak zorundadır; aksi hâlde belirsizlik, istikrarsızlık ve güç temelli rekabet, küresel düzenin kalıcı unsurları hâline gelecektir.